Muğire Bin Şu’be

Muğîre bin Şu’be, takriben Miladi 600. yıl da Tâif de doğmuş olup Hicri 50. Miladi 670 yılında 70 yaşlarında iken Kûfe’de taûndan bulaşıcı hastalıktan vefat etmiştir.

Muğire Bin Şu’be

Muğire Bin Şu’be Kimdir?
اَلــمُــغِــيــرَة ُبْــنُ شُــعْــبَــة


 Baba Adı    :    Şu’be bin Ebi Amr.
 Anne Adı    :    Esma veya Ümâme bint-i Efkam Ebi Amr.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Takriben Miladi 600. yılda Tâif’te doğdu.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicretin 50. Miladi 670. yıllarda Kûfe’de vefat etti. Kabri Kufe’de dir. Vefatında ise, 70 yaşlarındaydı.
 Fiziki Yapısı    :    Büyük başlı kolları enli omuzları genişçe oldukça iri cüsseli, saçları kıvırcık ve ak karışımı al idi saçını ayırmazdı,
 Eşleri    :    Birçok evlilikler yapmıştır.
 Oğulları    :    Abdullah, İsa, Muhammed.
 Kızları    :    Bilgi yok.
 Gavzeler    :    Hendek, Beni Kurayza, ve diğerleri
 Muhacir mi Ensar mı    :    Tâif, Mekke, Medine, Muhacir dir.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    136 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Bilgi yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Muğire bin Şu’be bin Ebi Amr bin Mes’ûd bin Muattib bin Mâlik bin Kâ’b bin Amru bin Sa’d bin Avf bin Kays es-Sekâfi’dir.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Abdullah, Ebû İsa, Ebû Muhammed.
 Kimlerle Akraba idi    :    Urve bin Mes’ûd’un yeğenidir.

 

Muğire Bin Şu’be'nin Hayatı

Muğîre bin Şu’be, takriben Miladi 600. yıl da Tâif de doğmuş olup Hicri 50. Miladi 670 yılında 70 yaşlarında iken Kûfe’de taûndan bulaşıcı hastalıktan vefat etmiştir. Zamanının Arab yarımadasındaki dört dâhiden biri olarak kabul edilen Muğîre’nin nesebi: Muğîre bin Şu’be bin Ebû Âmir bin Mes’ûd bin Muattib bin Mâlik bin Kâ’b bin Amr bin Sa’d bin Avf bin Kays es-Sekafî’dir. Künyesi Taberî’de Ebû Abdullah, el-İsâbe’de ise Ebû İsa veya Ebû Muhammed olarak zikredilmektedir.

Muğîre bin Şu’be der ki:

“-Biz Arablar içinde dinine son derecede bağlı ve Lat putunun hadimi bir kavm idik. Kavmimizin Müslüman olduğunu görecek olsam bile onlara tâbi olmayacağımı sanırdım. Mâlik oğullarından bir heyet, Mukavkıs’a gitmek ve hediye sunmak üzre derlenip toplanmışlardı. Onlarla birlikte ben de, gitmek üzre derlenmiştim. Amucam Urve bin Mes’ûd’a danıştım, beni gitmekten men etti ve:

      “-Babanın oğullarından (kardeşlerinden) hiç kimse senin yanında değil!”dedi.

“-Ben, onun sözünü dinlemedim, ille de gideceğim! Dedim. Onlarla birlikte yola çıktım. Mâlik oğullarının müttefiklerinden yanlarında benden başka hiç kimse yoktu. Nihayet, İskenderiye şehrine vardık. O sırada, Mukavkıs, deniz üzerinde bulunuyormuş. Bir küçük gemiye binip onun oturduğu yerin hizasına kadar vardım. Mukavkıs, bana baktı ve birisine emr etti:

      “-Bu, kimdir ? ve ne istiyor?”deyince memur, benden sordu:

      “-İşimizi ve kendisini görmeğe geldik!”diye haber verdim.

Mukavkıs, bizim Kiliseye indirilmemizi ve orada ağırlanmamızı emr etti. Ağırlandık. Sonra, bizi çağırdı. Huzuruna girdik. Mukavkıs, Mâlik oğullarının liderine baktı. Onu, yakınına getirtti. Hep birlikte oturdular. Sonra, ona sordu:

      “-Bütün bunlar, Mâlik oğullarından mıdırlar?”

      “-Evet! Ancak, bir tek kişi müttefiklerdendir!”dedi ve beni, ona tanıttı. Oradaki cemâatin, Mukavkıs’a en ehemmiyetsiz olanı ben idim.

İskenderiye kralı Mukavkıs:

      “-Sizinle benim aramda bulunan Muhammed ve Esbabı’nın sizi takiblerinden nasıl kurtulabildiniz?” diye sordu.

Mâlik oğullarıda şöyle dediler:

      “-Onlardan, bu yoldaki korkumuzdan ötürü deniz yolunu tuttuk!”

Mukavkıs onlara şöyle sordu:

      “-Onun, sizi kabule dâvet ettiği şey hakkında ne yaptınız?”

Mâlik oğulları:

      “-Bizden hiç bir kimse ona tabi olmadı!”dediler.

Mukavkıs:

      “-Ne için tâbi olmadı?”diye sordu.

Mâlik oğulları:

      “-O, şimdiye kadar ne atalarının, dedelerinın, ne de, hükümdarların tutmamış olduğu, sonradan çıkma bir din getirdi bize! Biz, atalarımızın tuttukları dine bağlıyız!”dediler.

Mukavkıs :

      “-Onun dâvetini, kavmi nasıl karşıladı?”diye sordu.

Mâlik oğulları:

      “-Ona, kavminin gençleri tâbi oldu, kavminden ve başka Arablardan muhaliflerine karşı korudular. Aralarındaki çarpışmada bir kere kavmi, bir kere de o, yenildi!”dediler.

Mukavkıs:

      “-Siz, onun kabule dâvet ettiği şeyleri bana dosdoğru haber verir misiniz?”diye sordu.

Mâlik oğulları:

      “-O, ataların yapa geldikleri ibadeti bırakmağa ve kendisine hiç bir şeyi şerik koşmadan bir Allâh’a ibadet etmeğe bizi dâvet ediyor. Namaz kılmaya ve zekât vermeye davet ediyor!”dediler.

Mukavkıs:

      “-Namaz’a ve zekât’a mı dediniz? Bunlar için vakit ve âded belli edilmiş midir?”diye sordu.

Mâlik oğulları:

      “-Geceli gündüzlü her gün, sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı vakit-lerinde olmak üzere, beş kere namaz kılarlar. Her yirmi miskal’e doldukça altından bir miskal, beş deveyi buldukça bir koyun zekât verirler!”dediler ve bütün malların zekâtlarını bildirdiler.

Mukavkıs:

      “-Onun, almış olduğu zekâtı, nereye koyduğunu, nerelere harcadı-ğını biliyor musunuz?”diye sordu.

Mâlik oğulları:

      “-Yoksullara veriyor. Hısım ve akrabayı görüp gözetmeyi, verilen sözde, durmayı emr ediyor. Faizi, zinayı, içkiyi ve Allâh’tan başkası adına kesilen kurbanın etinden yemeyi yasaklıyor!” dediler.

Mukavkıs:

      “-O halde, O, bütün insanlığa gönderilmiş bir Peyğamberdir! Eğer, O, Kıbtîlere ve Rumlara gelmiş, erişmiş olaydı, onlar, O’na tâbi olurlardı. Çünkü, İsâ İbn-i Meryem, onlara bu hususta emir vermişti. Kendisinden önce gönderilmiş olan Peyğamberler de, O’nu târif ve tavsif etmişlerdi. Güzel akıbet ve sonuç, O’nun olacak, kendisine, kimse karşı koyamaya cak, O’nun Dininin, ayakların bastığı, her bir yere eriştirecek, denizleri kesecek, kavmi, O’nu, mızrakları ile koruyacaktır!”dedi.

Mâlik oğulları:

      “-Bütün halk, O’nun dinine girmiş, O’nun yanına toplanmış olsalar da, biz, O’nun dinine girmeyiz, yanına varmayız!”dediler.

Mukavkıs hayretinden başını salladı ve:

      “-Siz boştasınız ve oyalanıyorsunuzdur!”dedikten sonra:

      “-O’nun, kavmi arasındaki soyu sopu nasıldır?”diye sordu.

Mâlik oğulları:

      “-O, Kavminin soy sop yönünden en üstünü ve seçkinidir!”dediler.

Mukavkıs:

      “-Mesih (İsa) ve bütün Peyğamberlerde, böyle, mensub bulundukları kavimlerın soy sop yönünden üstün ve seçkinleri arasından seçilip gön-derilmişlerdi!”dedi.

Mukavkıs:

      “-O’nun, sözlerinde doğruluğu nasıldır?”diye sordu.

Mâlik oğulları:

      “-Doğru sözlülüğünden dolayı O’na el-Emîn adı takılmıştır!”dediler.

Mukavkıs:

      “-Bakın şu işinize! Aranızdaki muamelelerinde dosdoğru ve doğru sözlü olan bir kimsenin, Yüce Allâh’a karşı yalan söyleyebileceğini mi sanıyorsunuz?!”dedi ve:

      “-O’na tâbi olan kimlerdi?”diye sordu.

Mâlik oğulları:

      “-Gençlerdir!”dediler.

Mukavkıs :

      “-Mesîh ve daha önceki Peyğamberlere ilk tâbi olan, bağlananlar da, gençlerdi!”dedi ve:

      “-Tevrat sahibi olan Yesrib Yahudileri, O’na karşı ne yaptılar, nasıl davrandılar?”diye sordu.

Mâlik oğulları:

      “-O’na aykırı davrandılar. O da, üzerlerine yürüyüb onları öldürdü ve esir etti. Her tarafa dağıldılar!”dediler.

Mukavkıs:

      “-Onlar, kıskançlık yapıyorlar, O’nu kıskanıyorlar! Halbuki, onlar, O’nun işinden bizim bilmediklerimizide, biliyorlardır!”dedi.

Mâlik oğulları, hediyelerini Mukavkıs’ın önüne indirdiler, Mukavkıs çok sevindi, ve o hediyelerin alınmasını, Mâlik oğullarına bahşişlerin, verilmesini emretti. Bahşişler verilirken onların bazısını bazısına üstün tuttular. Bana gelince, benden kıstılar. Adını anmağa dahi değmez az ve ehemmiyetsiz bir şeyler verdiler. Mukavkıs’ın huzurundan hep beraber çıktık. Resûlullâh hakkında, Mukavkıs’dan işittiğimiz sözlerden dolayı Muhammed’e, karşı rüsvay ve büklüm büklüm olduk. Kendi kendimize:

      “-Yabancı hükümdarlar bile O’nu tasdik ediyorlar da, bizler, O’nun akrabası ve komşuları olduğumuz ve O’nun dâvetçileri evlerimize kadar geldiği, halde, O’nun yanına uğramıyoruz!?”dedik.

Yerlerimize döndük. İskenderiye’de oturduğum müddetçe, girmedik kilise bırakmadım. Kargılaştığım bütün Kıbti ve Rum din adamlarından Muhammed’in sıfatını sordum. Ebû Guseym kilisesi Reisi Kıbti papazı ki, Kıbtîler onun rızasını ve duasını almak için yanına gelirlerdi. Ben, beş vakit namaza ondan daha düşkün bir kimse görmedim. Kendisine:

      “-Peyğamberlerden, gelmeyen kim kalmıştır? Bana doğrusunu haber ver?”dedim.

“-Olur! O, Peyğamberlerin sonuncusudur. Onunla, İsa İbn-i Meryem arasında, Peyğamberlerden hiç kimse yoktur. İsa Peyğamberin, kendisine uymayı bize emr etmiş olduğu Peygamber, Odur! O Peyğamber, Ümmi ve Arabdır. O’nun ismi, Ahmed’dir. Kendisi, ne uzun, ne de, kısa boyludur. O’nun gözlerinde biraz kırmızılık vardır. Kendisi ne çok beyaz, ne de, esmerdir. Saçını uzatır, elbisenin kalınca olanından giyer, yemeklerden bulduğu ile iktifa eder, kılıcını boynunda taşır, kendisi ile çarpışmaya kalkmadıkça, kendiliğinden, kimse ile çarpışmaz. O’nun yanında, kendi-lerini O’na fedâ eden, O’nu, kendi evlâtlarından ve babalarından daha çok seven Ashâbı bulunacaktır.

O, Selem ağaçlarının yetiştiği yerden, yani Harem’den çıkacak, bir Harem’e gelecek, çorak ve hurmalık bir yere hicret edecektir. İbrahim Âleyhisselâm’ın dininde bulunacaktır!”dedi.

      “-Bana, O’nun sıfatını biraz daha artırsan, açıklasan?”dedim.

Kıbti din adamı:

      “-O, beline izar tutunur, abdest alır. Kendisinden önceki Peyğamber-lerde bulunmayan bir takım haslet ve imtiyazlarla kendisi mümtaz kılın-mıştır. Her Peyğamber, yalnız kendi kavmine gönderildiği halde, O, bütün insanlara gönderilecektir. Bütün yeryüzü O’na mescid ve temiz kılınacak-tır. O, namaz vaktini nerede idrâk ederse, orada namazını kılacaktır. Halbuki kendisinden önceki Peyğamberler, bu hususta zora koşulmuştur. Onlar, namazlarını, kiliseler ve havralardan başka yerlerde kılamaz idiler!”dedi.

“-Onun ve başkalarının bütün bu söylediklerini aklımda tuttum. Mâlik oğulları, ailelerine hediyeler satın aldılar. Sevinçli idiler. Onlardan hiç kimse de, bana hiç bir fedakârlıkta bulunmadılar. Yola çıktılar ve yanlarına da, içki aldılar, içki içiyorlardı. Ben de, onlarla birlikte içiyordum, içmeyi bıraktım. Tâife dönünce, kavmime, Kral Mukavkıs’ın beni hor ve hâkir gördüğünü haber verecekler diye onları öldürmeyi tasarladım. Irak’ta Bassak nehri yanında bulunduğumuz sıralarda, yalandan hastalandım ve başımı bağladım.

Mâlik oğulları bana:

      “-Neyin var?”diye sordular.

      “-Başım ağrıyor!”dedim.

Şarablarını ortaya koydular ve beni yanlarına çağırdılar:

      “-Başım ağrıyor! Ben, içemeyeceğim. Fakat, sizinle oturur, size içire-bilirim!”dedim.

Hiç itiraz etmediler. Oturdum; onlara içirdim. Kadehden sonra kadeh içildi. Kadehler ard arda yetiştirilince, iştahlandılar. Kendilerine geri çevirdiğim boş kadehleri bile farkında olmadan içmeğe başladılar. En sonunda düşünemez hale gelip uyuya kaldılar. Ben de, onların üzerlerine çöküb hepsini tek tek öldürdüm. Yanlarında bulunan bütün malları alıp Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına geldim. Kendisini, Mescidde Sahabiler ile bir-likte otururken, buldum. Üzerimde yolcu elbisesi vardı. Kendisine, İslâm selâmı ile selâm verdim. Ebû Bekr bin Ebî Kuhâfe, bana bakınca, beni çok iyi tanıdı.

      “-Urve bin Mes’ûd’un kardeşinin oğlusun ğaliba?”dedi.

      “-Evet! Yüce Allâh’dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Resûlullâh olduğuna şehâdet ediyorum!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh’a hamd olsun ki, seni İslâmiyet’e hidâyet etti!”buyurdular.

Ebû Bekr (r.a):

      “-İskenderiye şehrine emniyet ve selâmetle vardınız mı?”diye sordu.

      “-Evet!”dedim.

      “-Seninle birlikte bulunan Mâlik oğulları neler yapıyorlar, onlar nasıllar?”diye sordu.

      “-Onlarla bizim aramızda olan, bazı Arablar arasında olan şeydir. Biz, şirk dinindeyiz dir. Onları, öldürdüm elbiselerini soyup Resûlullâh’a getir-dim. Beşte birini çıkarsın, yahut onlar hakkında ne yapmayı uygun görür ise, öyle yapsın. O, müşriklerden bir ğanimettir. Ben, Muhammed’ı tasdik eden bir Müslüman’ım!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Senin Müslümanlığını kabul ettim. Fakat, onların mallarından ne bir şey, ne de, beşte bir alırım. Çünkü, o, bir ğadr’dir. Ğadr’de ise, hayır yoktur!”buyurdu.

Bunu duyunca sanki, yakında, uzakta ne varsa, hepsi beni tuttu, tutula kaldım. Dedim ki:

      “-Yâ Resûlallâh! Ben, ancak kavmimin dininde bulunduğum sırada onları öldürmüş, Müslüman olup şimdi huzuruna gelmiş bulunuyorum!”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-İslâmiyet, kendisinden önce olup bitenleri düşürür, siler!”buyurdu.

Mukavkıs’ın söylediklerini, Kıbti ve Rum din adamlarına sorduğum sorulan ve onlardan işittiklerimi Resûlullâh (s.a.v)’e, haber verdim.

Resûlullâh (s.a.v), hoşlandı ve bunları, Esbabının da, işitmelerini istedi, iki, üç gün de, onlara anlattım.

Malikîlerden öldürülenler, on üç kişi idi. Tâif’de Sakıflara haber erişince, iki taraf çarpışmak için çağırıştılar. Sonra, Urve bin Mes’ûd, benim tarafımdan on üç kişinin diyet bedelini yüklenince barıştılar. Resûlullâh (s.a.v)’ın yanında Hudeybiye Umresi’ne kadar kaldım!” 1

Başka bir rivayette ise şöyle denir:

Muğîre bin Şu’be hicretin beşinci Milâdi 627 yılında Tâif’in puthanesi olan Lât putunun rahibleri ile arasında çıkan bir anlaşmazlık sonunda Hendek Muharebesi sırasında Medine’ye gelerek Müslümanlığı kabul etti.

Muğîre bin Şu’be, Resûlullâh (s.a.v)’in maiyetinde olarak birçok ğazvelere iştirak etmiştir. Hicrî 6. Miladi 628 Hudeybiye Sulhu’nde, Resûlullâh (s.a.v)’ın hizmetinde idi. Kureyşiler ile yapılmakta olan müzâkereler sırasında Kureyşiler, Benî Sekîfların reisi Urve bin Mes’ûd’u elçi olarak görevlendirib Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına gönderdiler. Urve bin Mes’ûd, söz söylerken câhilliye âdeti üzere Resûlullâh’ın sakalını tutup okşamak istedi. Yeğeni Muğîre bin Şu’be hemen atılarak amcasının elini kılıcının ucu ile dürtüp:

      “-Çek elini Resûlullâh’ın sakalından!”dedi.

Bu hareket karşısında şaşırıp kalan Urve bin Mes’ûd, yeğeni ile münâkaşaya tutuştu. Yeğeni Muğîre’nin Resûlullâh (s.a.v)’e bu kadar bağlılığı karşısında hayrete düşmüştü. Hudeybiye musalahasından sonra yapılan bir çok ğazvelere Resûlullâh’ın yanında Muğire bin Şu’be’de iştirak etmiştir. Mekke fethi, Huneyn,Tâif kuşatması gibi.

Tâif Muhasarası’nda Ebû Mihcen, kalenin üzerinde mızrak gibi uzun oklarını Müslümanlara doğru atıyor, onlar da, ona mukabele ediyorlardı Müzeynelerden bir adam, arkadaşına:

      “-Tâif’i, Feth edersek, sana, Benî Kariblerin kadınlarını tavsiye ederim. Çünkü, onlar, çok güzeldirler. Sana, Kurtulmalık akçesi ödenmek istenirse, kurtulmalık akçesini artır da yanında tutabilirsen, tut!”dedi.

Muğîre bin Şu’be, onun bu sözlerini işitti.

      “-Ey Müzeynelerden olan kardeş!”diye seslendi.

Müzeni:

      “-Buyur!”dedi.

Muğire:

      “-Şu adama (Ebû Mıhcen’e) bir ok atsan al!”dedi.

Müzeni’nin, Beni Karib kadınlarından (kendi kabilesi kadınlarından) söz etmesi, Muğîre’nin onuruna dokunmuş, zira kendiside o kabiledendi. Ve, bu kendisini ğayrete getirmişti. Ebû Mıhcen’in keskin nişancı, ve iyi ok atıcı olduğunu ve Müzenî’ye atacağı okun boşa gitmeyeceğini de çok iyi biliyordu. Müzeni, Ebû Mıhcen’e bir ok attı. Fakat, kendisinin oku, ona bir şey yapamadı. Ebû Mıhcen de uzun okunu yaya koyup ona attı. Ok, boğazına saplanıb Müzenî’yi şehid etti. Muğire, kendi kendine:

      “-Beni Karib kadınlarını ele geçirmeyi uman erkeklerin mükâfatı, budur!”diyerek mırıldandı. Müzeynelerden Abdullah bin Amr, bin Avf onun, ilk sözünü de, son sözünü de işitmişti.

      “-Ey Muğire! Allâh, seni kahretsin! Valâhi, onu, bu felâkete sen hazırladın! Yüce Allâh, onu şehidliğe gönderdi ise, senin yüzünden gön-derdi. Sen, Vallâhi, münafıksın! Vallâhi, İslâmiyet olmasaydı, seni sağ bırakmazdım! Meğer, belâ, bizim yanımızda imiş de biz bilmiyormuşuz! Vallâhi, hiç bir zaman seninle konuşamayacağım!”

Muğîre, Müzeni’nin yanına varıb bunu, gizli tutmasını, istedi.

Müzenili ise:

      “-Hayır! Vallâhi hiçbir zaman gizli tutmayacağım!”dedi. 2

Muğire bin Şu’be bu olaydan çok bir pişmanlık duymuştu.

Tâif Muhasarası’ndan bir müddet sonra, Muğire bin Şu’be der ki:

“-Sakıf temsilcileri, Medine’ye gelerek uzun bir pazarlıktan sonra barış ve yazı işleri tamamlandığı zaman, Rabbe (Lat) putunun üç yıl müddetle yıkılmayıb geri bırakılmasını Resûlullâh (s.a.v)’den istediler. Resûlullâh (s.a.v), onların bu dileklerini kabul etmedi.

Sakıf temsilcileri:

      “-İki yıl, daha geri bırak!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v), yine kabul etmedi.

Sakıf temsilcileri:

      “-Bir yıl geri bırak!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v), yine kabul etmedi.

Sakıf, temsilcileri:

      “-Tâif’e vardıktan bir ay sonraya olsun bırak!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v), Rabbe putunu yıkmak için bir vakit tayin etmeye yanaşmadı. Temsilcilerin, böyle, yıkım işinin geri bırakılmasını ısrarla istemeleri, Sakıf halkının kıt akıllı takımları ile kadınlar ve çocuklarından korktukları içindi. Henüz yeni iman etmişlerdi. Onlar, kavimlerını, Müslüman oluncaya kadar Rabbe (Lat) putunun yıkımıyle heyecana ve korkuya düşürmeyi uyğun görmüyorlardı. Çaresiz, kalınca, putlarını, hiç olmazsa, kendi elleri ile yıkmaktan afvedilmesini istediler:

      “-Yâ Resûlallâh! Biz, onu, hiç bir zaman yıkamayız! Onun yıkım işini, Sen üzerine al!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Olur! Ben, onu kırmayı, ashabıma emir ederim! Ebû Süfyan bin Harb ile Mugîre bin Şû’be’yi, onu yıkmak için gönderirim. Putunuzu, kendi elinizle yıkmaktan sizi affediyoruz!”buyurdu.

Câhiliye devrinde Kureyş müşrikleri, put olarak Uzzâ’yı kendilerine tahsis ettikleri gibi, Sakifler’de, Lat putunu kendilerine tahsis etmişlerdi. Kureyşiler, putlardan en çok Uzzâ’ya, sonra Lât’a, daha sonra Menat’a tâ’zim ederlerdi. Lât, Tâif’de, dört köşe, beyaz, düz bir kaya olup Tâif Mescidinin sol minaresinin bulunduğu yerde idi. Önceleri, bir Yahûdi, Lât kayasının üzerinde sevık karıştırır, hacılara yağ ve süt satardı.

Rivâyete göre:

Lât, Şataflardan bir adamdı. Kendisi, öldüğü zaman, Amr bin Luhayy’a haber verildi:

      “-O, ölmemiş, fakat, kayanın içine girmiştir!”dedi.

Ona tapmayı ve üzerine bir bina yapmayı Sakıflara emr etti.

      “-Rabbınız, şu kayanın içine girdi!”dedi.

Sakıfların tapmaları için, onun üzerine bir de put dikti. Lât, Sakıfların Tâif’de ki sanemlerinin (putlarının) ismi idi. Lât’ın bakıcısı, Sakıflardan Attâb bin Mâlik oğullarındandı.

Sakıf, temsilcileri, Medine’den ayrıldıktan iki veya üç gün sonra Resûlullâh (s.a.v) Ebû Süfyan bin Harb ile Mugîre bin Şû’be’yi, Rabbe (Lât) putunu yıkmağa gönderdi. Lât putunu yıkacak olanların, Hâlid bin Velid’in kumandası altında on dokuz kişi kadar olduğu da rivayet edilir.

Tâif’e yaklaştıkları zaman, Mugîre bin Şû’be, Ebû Süfyan’ı, önden göndermek istedi.

      “-Şehre, Resûlullâh’ın emri üzere, önce ilerleyip sen gir!”dedi.

Ebû Süfyan, Tâife, önce girmekten kaçındı.

      “-Kavminin yanına, önce, sen var!”dedi.

Kendisi, Zilherem’deki mülkünde oturdu, kaldı.

Bunun üzerine, yanında on dokuz kadar kişi olduğu halde yatsı vakti Mugîre bin Şû’be, Rabbe’yi yıkmak üzere Tâif’e girdi. Geceyi geçirdiler. Sabahleyin, Rabbe’nin üzerine çıkacaklar, onu yıkacaklardı. Mugîre bin Şû’be, kendisi ile birlikte gelen arkadaşlarına:

      “-Vallâhi, bu gün, sizi, Sakıflara güldüreceğim!”dedi.

Eline, bir balta, kazma aldı. Rabbe’nin üzerine çıktı. Kendi kavm ve kabilesi olan Muattib Oğulları, özellikle amcası Urve bin Mes’ûd gibi akrabaları Muğire vurulur, öldürülür korkusuyla silahlanarak Mugîre bin Şûbe’nin yakınında onu korumak için yanına dikilmiş duruyorlardı. Tam o sırada, oraya, Ebû Süfyan da geldi. Muğire, ona teklifini tekrarlayınca,

Ebû Süfyân:

      “-Hayır! Sen, Rabbe’ye benden önce erişeceğini söylemiştin. Yanı başımda duran Muattib oğulları, benim onu yıkmağa kalktığımı görürler ise, dururlar mı?”dedi.

Muğire bin Şû’be:

      “-Kavmim, buraya, onları, güvenlik maksadı ile ve sen gelmeden önce koymuşlardır!”dedi.

Sakıfların kadınları gelip başlarını açmışlar, erkeklerinin, kılıçla çarpışmaksızın, Rabbe’yi, Müslümanlara teslim ettiklerine yanıyorlar, ağlıyorlardı. Köleler, çocuklar, erkekler, genç kızlar gelmişlerdi. Herkes, Lât’ın yıkımından çekingen bulunuyordu.

Muğire bin Şû’be, elindeki balta, kazma ile, Lât’a bir darbe indirdi.

Ebû Süfyân:

      “-Vah vah sana! Eyvahlar olsun sana!”dedi.

Muğire bin Şû’be, titrer gibi yaparak arkasının üzerine yıkıldı. Tâif halkı, birden çığlık kopardılar. Sarsıldılar.

      “-Allâh, Muğire’yi, rahmetinden uzak etsin! Rabbe, onu, öldürdü!” dediler. Muğire’nin yıkılıb düştüğünü görmelerine çok sevindiler.

      “-Sizlerden, ona yaklaşmayı, onu yıkmağa kalkışmayı isteyebilecek, göze alabilecek kim var? Vallâhi, ona güç yetirilemezdir! Hayır! Siz, Rabbe’nin, kendisini koruyamayacağını savunamayacağını sanıyordunuz! İşte, vallâhi, o, kendisini korumuş ve savunmuştur!”dediler.

Muğire, bir müddet o hal üzere kaldıktan sonra, silkinip oturdu.

      “-Ey Sakıf topluluğu! Arablar, Arab kabileleri içinde Sakıflardan daha akıllı bir kabile yoktur!”derlerdi.

Meğer, Arab kabileleri içinde sizden daha ahmak bir kabile yokmuş! Yazıklar olsun size! Lât ve Uzzâ dediğiniz nedir ki? Rabbe dediğiniz nedir- ki? Şu taşlar gibi birer taştırlar. Taştan, Kerpiçten ibarettirler! Onlar, kendilerine kim tapıyor, kim tapmıyor bilemezler! Yazıklar olsun size! Lat, hiç işitir mi? Hiç görür mü? Hiç bir yarar veya zarar verir mi? Geliniz, Allâh’ın affına ve lütfüne sığınınız! O’na ibâdet ediniz!”dedi.

Sonra da, yanındakilerle birlikte Rabbe’yi yıkmağa, taşları, birer birer yere indirmeğe devam edip en sonunda, onu, yerle bir edince, Sakıflılar, şaşa kaldılar. Lât’ın kapıcı ve bakıcısı, Sakıfların Aclan bin Attâb bin Mâlik oğullarındandı. Attab bin Mâlik, bin Kâ’b’dan sonra bu hizmeti, oğulları görmekte idi. Lâtın bakıcısı:

      “-Göreceksiniz ki temeline inilince, temel, öyle bir kızacaktır ki, o kızgınlıkla, onları, yerin dibine batıracaktır!”diyordu.

Muğîre bin Şû’be, bunu, işitince, Hâlid binVelid’e:

      “-Beni, bırak ta, şunun temelini de, kazayım bakayım?”dedi.

Temelini kazmağa başlayıp adam boyunun yarısına kadar kazdı.

Gabgab’ın deposuna vardılar. Orada bulunan takıntı ve elbiseleri soyup çıkardılar. Koku, altın ve gümüşleri de aldılar. Gabgab, Lât’ın içinde bulunduğu yerin ismi idi. Lât’ın malları, bir araya toplanınca, Muğîre bin Şûbe, Ebû Süfyan’a:

      “-Resûlullâh (s.a.v), bu maldan, Urve ile Esved’in borçlarını ödemeyi sana emr etmişti!”dedi ve onların borçlarını ödediler.

Resûlullâh (s.a.v), Rabbe’nin bulunduğu yere, Tâif Mescidinin kurul-masını Osman bin Ebi-l As’a emr etmişti. Lât yıkım birliği Medine’ye geri döndükleri gün, Resûlullâh (s.a.v), Lât’ın mallarını Müslümanlara bölüş-türdü. Dinini Aziz ve üstün kıldığı, Kendisine yardım ettiği için yüce Allâh’a Hamd-ü Senâ’da bulundu. 3

Muğire bin Şû’be anlatıyor:

Ensâr’dan bir kıza talib oldum. Bunu Resûlullâh’a, anlatınca:

      “-Onu gördün mü?”diye sordu.

      “-Hayır, görmedim!”dedim.

      “-Git, onu gör. Çünkü birbirinizi görüp beğenerek evlenirseniz aranızdaki sevgi devamlı olur!”buyurdu.

Kızın evine gittim. Resûlullâh (s.a.v)’ın bana dediklerini kızın ebeveynine anlattım. Birbirlerinin yüzüne baktılar. Ben kalkıb dışarıya çıktım, o esnada kız, odanın bir köşesinden:

      “-Bana o adamı çağırın!”dedi. Sonra da:

      “-Eğer, gelib beni görmeni sana Resûlullâh emretmişse iyice bak. Eğer, Resûlullâh böyle bir şey söylememişse, beni göremezsin!”dedi.

      “-Kıza baktım, onu beğendim. Ve yetmiş kadınla evlendiğim halde, ondan daha çok sevdiğim, daha iyi biriyle evlenmemiştim!” 4

Muğîre bin Şû’be, Mekke’nin Fethi’ne, Huneyn Ğazvesi’ne Tâif kuşatmasına ve Tebük Seferi’ne iştirak ettikten sonra Vedâ Hacc’ında da bulunmuştur. Resûlullâh (s.a.v)’in vefatı sırasında techiz ve tekfin işlerine yardım edenler arasında Muğîre’yi de görmekteyiz. Resûlullâh (s.a.v), kabre indirildikten sonra üzerine toprak atılırken kasten yüzüğünü kabre düşürdü. Hemen Hz.Ali’ye yüzüğünü kabre düşürdüğünü beyân ederek almak istedi. Kabre indi. Yüzüğü alırken Resûlullâh (s.a.v)’in mübarek ayaklarını eliyle meshetti. Bu suretle Resûlullâh (s.a.v)’in mübarek ceset-lerine son defa elini süren zât kendisi olmuş oldu. Bundan dolayı daima ğurur duyarak:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’den en son ayrılan insan benim!”der di.

Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın halifeliği döneminde Ridde Savaşları’na katıldı. Ve, Nüceyr üzerine gönderilen birliğin kumandanlığını yaptı. Ardından Müseylemetü’l-Kezzâb’a karşı düzenlenen Yemâme Savaşları ve Suriye cebhesinde yapılan Yermük Savaşları’nda bulundu. Bu savaşta bir gözünü kaybettiği de söylenir.

Muğîre bin Şû’be anlatıyor:

“-Ben, Ebû Bekr (r.a)’in yanında iken, kendisine bir at getirildi. Adamın birisi:

      “-Beni bu ata bindirsene!”deyince:

Ebû Bekr (r.a):

      “-Hiç ata binmemiş toy bir köleyi bu at üzerine bindirmem, seni bindirmekten daha iyidir, bence!”dedi.

Adam bu sözlere kızarak:

      “-Vallâhi, ben senden ve babandan daha iyi ata binerim!”diye cevab verince, Resûlullâh (s.a.v)’ın halifesine bu sözün söylenmesine kızdım ve adamı ensesinden yakalayarak yüzüstü yere çaldım. Burnu üzerinde sürük-lemeye başladım. Burnundan oluk gibi kan aktı. Buna şahid olan Ensâr’dan bazıları, benden diyet almak istedi. Halife Ebû Bekr (r.a) bu durumu öğrenince şöyle dedi:

      “-Bazıları kendileri için Muğîre’den diyet alacağımı zannediyorlar. Onları memleketlerinden sürmem, insanları kötülüklerden men eden Allâh’ın kahramanlarından diyet almaktan daha isabetlidir!” 5

İran’ın Fethi:

Hz.Ömer (r.a) devrinde Irak ve İran fütuhatlarına iştirak ederek çok büyük siyasi faaliyetlerde bulundu. Onun gibi Sahabelerin İslâm ordusu içerisinde bulunması, İranlıların gözlerini oldukça korkuya bürümüştü.

Muğîre bin Şû’be, Hicrî 15. Miladi 636 yılında yapılan Kadisiye meydan muharebesi’nden önce 3.Yezdücerd’e İran sarayına elçi olarak gönderilenler arasında bulunmaktadır. Ayrıca İslâm orduları kumandanı Nû’man bin Mukarrin (r.a)’ın kumandasında İran kumandanı Rüstem ile görüşmeye giden Muğîre bin Şû’be’nin, elçi ve sözcü olarak konuşmaları büyük bir önem taşımaktadır. Zira İranlılar, İslâm elçilerinden hem çok çekiniyor ve hem de onlara çok büyük ehemmiyet veriyorlardı.

İslâm elçilerinin saraya geleceği zaman sarayın her tarafı süslenmişti. İranlı kumandanlar, en ağır ipekli ve süslü elbiselerini giyerek, gelen elçi-lere büyük bir devlet olduklarını göstermek ve onları aşağılık duygusuna kaptırmak istiyorlardı. İslâm elçi heyeti her tarafı nadide halılarla süslü bulunan saraya basit ve sade elbiselerini giyerek geldiler. Başta Muğîre bin Şû’be olmak üzere, heyet üyeleri, bu debdebe ve azamet karşısında hiç bir şaşkınlık göstermeden ilerlediler.

Başına altından sırmalı taç giymiş olan başkumandan Rüstem’in tam yanında yer aldılar. Bu duruma oradaki İranlılar çok şaşırdılar ve de çok kızdılar. Söz sırası kendisine gelen Muğîre bin Şû’be hiç çekinmeden İslâm’ın esaslarından bahsettikten ve İslâmiyet hakkında oldukça geniş bilgi verdikten sonra:

      “-Müslümanlık esaslarına göre herkes Cenab-ı Hakkın indinde eşittir. Hiç kimsenin diğerine karşı bir imtiyazı yoktur. Ayrıca, İslâm nazarında saltanat diye de bir şey yoktur!”dedi.

Bunu dediği zaman kendisini dinleyen İranlılar hayretten şaşkın bir vaziyette birbirlerine bakıp ne diyeceklerini ve ne yapacaklarını şaşırdılar. Muğîre’nin vermiş olduğu cevaba karşı canı çok sıkılan ve hattâ sinirlenen Rüstem, yakut, inci ve elmaslarla süslü olan kılıcının kabzasını Muğîre’ye göstererek kibirli bir edayla şöyle dedi:

      “-Ey elçi! Bu kılıç çok insanlar tarafından birçok kere öpülmüştür!”

Bu cevaba karşılık dahîi siyaset olan Muğîre bin Şû’be:

      “-Ey Komutan! Onu öpenler kılıcı değil, onun kınını öpmüşlerdir!”

Dedikten sonra kendi kılıcını göstererek:

      “-Bu kılıç ondan daha keskindir ve daha iyi bilenmiştir!”

Cevabını verdi.

Cübeyr bin Hayye anlatıyor İran’ın fethinde:

“-Benderfan’el ile bize bir elçi göndererek, kendisiyle konuşmak için

içimizden birisini göndermemizi istemişti. Halk da Muğire bin Şû’be’yi seçip gönderdi. Baktım Benderfan uzun saçlı ve şaşı idi. Muğîre geri döndükten sonra, ona ne söylediğini sorduk. Allâh’a hamd-ü sena ettikten sonra şöyle dediğini söyledi:

      “-Bizler, evsiz, barksız, aç, bahtsız ve her türlü insani hayattan yoksunduk. Nihayet Allâh bize bir Peyğamber gönderdi. O bize, dünyada zafer, ahirette cenneti vadetti. Resûlullâh gönderildiğinden bu yana, sizin, bu topraklarınıza geldiğimiz ana kadar biz zafer ve başarının. Râbbimiz-’den olduğunu biliyoruz. Vallâhi biz burada verimli topraklar ve hayat görüyoruz. Böyle bir yerden bir daha eski yerlerimize dönmeyiz. Ya sizi yener ellerinizdekini alırız, ya da topraklarınızda ölürüz!”

Cübeyr bin Hayye’den:

“-Nu’man bin Mukarrin (r.a) kumandasındaki İslâm ordusu Ehzav’a geldiğinde Ahvazlılar kumandandan bir elçi istediler. O da Muğire bin Şu’be’yi gönderdi Ehvazlıların tercümanı:

Kimsiniz?”diye sorduğunda

Mugîre bin Şû’be:

      “-Biz Arabız. Vaktiyle büyük sıkıntı ve uzun süren musibetler içinde idik. Açlıktan derileri emer ve yaprakların üzerindeki çiyleri yalardık. Elbiselerimiz deve kılındandı. Ağaca ve taşa ibadet ederdik. Böyle bir durumda iken göklerin ve yerin Rabbi bize içimizden anasını babasını tanıdığımız bir Peyğamber gönderdi. Rabbimizin elçisi Peyğamberimiz tek Yüce Allâh’a kulluk edinceye veya cizye verinceye kadar sizinle savaşma-mızı emretti, Allâh’ın elçisi Peyğamberimiz kendisine gelen vahy’de bizden Allâh yolunda öldürülenlerin cennete gideceğini, benzeri hiç görülmemiş nimetlere kavuşacağını, kalanlarımızın ise sizleri kul köle yapacağımızı haber verdi!”dedi. 6

Nu’man bin Mukarrin (r.a) kumandasında İsfehan’ın fethinde geçen bir olayı Ma’kıl bin Yesâr şöyle anlatıyor:

“-İsfehan’a yaklaştık, düşmanla aramızda nehir vardı. Nu’man (r.a) elçi olarak Muğıre bin Şû’be’yi gönderdi. İran Krallarından Zül Hacibeyn adamlarıyla istişare ederek şöyle diyor:

      “-Ne diyorsunuz? Gelen elçinin karşısına harb kıyafetiyle mi, yoksa Kral kıyafeti ve azametiyle mi çıkayım?”

Tacını giyerek, bütün zinet süs ve azametiyle tahtına oturdu. Kralın muhafızları, etrafında ipek elbise giymiş, kulaklarında küpe, kollarında bilezik iki saf halinde durdular. Bu sırada Mugîre bin Şû’be elinde mızrak ve kalkanıyla, kollarından tutan iki kişi ile muhafızların arasından, onlara değer vermediğini ifade için, yere serilmiş halıları mızrağıyla delerek Kral’ın huzuruna geldi. Kral Zül Hacibeyn, Muğîre’ye:

      “-Siz, ey Arablar! Sizi açlık ve sefalet yollara düşürmüş! Size bir miktar yardım yapalım da, dönün yerlerinize gidin!?”deyince,

Mugîre, Allâh’a hamd-ü sena ettikten sonra:

      “-Biz Arablar câhilliye devrinde cife ve leş yerdik. Herkes bizi küçümserdi, biz kimseye bir şey diyemezdik. Allâh, içimizden, asil bir aileden en doğru sözlümüz olan birini Peyğamber olarak gönderdi. O, bize bu ülkeleri fethedeceğimizi müjdeledi. Bize vadettiklerinin hepsi gerçekleşti. Görüyorum ki, burada dünyevi çok kıymetli eşyalar ve güzel silâhlar var. Askerlerimizin bunları almadan döneceklerini sanmıyorum!”dedi. 7

Ebû Osman Nehdî şöyle anlatıyor:

“-Mugîre İranlılara elçi giderken köprüyü geçince onu alıkoydular. Rüstem’in huzuruna girmesi için ondan izin istediler. Müslümanlara karşı azametli görünmek için kıymetli olan elbiselerini değiştirmemişlerdi. Başlarında taç, üzerlerinde altın sırma ile dokunmuş elbiseler vardı. Saraya gelen elçilerin üzerinde yürümesi için bir ok atımı mesafeyi halı ile döşemişlerdi. Muğire saçları dört bölüğe ayrılmış şekilde yürüyerek geldi ve Rüstem’in yanına minderinin üzerine oturdu ve yaslandı. Muhafızlar Muğîre’nin üzerine atlayıp hırpalayarak onu yere indirdiler.

Muğire bin Şû’be:

      “-Efsanelerinizi duyardık, sizden ahmak hiçbir millet görmüyorum. Biz Arablar da eşitlik vardır. Savaştan alınan köleler hariç birbirimizi köle yapmayız. Sanıyordum ki, siz de bizim gibi birbirinize eşit davranıyor-sunuz. Halbuki böyle yapacağınıza birbirinize taptığınızı söyleseniz daha iyi olurdu. Biz böyle yapmayız. Sizde de böyle devam etmeyecektir. Ben size kendiliğimden gelmedim, siz beni dâvet ettiniz. Bugün anladım ki, işiniz karışıktır. Mutlaka mağlûb olacaksınız. Bu akılla bu gidişatla saltanat devam etmez!”dedi.

Bunu duyan muhafızlar:

      “-Vallâhi Arab doğru konuşuyor!”dediler.

Bunun üzerine orada bulunan kumandanlar:

      “-Vallâhi öyle bir söz söyledi ki hizmetçilerimiz ona meylediyorlar. Atalarımızı Allâh kahretsin! Ne kadar ahmaklarmış ki, bu ümmeti küçüm-semişler!”dediler. 8

Sa’d İbn-i Ebi Vakkas (r.a) ordunun ileri gelenlerinden bir grubu Rüstem’e gönderdi; Heyette Nu’man İbn-i Mukarrin, Furat bin Hayyam, Hanzala bin Rebî’it-Temimi, Utarid bin Hâcib, Eş’as bin Kays, Muğire bin Şû’be ve Amr bin Madikerb (r.a) bulunuyorlardı. Rüstem’i şanı yüce olan Allâh’a davet ettiler.

Rüstem onlara:

      “-Buralara geliş sebebiniz nedir?”dedi.

      “-Allâh’ın bize olan vadi için geldik, memleketinizi almak, kadın ve çocuklarınızı esir etmek ve malınızı mülkünüzü elinizden almak için. Bunda katiyyen şübhemiz yoktur!”dediler.

Rüstem, rüyasında bir Meleğin gökten indiğini, İranlıların bütün silâh-larını mühürleyerek Allâh’ın Resûlü Hz.Muhammed’e verdiğini onun da bu silâhları Hz.Ömer’e verdiğini görmüştü.

Seyf bin Amr hocalarından nakl ediyor:

“-İki ordu karşılaştıkları zaman Rüstem Sa’d bin Ebî Vakkas’a bir adam göndererek haklarında birtakım şeyleri sorması için akıllı, bilgili birisini göndermesini istedi. O da Muğire bin Şû’be’yi gönderdi. Muğire, yanına vardığında Rüstem şöyle konuşmaya başladı:

      “-Siz, bizim komşularımızsınız. Size iyilikler yapıyor, size dokunmuyorduk. Memleketinize dönün. Ticaret için yurdumuza girmenize engel olmayız!”dedi.

Muğire bin Şû’be:

“-Bizim isteğimiz dünya nimetleri değil. Bizim kastımız ve arzumuz ahirettir. Allâh, bize bir Peyğamber gönderdi ve ona dedi ki:

      “-Bu taifeyi dinimi kabul etmiyenlere? musallat ettim. Dinimi kabul etmiyenler den, onlar vasıtasıyla intikam alacağım. Dinime sıkı sarıldıkça onları ğalib getireceğim. Bu din Hak dinidir. Bundan yüz çeviren, perişan olur. Bu dine sarılan aziz olur!”dedi.

Rüstem:

      “-O din nedir?”diye sordu.

Muğire bin Şû’be:

      “-Temeli, Allâh’dan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in onun kulu ve Resulü olduğuna şehâdet ve Allâh katından gelenleri tasdikten ibaret olan bir dindir!”dedi.

Rüstem:

      “-Bu ne kadar güzel, başka neler var?”dedi.

Muğire bin Şû’be:

      “-Kula kulluktan Allâh’a kul olmaya dâvet var!”dedi.

      “-Bu da güzel, başka?”

      “-İnsanların hepsi Hz.Âdem’in sülâlesinden bir ana ve bir babanın çocuklarıdır!”

      “-Ğayet güzel. Peki şimdi biz dininizi kabul etsek, ülkemizden çıkıb gider misiniz?”

      “-Ğayet tabiî. Artık ticaret ve ihtiyaç dışında gelmeyiz!”

      “-Güzel!”

Muğire, Rüstem’in yanından ayrıldıktan sonra Rüstem ordusunun ileri gelen kumandanlarıyla Müslümanlığı kabul edip etmemeyi istişare etti. Fakat onlar teklifi hoş karşılamadılar ve bu dine girmeyi reddettiler. Allâh onları kahretsin, mahvetsin, zaten etti de.

O gün orada bulunanlar naklediyorlar:

“-Sa’d bin Ebî Vakkas (r.a) sonra Rüstem’in isteği üzerine bir diğer elçi daha gönderdi. O elçi de Rıbi bin Âmir idi. Rıbî, Rüstem’in yanına girdi. Oturduğu yer nakışlı yastıklar, kadifeden halılar, inci ve yakutlar ve daha birçok ziynetlerle süslenmişti. Başında taç ve etrafında da daha bir sürü kıymetli eşya vardı. Altından yapılmış bir koltukta oturuyordu. Rıbî eski bir kıyafetle kılıcı kalkanı ve çelimsiz atıyla beraber içeri girdi. Atından inmemişti. Atın ayakları yerdeki yaygıları ezdi. Sonra atından indi ve bir yere bağladı ilerledi. Silâhı zırhı üzerinde ve miğferi başındaydı.

Ona:

      “-Silâhını bırak!”dediler.

Rıbî cevaben:

      “-Ben kendiliğimden gelmedim. Siz dâvet ettiniz de geldim. Böyle kabul ederseniz ne âlâ, yoksa döner giderim!”dedi.

Rüstem:

      “-Bırakın onu!”dedi.

Rıbi ilerledi ve mızrağını yastıklar üzerine dayadı ve mızrak ucunun değdiği yeri sonuna kadar deldi.

      “-Ne diyorsun, anlat bakalım?”dediler.

Rıb’î:

      “-Allâh bize, dilediğini kula kulluktan kendisine kulluğa, dünya sıkıntılarından refaha çıkaralım, dinlerin zulmünden kurtarıp, İslâm’ın adaletine ulaştıralım diye bir Peyğamber gönderdi. Kullarını kendisine davet edelim diye bize bir din gönderdi. Kim bu dini kabul ederse bizden olur. Biz de döner gideriz. Kim de kabul etmezse Allâh’ın vaad ettiğine kavuşuncaya kadar onunla savaşırız!”dedi.

      “-Allâh’ın vaad ettiği nedir?”

      “-Kâfirlerle savaşırken ölen için cennet, geride kalanlar için ise zaferdir!”

Rüstem:

      “-Söylediklerinizi dinledim. Bu konuyu düşünmemiz için bize, biraz mühlet verir misin?”

      “-Peki kaç gün?”

      “-Bir veya iki gün!”

      “-Hayır, bilginlerimiz ve ileri gelenlerimizle yazışmamız gerekecek bu vakit az olur!”

      “-Resûlullâh (s.a.v) düşmanla karşılaştığınız zaman üç günden fazla mühlet vermemizi emretmedi. Düşün ve adamlarına sor. Bu müddet içinde şu üç şıktan bîrini tercih et. 1-Yâ Müslüman olmak, 2-Yâ Cizye vermek 3-Yâ da harbetmek!”

      “-Sen onların efendisi misin?”

      “-Hayır. Fakat Müslümanlar birbirini koruyan tek vücut gibidirler!”

Rüstem bunun üzerine kumandanlarını topladı:

      “-Bu adamın sözlerinden daha kıymetli ve kabule daha şayan bir söz duydunuz mu?”dedi.

Kumandanlar:

      “-Onun söylediklerine meyletmen ve kendi dinini bırakarak bu kö…ğin dinine girmekten seni Allâh korusun. Elbiselerini görmüyor musun?”dediler.

Rüstem:

      “-Yazıklar olsun sîze, elbiseye bakmayın, düşünce, söz ve yarayışa bakın Arablar yiyecek ve elbiseye pek aldırmaz, fakat soylarını korurlar!”

İkinci gün iran ordusundan bir elçi gelerek kendisiyle konuşmak üzere bir başkasının gönderilmesini istediler. Bunun üzerine Huzeyfe bin Mıhsan gönderildi. O da Rıb’î’nin söylediklerinden başka bir şey söylemedi. Üçüncü gün Muğire bin Şu’be’yi gönderdiler. Uzun ve güzel bir konuşma yaptı. Bunun üzerine Rüstem, Muğire’ye:

      “-Sizin ülkemize girişiniz tıpkı; bir sineğin balı görüb beni bu bala ulaştırana iki dirhem vereceğim deyip de o balın içine düştükten sonra kurtulamayınca beni buradan kurtarana dört dirhem vereceğim demesine benziyor. Ve yine sizin haliniz bir bağdaki ine giren zayıf bir tilkinin haline benziyor. Bu tilkiyi bağın sahibi zayıf ve aciz görünce ona acıyor ve bırakıyor. Tilki biraz kudretlenince birçok zararlar yapıyor. Tilki çıkıp kaçmak istiyor, fakat şişmanladığı için aynı delikten çıkamıyor. Siz de memleketimizden işte böyle çıkacaksınız!”dedi.

Sonra kızarak güneşe yemin etti ve:

      “-Sizi yarın mutlaka keseceğim!”dedi.

Muğire bin Şû’be:

      “-Göreceksin!”dedi.

Rüstem:

      “-Size ve kumandanınıza bir elbise bin dinar ve dönüp gidesiniz diye bir at verilmesini emrettim!”dedi.

Muğire bin Şû’be:

      “-Ülkenizi sarstıktan, şerefinizi çiğnedikten sonra mı? Cizyeyi isteğinizle getirib vermeniz için size bir mühlet veriyoruz, istemeseniz de bize köle olacaksınız!”dedi.

Böyle söyleyince Rüstem iyice kızdı.

Ebû Vail anlatıyor:

“-Sa’d ordusuyla beraber Kâdisiye’ye gelip orada konakladı ve:

      “-Kat’i bilmiyorum, biz herhalde yedi veya sekiz bini geçmeyiz. Müşrikler ise otuz bindir!”dedi.

Seyf bin Amr ve diğerleri ise o gün Müslümanlann sekiz bin kişi olduğunu söylüyorlardı. Bir rivayette Rüstem’in ordusu yüz yirmi bindi. Seksen bin de yedek kuvvetleri vardı, ordularında otuz üç tane fil vardı. Onların bir tanesi de Sâburun «Ebyaz» denen fil idi. En büyükleri ve en önde bulunanı idi. Fili kendisine alıştırmıştı.

İranlılar şöyle dediler:

      “-Kuvvetiniz yok, silâhınız yok. buraya neye geldiniz dönün gidin!”

Müslümanlar:

      “-Biz geri dönmek için gelmedik!”dediler.

Onlar oklarımıza gülüyor ve:

      “-İğ İğ!”diyorlardı.

Müslümanlârın oklarını iğe benzetiyorlardı.

Müslümanlar geri dönmeyi reddedince:

İranlılar:

      “-Bari akıllılarınızdan birini gönderin de bize niçin geldiğinizi izah etsin?!”dediler.

Muğire bin Şû’be:

      “-Ben geliyorum!”diye cevap verdi, ilerledi ve Rüstem’in yanına koltuğa oturdu. Onun bu davranışına kızarak homurdandılar.

Muğire:

      “-Buraya oturmam benim kıymetimi yükseltmeyeceği gibi kumandanınızın da kıymetini düşürmez!”dedi.

Rüstem:

      “-Doğru söyledin. Peki, şimdi maksadını anlat?”deyince

Muğire:

      “-Biz, kötülükler ve sapıklık içinde bulunan bir kavimdik. Allâh bir Peyğamber gönderdi ve onunla bizi doğru yola iletti. Onun sebebiyle bizi rızıklandırdı. Getirdiği nimetlerden biri de memleketinizde yetişen buğday-dı. Onu yiyip, çocuklarımıza da yedirince biz buna dayanamayız, götürün bizi, orada buğday ekmeği yiyelim dediler!”dedi.

      “-Öyleyse sizi öldürürüz!”dediler.

Muğire:

      “-Eğer bizi öldürürseniz cennete gireriz. Şayet biz sizi öldürürsek, cehenneme girersiniz ve kalanlarınız cizye ödemek zorunda kalır!”dedi.

Cizye ödersiniz lâfını duyunca homurdandılar.

      “-Artık aramızda asla sulh olmaz!”diye bağırdılar.

Muğire şöyle sordu:

      “-Biz mi size hücum edelim yoksa siz mi bize hücum edeceksiniz?”

      “-Biz hücum ederiz!”dediler.

Müslümanlar önce geri çekildiler, İranlılar ilerleyince İslâm ordusu ani bir hücumla onları bozguna uğrattı.

Muaviye bin Kurra’dan naklediliyor:

“-Kâdisiye Savaşı’nda Muğire bin Şû’be İran şahına elçi gönderildi.

Muğire:

      “-Yanıma on kişi verin!”dedi.

On kişi gönderdiler. Elbisesini giydi, kalkanını aldı. Sonra yürüdü ve oraya vardığında kalkanı yere koyup üzerine oturdu, İranlı kumandan-lardan İla adında biri:

      “-Siz Arablar! Sizin buralara niçin geldiğinizi biliyorum. Siz yurdu-nuzda yiyecek birşey bulamayan bir kavimsiniz, ihtiyacınız kadar yiyecek alın, sizi doyuralım. Biz ise ateşe tapan bir kavimiz. Sizi öldürmek ten hoşlanmayız. Çünkü kanlarınız topraklarımızı kirletir!”dedi.

Bunun üzerine Muğire:

      “-Allâh’a yemin olsun ki, biz bunun için gelmedik. Biz taşlara ve putlara tapan bir kavimdik. Daha güzel bir taş gördüğümüz zaman elimizdekini bırakır onu alırdık. Rab tanımazdık. Nihayet Allâh içimizden birini Peyğamber gönderdi. Bizi İslâm’a dâvet etti. Biz de O’na tabi olduk. Buraya yiyecek için gelmedik, İslâm’ı kabul etmeyen düşmanlarımızla savaş emrini verdik. Eli silâh tutanlarınızı öldürmeye, geri kalanları da esir almaya geldik. Bahsettiğin yiyecek meselesine gelince Yemin olsun ki biz bazen ne karımızı doyuracak bir şey, ne de içecek su buluyorduk. Memleketinize geldiğimiz zaman birçok yiyecekler ve içecek su bulduk. Allâh’a yemin olsun ki, burası sizin veya bizim oluncaya kadar buradan ayrılmayacağız!”dedi.

Komutan, İla farsça olarak:

      “-Doğru söylüyor!”dedi.

Böyle söyleyince Rüstem de ona:

      “-Yarın gözün çıkar inşallâh!”dedi.

Gerçekten ertesi gün bir ok isabet ederek gözü çıktı.

Seyf bin Amr et-Temimî rivayet ediyor:

“-Sa’d bin Ebi Vakkas harb başlamadan evvel Kisraya bir haber gönderdi. Heyet görüşmek için izin istedi. Kisra izin verdi. Halk da yola çıkmış onların kıyafetlerine bakıyordu. Elbiseleri, omuzlarına atılmış birer ridadan ibaretti. Ellerinde kamçılar, ayaklarında çarıklar vardı. Onların zayıf atları ayaklarıyla yerleri eşeliyor ve buldukları şeyleri yiyorlardı. Halk bunların sayı ve teçhizat bakımından çok üstün olan kendi ordularını nasıl yenebileceklerine hayret ediyordu.

Yezdücerd’in huzuruna girdiklerinde Kral onları karşısına oturttu. Yezdücerd ğururlu ve kaba biriydi. Kıyafetlerinden başlayarak, elbisele-rinin, çarıklarının ve kamçılarının isimlerini soruyordu. Onların sorulanlara verdikleri her cevabı bir uğur telâkki ediyordu. Sonunda uğur saydığı şeylerden bir fayda görmedi ve Allâh onu yerle bir etti.

      “-Sizi buraya getiren nedir? İç karışıklıklarla uğraşmamız size cesaret- mi verdi?”diye sordu.

Nu’man bin Mukarrin:

“-Allâh bize acıdı. Hayrı iyiyi gösteren ve onu yapmamızı emreden, şerri ve kötüyü yapmaktan ve ondan kaçınmamızı isteyen bir Peyğamber gönderdi. Kendisine uyana dünya ve ahiret mükâfaatmı vaad etti. İslâm’a çağırdığı kabilelerin hemen hepsi iki gruba ayrıldı. Birisi kabul edip ona yaklaşıyor, diğeri ise reddediyor ve ondan uzaklaşıyordu. Onun dinine seçkin insanlar giriyordu. Allâh’ın dilediği kadar bir süre böyle devam etti. Sonra kendisine karşı gelen Arablarla savaşması emrolundu. Böyle yaptı. Neticede onun dinine iki şekilde girenler oldu. Bir grub istemiyerek girdi, fakat sonunda girdiğine memnun oldu. Diğerleri istiyerek girdiler ve iman-ları daha da sağlamlaştı. O’nun getirmiş olduğu dinin bizim içinde bulunduğumuz düşmanlık ve sıkıntılı halden çok daha üstün ve faziletli olduğunu anladık.

Resûlullâh önce yakın olan milletleri İslâm’a davet etmemizi emretti, îşte sizi dinimize davet ediyoruz. O hak din olan ve güzeli güzel olarak, çirkini de çirkin olarak gösteren İslâm’dır. Eğer dinimize girmeyi kabul etmezseniz, size zararı daha az olan cizye vermeyi kabul edin. Onu da vermek istemezseniz o zaman savaşa hazır olun. Eğer dinimizi kabul ederseniz Allâh’ın kitabını verir sizi ondaki hükümlerle amel etmek üzere memleketinizi terkederek işlerinizle baş başa bırakırız. Şayet cizye verir iseniz bunu da kabul eder ve sizi himayemize alırız. Bunların hiç birini yapmazsanız sizinle savaşırız!”diye cevab verdi.

Yezdücerd:

      “-Yeryüzünde sizden daha fena daha az ve daha kötü huylu bir kavim görmedim. Bize karşı ayaklanmamanız için, yaşadığınız köy ve bâdiyeleri size bırakıyor ve dokunmuyorduk, iranlılar sizinle savaşmak istemiyor. Herhalde siz de onlara karşı savaşmak istemezsiniz. Eğer sayınız çoğal-dıysa bu durum sizi bize karşı gururlandırmasın. Eğer sizi buraya geçim sıkıntısı getirdiyse bolluk zamanınıza kadar size nafaka bağlıyabiliriz. Reislerinize ikrâmlarda bulunur, sizi de giydirir ve size ğayet iyi davranan bir vali tayin edebiliriz?!”dedi.

Müslüman heyet sustu. Muğire ayağa kalktı. Ve söze başladı:

“-Ey Kral! Bu gördüklerin Arabların kumandanları ve onların ileri gelenleridir. Onlar asil insanlardır. Bunun için asil insanların karşısında edeblerini muhafaza ederler. Yine asillere asiller ikrâm ve saygıda bulunur. Asillerin hukukuna yine asiller saygı duyar. Onlar bildikleri her şeyi sana anlatmazlar. Her sözüne de cevab vermezler. Onların yaptığı iyiliğin ikrâmın eşi benzeri yoktur. Şimdi bana cevab ver:

Sana ben konuşacağım. Onlar da bu konuşmanın şahidleri olacaklar. Onlar adına konuşuyorum. Bir kere bizi bilmediğin birtakım sıfatlarla niteledin. Bizden daha güç şartlar içinde yaşayan yoktur. Bu husustaki sözlerin doğru. Açlığımız bildiğiniz açlığa benzemez. Dikenleri ve kötü kokulu otları, akreb ve yılanları yiyorduk. Tabiî gıdamızdı bunlar. Evimiz yeryüzüydü. Deve ve koyun yününden ördüğümüz şeyleri giyiyorduk. Birbirimizi öldürmek ve birbirimizin hakkına tecavüz etmek dinimiz olmuştu. Yiyecek kıtlığından dolayı bazılarımız kızlarını diri diri gömer idi, önceki durumumuz bundan ibaretti.

Allâh bize ebeveynini aslını neslini bildiğimiz tanıdığımız bir kişiyi Peyğamber gönderdi. O’nun memleketi topraklarımızın en güzel yeriydi. Soylarımızın en asillerinden, aile ocağı bizimkilerden, kabilesi kabileleri-mizin en hayırlı kabilelerindendi. Şahsı itibariyle en hayırlımız, hayatında en doğru ve huyu en yumuşak olanımızdı. Bizi İslâm dinine davet ettiğinde davetini ilk kabul eden arkadaşı ve kendisinden sonra ilk halife olan Ebû Bekr’di. O, davet vazifesini yaptı, biz inadımızda direndik. O, doğruya çağırdıkça biz yalanladık. Netice de ona inananlar çoğaldı, biz azaldık. Dediğinden hiç sapmadı. Sonra Allâh kabilemize onu tasdik etmeyi ve ona uymayı ilham etti. O’nun vasıtasıyla Hak dinine girmiş olduk. Bize Allâh kelâmından başka bir söz söylemedi. Emirleri de Allâh’ın emirlerinden başka bir şey değildi. Bize Rabbimizin şöyle buyurduğunu tebliğ etti:

      “-Benim Allâh! Tekim Ortağım yoktur! Hiç bir şey yok iken ben vardım! Herşey yok olacak ve ancak ben baki kalacağım! Herşeyi ben yarattım! Herşey sonunda yine bana dönecektir! Rahmetim size erişti! Bu sebeple size bu zatı Peyğamber olarak gönderdim! Böylece size, ölümden sonra azabımdan kurtaracak ve kurtuluşa erdirecek doğru yolu göstermiş oluyorum!”

İşte biz onun getirdiğinin doğru olduğuna ve Allâh’dan geldiğine inandık. Yine Resûlullâh (s.a.v) Allâh’ın şöyle buyurduğunu nakletti.

      “-Bu hususta kim size tabi olursa o da sizin sahip olduğunuz hak ve mükellefiyetlere sahiptir. Kim de kabul etmezse, ona cizye vermesini teklif edin cizye veren kimseyi kendi şahsınızı koruduğunuz gibi koruyun. Cizye vermeyi reddedenle de savaşın. Sizin aranızda doğru ve yanlış tayin edecek olan benim. Sizden kim savaşta öldürülürse onu cennetime koyarım. Hayatta kalanlarınızı da düşmanına karşı galib getiririm!”

Şimdi ya isteğinle cizye vermek veya savaşmak, yahut da müslüman olarak kurtulmak cihetlerinden birini seç?!”dedi.

Bunun üzerine Yezdücerd:

      “-Bunları bana mı söylüyorsun?”dedi.

Muğire:

      “-Benimle konuşana söylüyorum! Eğer, benimle senden başka biri konuştuysa o zaman sana söylemiyorum!”dedi.

Yezdücerd:

      “-Eğer elçiye zeval olmasaydı sizi muhakkak öldürürdüm. Söylediklerinizin hiç birini kabul etmiyorum!”dedi.

Sonra yanındakilere:

      “-Bir torba toprak getirin ve bunların en asilinin sırtına yükleyerek Medâin’den çıkıncaya kadar sırtında taşıtın. Kumandanlarınıza gidin ve üzerine kendisini ve askerlerini Kâdisiye hendeklerine gömsün ve sizin hakkınızdan gelsin diye Rüstem’in gönderdiğini söyleyin. Onu Sâbur’un (İşkenceci bir zalimin adıdır) yaptığından daha korkuncunu yapsın diye memleketinize göndereceğim!”dedi.

Sonra:

      “-En asiliniz kim?”diye sordu.

Cevap veren olmadı. Fakat biraz sonra içlerinden Âsım bin Ömer toprağın kendisinin yüklenmesini isteyerek cevab verdi.

      “-Bunların en asili benim. Bunların efendisiyim, o toprağı bana yükle!”dedi.

Yezdücerd:

      “-Bu mudur?”diye sordu.

      “-Evet!”dediler.

Toprağı onun sırtına yükledi. Asım torba sırtında saraydan çıktı. Bineğinin yanına geldi. Atına yükledi. Sa’d’a götürmek üzere yola çıktı. Hepsini geride bırakarak Kudeys sarayını geçti ve:

      “-Halifeye zaferi müjdeleyin, Allâh’ın izniyle kazandık!”dedi.

Sonra toprağı götürüp ülkesinin topraklarına kattı. Döndü ve Sa’d’ın huzuruna girerek olanları haber verdi.

      “-Müjdeler olsun, yemin ederim ki Allâh, yurdlarının anahtarlarını bize verdi!”dedi.

Müslümanlar bu hâdiseyi, İran topraklarını feth edib İslâm toprak-larına katılacağı şeklinde yorumladılar!” 9

Bu uzun diplomatik konuşmalardan hiç bir netice alınamayınca, sonuçta savaş vaki oldu. Kadisiye meydan Muharebesi İslâm ordularının zaferi ile neticelendi.

Muğire bin Şû’be Hicri 17. Miladi 638 yılında Basra valiliğine tayin edildi. Ancak bir süre sonra zina ettiği iddiası ile halife Ömer (r.a) tarafın-dan Medine’ye geri çağrıldı ve yapılan yarğılama neticesinde iddia ispatlandırılmadıysa’da valilikten uzaklaştırıldı. Valiliği sırasında vilayetin gelir ve giderlerini içeren bir defter tanzim etmişti. Halife Ömer (r.a) onun bu icraatını takdirle karşıladı ve divan teşkilatının kurulmasında onu örnek aldı. Basra valiliğinin ardından tekrar Irak ve İran fetihlerine katıldı.

Hicrî 21. Miladi 642 yılında İran ordularının bir savaşa hazırlandığı halife Hz.Ömer’e Kûfe valisi Ammâr bin Yâsir tarafından bildirilince halife Hz.Ömer (r.a), İslâm ordularının başına Nû’man bin Mukarrin’i getirdi. Medine’den de askerî bir kuvvet hazırlayıp Muğîre bin Şû’be’nin emri altında Nu’man bin Mukarrin’e yardımcı olarak sevketti.

Bu şekilde İslâm ordusu Nihâvend’e doğru yola çıktı. İslâm orduları Nihâvend’e yaklaştıkları zaman İranlılar tekrar sulh görüşmeleri için elçi istediler. Hemen bir heyet hazırlandı. Başına Muğîre bin Şû’be geçirilerek İran kumandanı Merdanşah’a gönderildi. İran kumandanı biraz kibirli ve biraz da çekingen bir vaziyette kendini ağır sattı. Bu durum karşısında Muğîre bin Şû’be, İran ordu kumandanını hem bozucu ve hem de çok sinirlendirici sert cevablar verdi.

Tabiî neticede iki taraf anlaşamadılar. Harbe karar verildi. Muğîre, İslâm ordusunun sol cenahının kumandan-lığına getirildi. Savaş sırasında Nu’man bin Mukarrin (r.a) çok ağır yara aldı ve savaşın neticesini öğrendikten sonra şahâdet mertebesine erişti.

Kendisi Nu’man bin Mukarrin (r.a)’ın şehid düşmesi durumunda yerini alacak yedeklerin üçüncüsü idi. Büyük bir zaferin kazanıldığı bu savaşta kumandanlık sırası ona gelmedi, ancak bu savaşların ardından emri altındaki birliklerle Hemadan bölgesini ele geçirmeyi başardı. Bu savaş ve fetihler sırasında çok büyük cesaret örnekleri göstererek büyük yararlıklar sağladı.

Nihâvend Savaşı’ndan sonra Hz.Ömer, Muğîre bin Şu’be’yi Kûfe valiliğine tâyin etti. Muğîre, bu bölgeyi mükemmel bir şekilde intizama soktu. Gelir ve gider hesablarını bir deftere kaydetti. Her şeyi yazılı olarak tesbit etti. Onun bu buluşu Hz.Ömer’in çok hoşuna gitti. Ve bunu yaygın hâle getirtti.

Hz.Ömer, şehâdetinden bir yıl kadar önce Muğîre’yi Kûfe’ye, Kûfe valisi Ammâr bin Yâsiri’de Basra’ya vali olarak tâyin etmişti. Muğire bin Şû’be, Medine’ye girmesine izin verdiği Hırıstiyan olan kölesi Ebû Lü’lüe-’nin ağır bir şekilde yaraladığı halife Hz.Ömer (r.a)’ın vefatına kadar Küfe valiliği görevinde kaldı.

Bu sıralarda Azerbaycan’ı fethetti. Hz.Ömer yerine seçilecek olan halifeye Sa’d bin Ebû Vakkâs’ı Kûfe valiliğine getirmesi vasiyetinde bulunduğu için üçüncü halife Hz.Osman (r.a) tarafından önce Kûfe vali-liğinden, bir süre sonra da uhdesine verilmiş olan Azerbaycan ve İrmeniye valiliğinden alındı.

Emevi devleti’nin kuruluşuna kadar resmi göreve getirilmeyen Muğire bin Şû’be’nın Hz.Osman’ı veya Hz.Ali’yi desteklediğini gösteren herhangi bir bilgi yoktur. Hz.Osman’ın şehid edildiği günlerde halife seçilen Hz.Ali’ye birtakım tavsiyelerde bulunmuştur. Muğîre bin Şû’be, başlangıçta Hz.Ali’nin yakınında idi. Ve Hz.Ali, onunla pek çok defalar müşavere yaptı. Bunlardan birin de, Talhâ bin Ubeydullah ile Zübeyr bin Avvâm’ın Küfe ve Basra valiliklerine tâyinlerini tavsiye etmek olmuştur.

Fakat bu tavsiye halife Hz.Ali tarafından sakıncalı görülerek yerine getirilmedi, işler ilerleyip de Hz.Zübeyr ve Talhâ meselesi yine ortaya çıkınca, Hz.Ali (r.a), Muğîre’nin tavsiyesini yine dinlemedi. Görüşlerinin dinlenmemesinden dolayı üzülen Muğire bin Şû’be, Medine’den ayrılarak Mekke’ye gitmıştir.

Hakem Vak’ası’da çağrılmadığı halde hakemlerin toplantısına katılan Muğire bin Şû’be Hz.Ali’nin şehid edilmesinin ardından Muâviye bin Ebû Süfyan’a haber göndererek onun tarafını iltizam edeceğini bildirdi. Lehindeki en ufak bir fırsatı dahi kaçırmayan Muâviye bin Ebû Süfyan, bu büyük siyaset adamı ve aynı zamanda eniştesinin kendi tarafına geçmesini sevinçle karşıladı. Ve hemen ondan bîat aldı.

Muğîre bin Şû’be, Muâviye ve Emeviler için çok faydalı oldu. Ona büyük yardımları dokundu. Çetin meseleler karşısında kalan Muâviye, Muğîre’nin zekâsı sayesinde bu meselelerin üstünden geldi. Muâviye’nin yanında yer aldı. Rivâyetlere göre onun ağzından mektub yazmak sureti ile o yılın hac emirliği görevini üstlendi. Aynı zamanda kayınbiraderi olan Muâviye adına Hz.Hasan’a giden elçilik heyetinde bulundu daha sonra da Hicri 41. Miladi 661 yılında Kûfe valiliğine getirildi.

Bu görevi sırasında, Hz.Ali (r.a) tarafından vali tayin edildiği Fars’ta direnmeyi sürdüren kendi kabilesinden Ziyâd bin Ebih’in Ebû Süfyân’ın nesebine katılıb Muâviye’nin kardeşi ilân edilmesinde ve ardından her ikisinin aralarını bularak barıştırdı. Ziyâd bin Ebihi’nin geçmiş hatalarına bakılmamak şartıyla Muâviye tarafına çekti. Ziyâd bin Ebihi, Şam’a giderek Muâviye ile görüştükten sonra Kûfe’ye dönerek Küfe valisi olan Muğîre bin Şu’be’nin yanında kaldı.

Kûfe o sıralarda Emeviler’in karşısında yer alan Hz.Ali taraftarlarının ve sürekli isyan halinde olan Hâricîlerin en yoğun bulunduğu bir merkezdi. Muğire, bu karışık şehirde müsamahakâr bir politika izlemeye çalıştı. Suriyeli askerlerle yenemediği Hâriciler’in üzerine önce ekonomik ve siyasal baskılarla giderek bunalttı.

Önceden onlarla beraber savaşan Hz.Ali taraftarlarını da Kûfe’den gönderdi. Böylece Müstevrid bin Ullefe lider-liğindeki Hârici isyanını Hicri 43. Miladi 663 yılında çok kanlı bir şekilde bastırıp isyancıların tamamına yakınını ortadan kaldırdı.

Hicrî 45. Miladi 665 yıllarında Ziyâd bin Ebih’in Basra valiliğine atanmasını sağladı. Muhaliflere karşı ılımlı tutumu yüzünden tenkit ve şikâyetlere mâruz kalan Muğîre bin Şû’be, valilik görevinden alınacağını anlayınca Muâviye bin Ebû Süfyan’a oğlu Yezid’i veliahd yapmasını tavsiye ederek makamını korudu ve Hicri 50. Miladi 670 yılındaki veba salğınında ölünceye kadar görevinde kaldı.

Kaynaklarda Muğire’nin bir gözünün kör olduğu belirtilir. “Muğiretü’r-Re’y” lakabıyla anılan Muğire, hitabetiyle ünlü kişiler arasında sayılır. Dinî ilimlere vâkıf, tedbir sahibi, asker ve, siyasetçi idi. Onun özelliklerini çok iyi bilen Hz.Ömer, ona İran işlerinde önemli görevler vermiştir.

Tedbir ve siyaset âleminde yegâne olduğuna dair Kabisa bin Câbir şöyle buyurmaktadır;

      “-Muğîre bin Şu’be bir şehre girmek istediği zaman, bütün kapılar kapalı olsa dahi, o ne eder ne yapar şehre girecek bir yer bulurdu!”

Böyle tedbir ve siyaset adamları, halk tarafından genellikle pek sevilmezler. Hele dâhi olursa...

Muğire bin Şû’be, Sakıf kabilesindendir. Resûlullâh (s.a.v)’in dev-rinde Ebû İsa, sonraları da, Ebû Abdullah künyesini taşırdı.Uzun boylu, heybetli bir zatta.Yermûk harbinde bir gözünü gayb etmişti. Kendisi, Arab Dâhilerindendi.

İmam Şabî’ye göre: Arab dâhileri dörttü:

1-Muâviye bin Ebi Süfyan,

2-Amr bin As,

3-Muğîre bin Şû’be,

4-Ziyad bin Ebih.

Muaviye, ağır davranmakta ve yumuşak huylulukta;

Amr bin Âs, karışık ve içinden çıkılmaz meselelerde;

Mugîre bin Şû’be, belli ve büyük meselelerde;

Ziyad bin Ebîh’de büyük küçük meselelerde üstün görüşlü idi.

Ensar’dan Kays bin Sa’d bin Ubâde ile Huzâîlerden Abdullah bin Büdeyl bin Verka da, Arab dâhilerindendi. Muğîre bin Şû’be, en sıkışık durumlarda bile bir çıkar yol bulurdu.

İmam Zührî’ye göre: fitne zamanında halkın dâhisi beşti:

Kureyş’den: Amr bin Âs ile Muâviye bin Ebû Süfyan,

Ensar’dan: Kays bin Sa’d, Sakıf’dan Muğîre,bin Şû’be,

Muhacirlerden: Abdullah bin Büdeyl bin Verkau’l-Huzâî.

Kays bin Sa’d ile Abdullah bin Büdeyl, Hz.Ali’nin yanında idi. Muğîre b Şube, İse bir sebebden dolayı O’ndan ayrılmıştı.

Muğîre bin Şû’be, Hendek Savaşı yılında Müslüman olmuş ve Muhacir olarak Medine’ye gelmiştir. Hicrî 50. Miladi 670 yılında Kûfe civarında çıkan taun (yâni, veba) hastalığı etrafı kasıp kavurdu. Hastalık Muğîre’ye de bulaştı ve bu hastalıktan vefat etti. Öldüğü zaman yetmiş yaşlarında bulunuyordu.

Ziyâd bin Alâka’dan rivâyet edildiğine göre o şöyle demiştir:

“-Muğire bin Şu’be’nin vefat ettiği gün Cerir bin Abdullah’ın kalkıp minbere çıkarak Allâh’a hamd-ü senada bulunduktan sonra şöyle dediğini işittim:

      “-Yalnızca Allâh’dan korkun, O’nun ortağı yoktur. Yeni idareciniz gelinceye kadar ağırbaşlı ve sakin olun. O size şimdi yakında geliyor!”

Daha sonra şunları söyledi:

      “-Vefat etmiş olan idareceniz Muğire bin Şu’be için Allâh’dan af taleb ediniz. Çünkü o affetmeyi severdi!”sonrada şunları ilave etti:

“-Ben Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına gelerek;

      “-Sana İslâm üzere bey’at ediyorum!”dedim.

O da bana:

      “-Her Müslümana karşı hayırhah olmayı şart koştu!”

Ben de ona bu şart üzere bey’at ettim. Bu Mescidin Rabbi’ne yemin ederim ki ben size karşı hayırhahım!”

Daha sonra istiğfar ederek minberden indi. 10

Muğîre bin Şu’be’nin hanımlarının ismi bilinmemektedir, vefat ettiği zaman geride kalan üç çocuğunun çok küçük yaşlarda oldukları tesbit edilmiştir. Muğîre, yolda giderken başının büyüklüğü ve omuzlarının oldukça geniş oluşu dolayısı ile hemen tanınırdı. Pek çok talebe yetiştir-miştir. Bunlara dini bilgiler öğretir ve hadîs rivâyet ederdi.

Muğire bin Şû’be Resûlullâh (s.a.v)’ın katiblerindendi. Ondan 130 veya 136 hadîs-i şerîf nakledilmiştir. Bu hadislerden dokuzu Buhâri ve Müslim’de yer almakta, biri sadece Buhâri’de, ikisi de sadece Müslim’de bulunmaktadır. 11

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.

1- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-12-389-395
2- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-459
3- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-16-321-323
4- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-959
5- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1065
6- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1412
7- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-2101
8- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-2105
9- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-216-224
10- Muhtasar Fethü’l Bâri-1-184-No-58
11- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-30-376-377-Yukarıda birçok bilgi buradan alındı.


İlginizi Çekebilecek Diger Sahabe Hayatları


Muhammed Bin Mesleme►

Fûdalâ-i Sahabe’den olan Muhammed bin Mesleme, Vâkıdî’ye göre: bi’setten yirmi iki yıl önce, takriben Miladi 588. yılda Medine’de doğdu. Câhiliye devrinde kendisine Muhammed adı verilen kimselerdendir.


Muhammed Bin Eslem Bin Becre►

Hâris bin Hazrec oğullarının akrabası, Muhammed bin Eslem, bin Becre veya Bahre çok yaşlıydı. Kendisi Medine dışında ikamet ederdi.


Muhammed Bin Ebû Hûzeyfe►

Muhammed bin, Ebû Hûzeyfe (r.a), takriben Miladi 615 yıllarında Habeşistan’da dünyaya geldi. Babası meşhur (Mihşem) Ebû Hûzeyfe ile annesi Sehle bint-i Süheyl bin Amr, Habeşistan’a hicret eden ilk kafile içinde yer almış


Muhammed Bin Ca’fer Bin Ebû Talib►

Resûlullâh (s.a.v)’ın Amcası Ebû Talib’in oğlu Ca’fer’i Tayyar’ın ve Esmâ bint-i Ümeys el-Has’amiye’nin oğulları, Abdullah bin Ca’fer ile Avn bin Ca’fer’in kardeşleri, Hz.Ali ve Akil’in yeğenleri, Abdullah bin Abbas’ın teyzesi oğlu