Ebû Bekr’i-sıddik'in Hayatı

Hûlefâ’i Raşidin, ve Aşere-i Mübeşere’den, Cennet ile müjdelenen on kişiden biridir. Hz.Ebû Bekr (r.a) Fil vak’ası yılından iki yıl dört ay kadar sonra, takriben, Miladî 573 tarihinde Mekke’de doğduğu tahmin edilmekle beraber yaşça, Resûlullâh’dan iki yıl, iki ay, daha küçüktür.

Ebû Bekr’i-sıddik'in Hayatı

Ebû Bekr’i-sıddik
أبُـو بَـكْـر ِالـصِـدَّ يــق


 Baba Adı    :    Ebû Kuhafe Osman bin Amr.
 Anne Adı    :    Ümmü’l-Hayr Selmâ bint-i Sâhr bin Amr.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Fîl Vak’ası’ndan iki yıl dört ay sonra, takri-ben Miladi 573 de, Mekke’de doğdu. Resûlullâh’dan iki yaş küçüktür.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicri 13.yılın Cemaziyelahir ayının 22.günü Miladi 634 yılının 23 Ağustos Pazartesi günü, Hicri 63 Miladi 61 yaşında Medine’de, vefat etti. Kabri, Mescid’i Nebevi’nin içindedir.
 Fiziki Yapısı    :    Uzun boylu, beyaz tenli, zayıf bedenli, arık uzun yüzlü, seyrek ve ak sakallı, çukur gözlü, çıkık alınlı, gür saçlı idi.
 Eşleri    :    1-Kuteyle bint Abduluzza 2-Ümmü Rûman bint-i Amr 3-Habibe bint-i Harice bin Zeyd 4-Esma bint-i Ümeys’e.
 Oğulları    :    Abdullâh, Abdurrrahman, ve Muhammed.
 Kızları    :    Esmâ, Âişe, ve Ümmü Külsüm.
 Gavzeler    :    Bedir, Uhud, Hendek gibi birçok savaşlar.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Mekke’den Medine’ye, Muhacir dir.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    142 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Harice bin Zeyd, bin Ebi Züheyr ile.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Abdullah (Atik) bin Osman (Ebû Kuhafe) bin Âmir bin Amr bin Kâ’b bin Sa’d bin Teym bin Mürre bin Kâ’b bin Lüey bin Ğalib bin Fihr bin Mâlik bin Nadr bin Kinâne’dir
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Bekr, Sıddik, Atik, Zü’l-Hilal, Evvah
 Kimlerle Akraba idi    :    Resûlullâh (s.a.v)’in kayınbabası, Hz.Âişe validemiz’in, Esmâ, Ümmü Külsüm, Abdullah, Abdurrahman ve Muham-med’in babalarıdır.

Ebû Bekr’i-sıddik'in Hayatı

Hûlefâ’i Raşidin, ve Aşere-i Mübeşere’den, Cennet ile müjdelenen on kişiden biridir. Hz.Ebû Bekr (r.a) Fil vak’ası yılından iki yıl dört ay kadar sonra, takriben, Miladî 573 tarihinde Mekke’de doğduğu tahmin edilmekle beraber yaşça, Resûlullâh’dan iki yıl, iki ay, daha küçüktür. Câhiliye devrinde dahi, Resûlullâh (s.a.v)’ın yakın arkadaşı ve dostu idi. 1

Babası; Osman bin Âmir olub lâkabı ise, Ebû Kuhafe’dir. Annesinin ismi ise; Selma bint-i Sahr bin Amr bin Kâ’b olub lâkabı ise; Ümmü’l-Hayr’dır. Kâbile neseb ve soyu ise şöyledir: Abdullah (Atik) bin Osman (Ebû Kuhafe) bin Âmir bin Amr bin Kâ’b bin Sa’d bin Teym bin Mürre bin Kâ’b bin Lüey bin Ğalib bin Fihr bin Mâlik bin Nadr bin Kinâne’dir. Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın soyu, Resûlullâh (s.a.v)’ın soyu ile Mürre bin Kâ’b’da birleşir. Annesi Selmâ ile babası Ebû Kuhafe biribiri ile amca çocukları olurlardı.

Hz.Ebû Bekr’in Cahiliye devrinde adının Abdüluzza, Abdüllât, veya Abdülkâbe olduğu rivâyet edilmektedir. Resûlullâh (s.a.v) kendisine daha sonra Abdullâh adını vermiştir. En meşhur olan künyesi ise: “Ebû Bekr” olub, “Deve yavrusu babası” mânâsındadır.

Lakabları ise: Cehennem ateşinden âzad edilmiş, anlamında Atik’dir bunun anlamı ise, Hz.Âişe (r.a)’ın rivayet ettiği şu hadis açıkça anlatıyor:

“-Ebû Bekr (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına girmişti.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Müjde yâ Ebâ Bekr! Sen, Allâh’ın ateş’den azâd ettiği kimsesin!”

Veyahut da, Resûlullâh (s.a.v) başka bir gün şöyle dedi:

      “-Ateş’den âzad edilen birini görmek isteyen Ebû Bekr’e baksın?!”

Yüzünde’ki, güzelliğinden dolayı, ona Atik denmiştir’de denilir.

Veyahud’da, Ebû Hüreyre (r.a)’ın şu rivâyetinde Resûlullâh (s.a.v):

      “-Cebrâil (a.s), yanıma gelerek elimden tuttu ve bana ümmetimin gireceği Cennet kapısını gösterdi!”

Ebû Bekr (r.a) atılıb:

      “-Ey Allâh’ın Rasûlü! Ben, o sırada Senin ile olmayı ne kadar çok isterdim, tâ ki, ona ben de bakayım!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yâ Ebû Bekr! Ümmetimden cennete ilk girecek kimse olman sana yetmez mi?”karşılığında bulundular. 2

Servetini Allâh yolunda harcayıb eski elbiseler giydiği için:

“Zü’l-Hilâl ذوُالـخِـلا َل “ Çok şefkatli ve merhametli olduğu için:

“Evvâh” lakablarıyla da anılmıştır. Ancak onun en meşhur lakabı:

“es-Sıddik’dir.Çok samimi, çok Sadık anlamına gelen bu lakab kendisine, Mi’râc olayı başta olmak üzere, Ğayb ile ilgili haberleri tered-dütsüz kabul ettiğinden, Resûlullâh (s.a.v) tarafından verilmiş, ve İslâm literatüründe bu lakabla oldukça meşhur olmuştur.

Annesi Ümmü’l-Hayr Selma hâtun (r.a), oğlan çocuklarının doğub yaşamadıkları için, doğacak olan bu oğluna, Abdülkâbe diye isim vermeyi ve Kâbe’nin hizmetine vakf etmeyi adamıştı. Hz.Ebû Bekr (r.a), dünya’ya gelince Annesi Ümmü’l-Hayr, Kâbe’ye yönelib:

      “-Ey Allâh’ım! Bu, Senin, ölümden âzad ettiğin çocuktur! Onu, bana bağışla!”diyerek dua etti.

Ebû Bekr (r.a), büyüyüp yetişince, ona, Atik ismini verdi. Ve yine, bu minval üzere ona Abdülkâbe ismi’de, verilip Müslüman oluncaya kadar, bu isim devam etti. Daha sonra Resûlullâh (s.a.v), onun Abdulkâbe olan ismini, Abdullâh’a çevirdi.

Hz.Ebû Bekr (r.a), Câhiliye devrinde veya islâm devrinde, çeşitli zaman ve şartlarda, özellikle İslâm döneminde Şer’i kuralları çiğnememek şartıyla, isimleri bize ulaşan beş hanımefendi ile evlenmiştir. Bunlar:

Kuteyla, bint-i Abdüluzza. Bu evlilikten oğlu Abdullah ve kızı Esmâ dünyaya ğeldi. Kuteyla İslâmiyeti kabul etmediği için onu boşamıştır. Kuteyla işin sonunda biraz geciksede Müslüman olmuş ve sababiye olma bahtiyarlığına ererek vefat etmiştir denilir.

Daha sonra Ümmü Rûman bint-i Amr İle evlendi. Ümmü Rûmân-’dan Abburrahman ile Hz.Âişe dünyaya geldi. Ümmü Rûman Müslüman olmuş ve çok hayırlı hizmetlerde bulunmuştur. Hicretten sonra Cüneybe veya Habibe bint-i Harice bin Zeyd. İle evlenmiş bu kadından’da, Ebû Bekr’in vefatından birkaç ay sonra Ümmü Külsüm adında ki kızı dünyaya gelmiştir. Mu’te Savaşı’nda şehid olan Hz.Ca’fer bin Ebû Tâlib’in dul kalan hanımı Esmâ bint-i Ümeys’e ile evlenmiş, bu evliliklerinden de Muhammed bin Ebi Bekr adındaki meşhur oğlu dünyaya gelmiştir.

Bu evliliklerin’den; Abdullah, Abdurrahman, ve Muhammed. Adlar-ında üç erkek, Esmâ Zatü’n-Nitakayn, Âişe, Ümmü Külsüm, adların da, üç tane kız çocukları olmak üzere altı tane Mü’min ve Mü’mine çocukları dünyaya gelmiştir. Kızlarının arasında en meşhuru, elbetteki, Ümmü’l- Mü’min’in olan, Âişe-i Sıddıka’dır. Özellikle Resûlullâh (s.a.v) ile kızı Hz.Âişe (r.a)’yı hicretten önce nişanlayıb, hicret sonrası evlendirmesi onların dostluklarını daha da perçinleştirdi. Diğer kızı Esmâ, Zübeyr bin Avvam’ın hanımı idi. Ümmü Külsüm ise; babasını görmeden kaybetmiş, daha sonra büyüyünce Talha bin Ubeydullah ile evlenmiştir.

Hz.Ebû Bekr (r.a), diğer bir özelliği ise; kendi evlâtlarından başka, Anne ve babası’da Müslüman olan nadir sahabelerdendir.

Ebû Bekr (r.a)’ın fiziki durumunu ise, onu görenler şöyle anlatırlar:

İnce zayıf boylu, beyaz tenli, omuzları geniş, yüzü terli, geniş alın-lıydı. Kına ketm (bir nevi ot boyası) ile sakalını boyardı.

Hz:Âişe (r.a):

      “-Hoş beyaz teni vardı. saçları kıvırcık idi. Uylukları yüksek idi!” 3

Veya şöyle de anlatılır;

Uzun boylu, beyaz tenli, zayıf bedenli, arık uzun yüzlü, seyrek ve ak sakallı, çukur gözlü, çıkık alınlı, gür ve çok saçlı bir zat idi.

Veya: Orta boylu, zayıf yapılı, seyrek sakallı, keskin bakışlı, gür saçlı, sarıya çalan beyazlıkta güzel ve ince yüzlü, olarak ta tasvir edilir.

İslâmiyetten Önce Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın Durumu:

Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın çocukluğu, gençiliği ve Müslüman olmadan önceki hayatı hakkında kaynaklarda çok fazla bilgi bulunmamaktadır. İslâmiyet’den evvelki devirde (yâni câhilliye devrinde) ticaret ile uğraşan elbise ve kumaş ticaretiyle meşğul olan Hz.Ebû Bekr, oldukça büyük bir servete sahib idi. Bazı tarih kitaplarında, İslâm ile müşerref olduğu zaman servetinin kırk bin dirhem gibi olduğu, ve, ticaret kervânlarıyla Suriye ve Yemen’e seyahat ettiği beyân edilmektedir. Resûlullâh (s.a.v)’ın yirmi beş yaşlarında iken katıldığı Suriye ticaret kervânında onunda bulunduğu bize gelen rivâyetler arasındadır.

Hz.Ebû Bekr (r.a), Mekke’de olduğu gibi, diğer civar kabilelerce de, doğru ve dürüstlüğü ve insaniyet perverliği ile tam güvenilir bir şahsiyet olarak tanınmıştır. Câhiliye döneminde Kureyş’in kan davaları ile diyet-lerdeki ihtilafların bakmakla görevli olan Ebû Bekr beşeri münasebetleri düzenlemeyi iyi bilirdi. Güzel ahlâkı, doğru ve dürüstlüğü ile tanındığı, kabilesi arasında sevilip sayılan ve güvenilen bir kişi olduğu için, herkes onun bilgisinden faydalanır, önemli işlerde kendisine danışılırdı. Câhiliye devrinde putlara hiç tapmamış, o dönemin her türlü kötülüğünden, şeref ve haysiyet kırıcı hallerinden uzak bir hayat yaşamıştı.

İçki içmediği gibi, içki içenin, akıl ve namus emniyetini tehlikeye sokacağını bununla beraber, mürüvvetini ve onurunu da kaybedeceğini söylerdi. Başta Kureyşiler olmak üzere Arab kökenli kabilelerinin neseb tarihini çok iyi bilen ensâb âlimlerinden sayılırdı. Ahlâk ve mizac yapı itibarıyle kendisine benzediği Resûlullâh (s.a.v) ile İslâmiyet’den önceleri çok yakın bir arkadaşlık ve dostluk kurmuştu. O kadar ki, bu iki dost ve arkadaş, Mekke-i Mükerreme’de hemen hemen her gün buluşup birbirleri ile görüşüb dertleşirlerdi.

Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte olduğu zamanda huzur duyar, kendisi Mekke’den ayrıldığında O’nu özler, döndüğünde de ilk önce O’nu ziyaret ederdi. Hele hele Risâlet günlerine yakın bir zamanda Kus bin Sâide’nin Ukâz panayırında yaptığı meşhur konuşmasını Hz.Muhammed ile birlikte dinlemiş, tek Allâh’a inanmayı tavsiye edip bir Peyğamberin geleceğini haber veren bu konuşmadan sonra adeta yeni Peyğamberin gelmesini hasretle beklemeye başlamıştı.

Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın Müslüman oluşuna sebeb olan hadiseler:

Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın, Şam taraflarına ticaret için yapmış olduğu bir sefer esnasında Suriye’nin Busrâ şehrinde manastır yakınlarında uyurken rüyasında yus yuvarlak şekilde bir dolunay’ın Mekke’ye indiğini, ve daha sonraları o ayın, Mekke’deki bütün evlere dağıldığını, her eve bir parça girdiğini, daha sonra o parçaların tümünün, kendi evinde toplanıp birleş-tiğini görür, ve korkuyla uyanır!

Hemen yakınlarında uyumuş oldukları, meşhur Busra, manastırına koşar rüyasında gördüklerini, Ehl-i kitâb’ın bilginlerinden bazılarına özel-likle meşhur Râhib Bahira’ya anlatır. Râhib Bahire; Bundan yıllarca önce Resûlullâh’ın çocukluğunda amcası Ebû Tâlib ile Şam’a ticaret için gelir-lerken başı üzerinde bir bulut görmüş ve O’nun hakkında çok güzel şeyler söylemişti. Râhib Bahire, Ebû Bekr (r.a)’ın rüyasını çok dikkatle dinler. Dinletikten sonra da Hz.Ebû Bekr (r.a)’a şunları sorar:

      “-Sen nerelisin ve nereden geliyorsun?”

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Ben Mekke’liyim. Ve Mekke’den geliyorum!”

Râhib Bahira yine sorar:

      “-Sen Mekke’de kimlerdensin?”

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Kureyştenim!”dedi.

      “-Ne iş yaparsın?”

      “-Tüccarım!”dedi.

      “-Öyle mi ?! Bak, Ey Kureyşli kişi! Eğer, Allâh senin rüyanı doğru çıkarırsa, kavminden biri peyğamber olacak. Ve, sen de, O’nun sağlığında O’nun veziri, vefâtından sonra da halifesi olacaksın!”dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a), bunu kalbinde sır gibi tutup, hiç kimseye bahset-medi. Mekke’ye dönünce ona yakınları:

      “-Arkadaşın Muhammed’i gördün mü?!”

      “-Ne olmuş ki, Muhammed’e?!”dedi.

      “-Hele bir gör, neler olduğunu görürsün!”dediler.

Hemen arkadaşı Muhammed (s.a.v)’in yanına gitti ve O’nu gördü. Veya, Resûlullâh (s.a.v) Risâletini insanlara açıklar açıklamaz ona gitti. Resûlullâh (s.a.v) onu islâm dinine davet etti.

      “-Yâ Muhammed! Buna delilin nedir?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Şam’da gördüğün rü’ya!”deyince, hemen Resûlullâh (s.a.v)’in boy-nuna sarıldı, iki gözünün arasından öptü ve:

      “-Ben, şehâdet ederim ki; Sen, Allâh’ın Rasûlü’sün!”deyip, hemen o anda ve orada Müslüman oldu.

Yemen'de İhtiyar Bir Bilgin’in Evinde Gördükleri:

Hz.Ebû Bekr (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’e Risâlet görevi gelmeden önce Yemen’e gitmişti. Orada, misafir olarak evine indiği ihtiyar bir bilginle aralarında geçen konuşmayı, şöyle anlatmıştır.

“-Ezdi kabilesinden epey kitâblar okumuş, ve insanların ilimlerinden bir çoklarını bilen ihtiyar bir bilgine konuk olmuştum. İhtiyar bilgin zat, beni görünce aramızda şöyle bir konuşma geçti:

      “-Sanıyorum ki: Sen, Hârem halkındansın?”dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Evet! Ben Mekkeliyim. Hârem halkındanım!”dedim.

İhtiyar zat:

      “-Sanırım ki: Sen, Kureyşi’sin?”dedi.

Bende:

      “-Evet. Kureyşten’im!”dedim.

İhtiyar bilgin zat bana:

      “-Sanırım ki: Sen, Teym kabilesine mensubsun?”dedi.

Bende:

      “-Evet! Ben, Teym bin Mürrelerden’im!” dedim.

İhtiyar bilgin:

      “-Senin hakkında, benim öğrenmek istediğim bir şey kaldı!” dedi.

      “-Neymiş o?”diye sordum.

İhtiyar bilgin zat:

      “-Senden karnını açmanı isteyeceğim!”deyince,

Ben:

      “- Bunu niçin istediğini, bana hâber vermedikçe, yapmam!”dedim.

İhtiyar bilgin kişi bana şöyle dedi:

      “-Benim, Hârem’den bir Peygamber’in gönderileceğini, ve O’na bir genç (Hz.Ali) ile, olgun yaşta olan birisinin yardımcı olacağını, sağlam ve doğru bilgilerin içerisinde buldum; Genç yardımcı kişi, gözünü, daldan budaktan sakınmaz çok âtik ve cesur, güçlüklere karşı koyar! Olğun yaş-taki kişinin ise, teni beyaz ve zayıf bedenli, karnında bir ben, ve sol uylu-ğunda da, bir işaret vardır! Artık senden istediğimi, bana göstermek sana düşen bir vazifedir. Sen karnını açıp bana göstermekle, nihayet, bana gizli kalmış bulunan sıfatını, benim için tamamlamış olacaksın!”dedi.

Bu ısrarlar, üzerine karnımı açıp ona karnımı gösterdim. O, ihtiyar bilgin göbeğimin üstündeki siyah benimi görünce, birden:

      “-Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki: O olğun kişi Sensin işte! Sana arz edeceğim işlerden, sen, sakınıcı ol !”dedi.

Ben de:

      “- Nedir, O ?”diye sordum.

İhtiyar bilgin kişi:

      “-Doğru yoldan eğrilmekten sakın! İfrat ve tefritten uzak ol! Orta yoldan şaşma! Allâh’ın sana verdiği köleler, câriyeler, zayıflar hakkında. Allâh’dan kork!”dedi.

Yemen’deki işimi gördükten sonra, vedalaşmak üzre ihtiyar bilginin yanına vardım, bana:

      “-O Peyğamber hakkında söylemiş olduğum şu beyitleri ezberleyib kendisine iletir misin?”dedi.

Bende:

      “-Olur!”dedim.

İhtiyar bilgin adam, bana o beyitleri zikretti bende onları ezberledim ve ardından hemen işlerimi bitirip toparlanıp Mekke’ye geldim, O zaman, Peygamber, Peygamber olarak insanlara yeni gönderilmiş bulunuyordu. Ukbe bin Ebi Muayt, Şeybe, Rebia, Ebû Cehl ve Kureyşilerin, diğer ulu kişilerinden bazıları, yanıma geldiler. Onlara:

      “-Başınıza gelip çatan, veya aranızda olan biten önemli birşeyler var mı?”diye sordum.

Bana:

      “-Yâ Ebû Bekr! Çok büyük iş var! Ebû Tâlib’in yeğeni, Abdullah’ın yetimi Muhammed, kendisinin Peygamber olduğunu iddia ediyor! Halkı, bir tek Allâh’a dâvet ediyor! Eğer, arada sen olmasaydın, biz bilirdik O’na yapacağımızı! O’nun hakkından gelirdik! Artık sen geldin, gider, bu işi halledersin. Sen, bunu hal etmeye de yeteneklisin!”dediler.

Onları iyilikle başımdan savdım. Ve, Peyğamber’ın, nerede oldu-ğunu, onlara sordum.

      “-Hadice’nin evindedir!”dediler.

Hemen Hadice’nin evine gidip evin kapısını çaldım. Kapısını açıp, yanıma çıkınca O’na:

      “-Yâ Muhammed! Sen, kendi kavminin meclislerini terk edip, baba ve atalarının dinini terk etmişsin öyle mi?”dedim.

Bana:

      “-Yâ Ebû Bekr! Ben, Sana ve bütün insanlara Allâh’ın gönderdiği Peygamber’im! Allâh’a îmân et!”buyurdular:

      “-Buna, delilin nedir?”diye sordum.

Bana:

      “-Yemen’de buluşup konuştuğun o ihtiyarla olan hadiseler?”dedi.

Bende O’na hayretle:

      “-Ben, Yemen’de kaç kaç ihtiyar kişiler ile bulup konuşmuşumdur. Sen, hangisini kasd ediyorsun ki?!” dedim.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Sana o beyitleri vermiş olan ihtiyar !”buyurdular.

      “-Sana, bunu, kim haber verdi ey sevgili dostum?”diye sordum.

      “-Benden önceki Peyğamberlere gelmiş olan büyük melek Cebrâil haber verdi!”buyurunca

Ben:

      “-Uzat elini dostum! Ben şehâdet ederim ki: Allâh’dan başka ilâh yoktur. Ve, Sen, Allâh’ın Resûlüsündür!”dedim.

İman edib Resûlullâh (s.a.v)’ın yanından ayrıldım. İki dağ arasında bulunan Mekke şehrinde Resûlullâh (s.a.v)’ı, benim Müslüman oluşum-dan, daha çok sevindiren, bir hadise, olmamıştır.

Bu hadise hakkında ki diğer bir rivayette ise, şu tafsilat vardır:

Resûlullâh (s.a.v), kendi evinin kapısını açıpta, Hz.Ebû Bekr’in, yan-ına çıktığı zaman, Hz.Ebû Bekr (r.a) şöyle sordu:

      “-Yâ Ebü’l-Kasım! Senin hakkında, bana erişen haber nedir?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Ebû Bekr (r.a)’e şöyle sordu:

      “-Yâ Ebû Bekr! Benim hakkımda, sana erişen haber, neymiş?”

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Bana erişen habere göre: Sen Allâh’ın birliğine inanmaya davet ediyor, ve, Ben, Allâh’ın Resûlüyüm diyor muşsun!?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’de, Hz.Ebû Bekr (r.a)’e:

      “-Evet! Ey Ebû Bekr! Aziz ve Celil olan Rabbim, beni: Beşir, Nezir ve Ceddim İbrahim’in duâsı kıldı. Ve, bütün insanlara Peyğamber olarak gönderdi!”buyurdular.

Hz.Ebû Bekr (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’in, Peyğamber olarak gönderil-mesinden önce, arkadaşı olub O’nun doğruluğu, Eminliği, güzel ve üstün ahlakının halka yalan söylemesine mani’ olurken, Allâh’a karşı hiç yalan söyleyemiyeceğini biliyordu. Bunun için Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Vallâhi, ben, Sende hiç bir yalana rastlamadım! Sen, emanete son derecede riâyetinle akrâbanı gözetmenle, güzel işlerinle Peyğember olarak gönderilmeye layıksındır! Uzat elini, Sana bey’at edeyim!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), elini ona uzatınca, Ebû Bekr (r.a.) hemen bey’at etti; kendisine, Cenâb’ı-Allâh’dan taraf, gelen şeyleri ikrar ve tasdik etti.

Resûlullâh (s.a.v) bir Hadis-i şeriflerinde:

      “-İslâmiyete dâvet ettiğim herkes, İslâm’a karşı ağırdan davrandı, tereddüt etti ve düşündü. Ancak, Ebû Bekr’i, İslâmiyete davet ettiğim an, geciktirmeden tereddüsüz kabul etti!”buyurmuşlardır.

Hz.Ebû Bekr (r.a), Kureyş kavmi içinde kendisiyle düşülür kalkılır görüşülüp konuşulur, sevimli, yumuşak huylu, uslu bir zat idi. Kureyşile-rin soy soplarını, gelmiş geçmiş bütün iyilik ve kötülüklerini herkesten iyi bilirdi. Câhiliye devrinde, Kureyşilerin Ulu kişilerinden ve oldukça hatırı sayılan kişilerinden idi. Kan dâvaları, Diyet barış işlerini hal etme işlerine bakardı. Aynı zamanda, tanınmış, dürüst bir tüccar idi. Kureyş kavminin ileri gelenleri hatta başka kavimlerden, kendisinin bilgi ve tecrübesinden, güzel sohbetinden yararlanmak için yanına gelir giderlerdi.

Ebû Bekr (r.a), İslâmdan önce ki bu güzel birikim ve meziyetlerini İslâmiyeti kabul edişinden sonra da güzel bir şekilde devam ettirdi. Artık sohbetlerinin ana ilkesi; insanları Allâh ve Rasûlün’e inanmaya ve İslâm dinine davet, ve teşvik etmek oldu.

Hz.Ebû Bekr (r.a) yetişkin erkekler içinde, Resûlullâh’ın dâvetine ilk îmân eden zât olduğu sabittir. İslâm ile müşerref olduktan sonra da ona uğrayanlara bilhassa İslâm’a girmeye müsaid olanlara İslâm’ı bildirerek pek çok, meşhur sahabenin İslâm ile müşerref olmasına vesile olmuştur.

Hz.Hadice’den sonra ilk îmân eden, olğunluk çağındaki erkeklerden Ebû Bekr (r.a)’dır. Çocukluk çağında olanlardan ise, Ali (r.a)’dır. Âzâdlı kölelerden ise, Zeyd bin Hârise (r.a)’dır. Ancak bunlar arasında hep ihtilaf edilmiştir. Acaba hangisi daha önce îmân etmiştir? Şu görüş en güzel olsa gerektir deriz!

Kadınlardan; ilk Müslüman olan Hz.Hadice bint-i Huveylid (r.a)’dır. Olgun yaşta olan erkeklerden ilk Müslüman olan kişi; Ebû Bekr (r.a)’dir. Çocuklardan ise; Hz.Ali (r.a)’dır. Hz.Ali, o zamanlar on yaşlarında idi. Âzâdlı kölelerden; ilk Müslüman olan kişi, Zeyd bin Hârise (r.a)’dir.

Hz.Ali (r.a) şöyle demiştir:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’den sonra bu ümmetin hayırlısı. Ebû Bekr’dir! Ebû Bekr’den sonra, Ömer’dir! İsteseydim, üçüncüsünü de, size haber verirdim!”demiştir.

Hz.Ebû Bekr (r.a) İnsanların Resûlullâh (s.a.v)’e en sevgilisi olanı, idi.Resûlullâh (s.a.v), en son hutbelerinde:

      “-İnsanlardan canında malında arkadaşlığında bana karşı, Ebû Bekr bin Ebu Kuhafe’den daha fedakar ve cömert davranan bir kimse yoktur! Eğer, Rabbımdan başka insanlardan dost tutmuş olsaydım, muhakkak ki Ebû Bekr’ı dost tutardım! Fakat, İslâm kardeşliği daha üstündür! Haber-iniz olsun ki, Sâhibiniz, yüce Allâh’ın dostudur. Şu Mescid’e açılan kapı-ları kapatınız! Yalnız Ebu Bekir’in kapısı açık kalsın!”buyurmuştur.

Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor: Resûlullâh (s.a.v) buyurdular ki:

“-Nezdimizde bir eli (ihsanı) bulunan hiç kimse yoktur ki, o ihsan sebebiyle biz ona (misliyle veya daha fazlasıyla) karşılıkta bulunmayalım. Ancak Ebû Bekr bundan müstesnadır. Çünkü, onun nezdimizde yardımı varsa da, onun karşılığını Kıyamet günü ona Allâh verecektir. Bana Ebû Bekr’in malı kadar kimsenin malı faydalı olmadı. Benim Müslüman olmasını teklif ettiğim herkesten bir zorluk gördüm, Ebû Bekr hariç.

Zira o teklifim karşısında hiç teredüd göstermeden kabul etti. Eğer kendime bir dost (Halil) ittihaz etseydim, mutlaka Ebû Bekr’ı dost edinir- dim. Haberiniz olsun, arkadaşınız Allâh-u Teâla’nın dostudur!” 4

Hz.Ebû Bekr (r.a) İslâmiyetın ilk geldiği, o çileli günlerde kendisiyle Talha bin Ubeydullâh’ı, Kureyş’in aslanı denilen Nevfel bin Huveylid el-Adeviye ile, Talha bin Ubeydullâh (r.a)’ın abisi, Osman bin Ubeydullâh ikisini bir ipe bağlarlar. Dinlerinden döndürmek için namaz kılmamaları yönünde çeşitli işkenceler yaparlardı. Bundan dolayı Ebû Bekr ile Talha bin Ubeydullâh (r.a)’a (Karineyn) iki yakınlar denilirdi.

Fakat yapılan işkenceler onları hak din İslâmdan döndürememişti. Teymoğulları ki, onların en yakın akrabaları idiler. bu yönde onlara yapı-lan elim işkenceleri görürler, fakat aldırış etmezlerdi. Halbuki Câhiliye taâssubuyla başka bir dâva olsaydı, akrabalık taraftarlığı gereği belki bu işkenceleri onlara yapanlarla savaşırlardı. Ne zaman ki, Osman bin Talha, onları bir ipe sımsıkı bağladığı halde, onların iplerinden kurtulmuş, ve namaz kılarken görünce hayretle:

      “-Bu nasıl olur?!”deyinceye kadar bu işkenceler devam etti. Daha sonra bu işkencelerden vazgeçtiler. 5

Ebû Bekr (r.a) Müslüman olduğu zaman, yanında kırkbin dirhem’i vardı. Bu servetini, Mekkeli müşriklerin, ağır işkenceler altında kıvrandır-dıkları kadın, erkek bir çok Müslüman köleleri satın alıp kurtarmak ve Müslümanları, güçlendirmek için harcamaktan geri durmadı. Satın alıb da kurtardığı köleler arasında Bilâl-î Habeşi (r.a), annesi Hammame, ile Ebû Fükeyhe gibi, meşhurlar bulunuyordu. 6

Hz.Ebû Bekr’in Habeşistana Hicret etmek istemesi:

Hz.Ebû Bekr (r.a) Müslüman olanların müşrik kavim ve kabileleri arasında türlü işkencelere uğratıldıklarını ve Mekke’de işkenceler altında yaşamanın günden güne daha ağırlaşıb güçleştiğini gördüğü zaman hicret etmek üzere Resûlullâh (s.a.v)’den izin istemiş kendisine izin verilince de Habeş ülkesine yapılan ikinci hicrette dayısının oğlu, Hâris bin Hâlid bin Sahr ile birlikte, Mekke’den ayrılıp, Habeşistan ülkesine doğru gitmişti. Bir iki gün yol gittikten sonra, Berk’el Ğımad Mevkiine erişince, Kare kabilesinin Seyyidi ve ulu kişisi olan, İbn-i Dağine ile karşılaştı.

İbn-i Dağine ona:

      “-Yâ Ebû Bekr! Nereye gitmek istersin, böyle?”dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Kavmim, beni Mekke’den çıkardı. Bana, çok ezâ ve cefâ yaptılar. Beni, sıkıştırdıkça sıkıştırdılar. Ben de, yeryüzünde biraz gezib dolaşmak, hür ve serbest bir şekilde Rabbime ibâdet etmek istiyorum!” dedi.

İbn-i Dağine:

      “-Yâ Ebû Bekr! Senin gibi bir adam, nasıl yurdundan çıkar? Veya yurdundan çıkartılır bu nasıl olur ki? Vallâhi, sen, kavim ve kabilenin ziynetisin! İyilik işlersin. Sen, onlara hiç kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın. Akrabayı görür gözetirsin. Acizlere yardımcı olur, misafiri ağırlarsın. Hak yolunda zuhur eden tüm hadiselerde halka yardım edersin. Geriye dön! Sen, benim himayemdesin. Ben, senin koruyucunum. Hadi geriye dön de kendi yurdunda Rabbine istediğin gibi ibâdet et!” dedi.

Hz.Ebû Bekr yol arkadaşı olan dayısının oğlu Hâris bin Hâlid için:

      “-Yanımda kabilemden şu zât var!” dedi.

İbn-i Dağine:

      “-Bırak onu, o, kendi yoluna gitsin. Sen de evine dön!” deyince:

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Hiç öyle şey olur mu?! Yoldaşlık hakkı ne olur, bu iş nasıl doğru olabilir ki?!”deyince dayısının oğlu ve yoldaşı olan Hâris bin Hâlid (r.a):

      “-Yâ Ebû Bekr!Neden olmasın. Ben, arkadaşlarımla yoluma giderim. Sen tasalanma, geri dön!”deyince,

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Peki!”dedi. Ve, geriye döndü. Arkadaşı da kendi yol arkadaşlarıyla birlikte Habeşistan’a doğru yoluna devam etti.

Hz.Ebû Bekr ile İbn-i Dağina Mekke’ye geri geldiler. Şehre girince,

İbn-i Dağine:

      “-Ey Kureyş cemaati! Ben, Ebû Kuhafe’nin oğlu Ebû Bekr’i kendi himayeme aldım. Ona hiç kimse dokunmayacak! Ancak iyilik edecektir!”

İbn-i Dağine o gece Mekke’yi döndü, dolaştı ve şunu söyledi:

      “-Ebû Bekr gibi bir zât, Mekke’den çıkarılmayacak. Size, kimsenin kazandıramayacağını kazandıran, dost akrabayı görüp gözeten, kendi işini görmek yerine, acizlerin işini gören, onların yükünü taşıyan, hem konuk ağırlayan, hak yolunda zuhur eden hadiselerde halka yardım eden, böyle bir adamı yurdundan nasıl çıkarır sınız?!”diye, Mekkelilere çıkıştı.

Mekke müşrikleri; İbn-i Dağine’nin himayesini red etmediler onun himayesini kabul edip yerine getirdiler. Hz.Ebû Bekr (r.a)’e işkenceden vazgeçtiler. Ona eman verdiler. Fakat İbn-i Dağine’ye şöyle dediler:

      “-Ebû Bekr’e şunu söyle!Rabbine karşı ibâdetini evinin içinde gizli yapsın. Orada evinde istediği kadar ibâdet etsin. Namaz kılsın. Kûr’ân okusun. Ancak, gizli ve sessiz, bizi rahatsız etmeyecek bir şekilde yapsın. Zira biz onun güzel sesinin etkisiyle, okuyacağı Kûr’ân kıraâtinın kadın-larımızı ve çocuklarımızı cezb ve meftun etmesinden korkarız!”dediler.

İbn-i Dağine de müşriklerin bu isteklerini Hz.Ebû Bekr’e söyledi. Hz.Ebû Bekr’de öyle yaptı. Rabbine ibâdetini bir müddet evinin içinde gizli yaptı. Namazını açıkta kılmadı. Kûr’ân-ı Kerîm’i evin içinden başka yerlerde okumadı. Sonra kendisinde ani bir fikir değişikliği oldu. Evinin önünde bir Mescid yaptı. Orada açıktan namazını kılmaya, ve Kûr’ân okumaya başladı. Hz.Ebû Bekr’in evi Cumahilerın mahallesinde idi.

Hz.Ebû Bekr, nârin ve yufka yürekli olup, Kûr’ân-ı Kerîm’i okurken ağlamaklı olur, ağlar ağlar durur, göz yaşlarını tutamazdı. Kûr’ân-ı Kerîm okurken müşriklerin çocukları ve kadınları başına toplanırlar, ona hayran hayran bakar, onu dinler dururlardı. Bu hal Kureyş’in ileride gelenlerini korkuttu. Onlar hemen İbn-i Dağine’ye haber salıp, yanlarına çağırttılar. İbn-i Dağine yanlarına gelince:

      “-Ey İbn-i Dağine! Biz, Ebû Bekr’i, evinde çok gizli olmak şartıyla ibâdet etmesine izin vermiştik. Fakat, Ebû Bekr ise haddini aştı. Evinin önünde mescid yapıp içinde açıktan ibâdet ediyor, sesli Kûr’ân okuyor, doğrusu biz, kadın ve çocuklarımızın bundan etkilenib kendi dinlerinden dönmesinden korkuyoruz. Artık Ebû Bekr’i bundan men’ et. İbâdetini ve kıraâtını gizli bir şekilde evinin içinde yaparsa ne âlâ, yok eğer reddeder ise, sana verdiğimiz sözde durmamızın zorluğunu sana arz etmek isteriz!”

İbn-i Dağine, bunun üzerine hemen Hz.Ebû Bekr’in evine varır ve konuşulanları ona bir bir aktarır. Ona der ki:

      “-Yâ Ebû Bekr! Ben, seni, kavmini rahatsız edesin diye himaye etme tâahhüdünde bulunmadım. Onlar senin şu halinden asla hoşlanmamakta, ve senden rahatsız olmaktadırlar. Sen evinin içine gir de istediğini evinin içinde yap. Yâ Ebû Bekr! Ben, sana ne üzerine söz vermişsem sen çok iyi bilirsin. Şimdi sen, ya o şartlara göre hareket edersin ya da senin üzerin- deki himaye taâhhüdümü bana iâde edersin. Ben, kimseye vermiş olduğ- um taâhhüdümü bozduğumu Arabların işitmesini hiç arzu etmem!”dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Ben, üzerimde ki himaye taâhhüdünü, sana iâde edib de, Allâh’ın himayesiyle yetineyim mi?”diye sordu.

İbn-i Dağine:

      “-Evet! Benim himaye taâhhüdümü iâde et!”dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a)’de:

      “-Yâ İbn-i Dağine! Ben himâye taâhhüdünü sana geri iâde ediyorum. Ben, Allâh, ve Rasûlü’nün himayesine râzıyım!”dedi.

Bunun üzerine, İbn-i Dağine’da şöyle dedi:

      “-Ey Kureyşliler! Beni iyi dinleyin! Ebû Kuhafe’nin oğlu Ebû Bekr, himayemden çıkmıştır. Artık benimle işi bitmiştir. Adamınız sizindir!”

Bundan sonra, meydan müşriklere kalmış, yine eskisi gibi sıkıntılar başlamıştı. Hz.Ebû Bekr (r.a), Kâbe’ye giderken Kureyş müşriklerinden bir müşrik yerden toprak alarak, Hz.Ebû Bekr’in başına saçtı. O sıralarda Velid bin Muğire, veya, Âs bin Vâil ile karşılaşınca Hz.Ebû Bekr ona:

      “-Şu akılsız adamı, gördünüz mü ki, bana neler yaptı!?”diye başına gelenlerden ona yakındı.

O da:

      “-Bunu, sen istedin. Sen, bunu hakettin ve başına getirdin!” dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a) bir yandan, kirlenen üstünü başını toz ve topraktan temizlemeye çalışırken bir yandan da:

      “-Ey Yüce Rabbim!Sen ne kadar hâlîmsin! Ey Rabbim! Sen ne kadar hâlîmsin! Ey Rabbim! Sen ne kadar hâlîmsin!”diyerek, tekrarlıyordu. 7

Ebû Bekr (r.a)’ın Müşriklerden İşkence Görmesi:

Hz.Hamza (r.a)’ın Müslüman oluşu Nübüvvetin altıncı yılında idi. O sıralarda Mekke’de Resûlullâh (s.a.v)’in yanında ve yakınında kalabilen, sahabe sayısı toplu olarak ancak, otuz sekiz, otuz dokuz, veya en fazla kırk kişiyi buluyordu. Hz.Ebû Bekr (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’ın Müslümanlar ile birlikte Mescid-i Hârem’e gidib herkesi açıktan açığa İslâmiyet’e dâvet ve teşvik etmesi için ısrar ediyor

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Yâ, Ebû Bekr! Biz, henüz sayıca azız, bu işe yetmeyiz!” buyurdu.

Hz.Ebû Bekr çok ısrar edince, Resûlullâh (s.a.v) ashabıyla birlikte Darû’l-Erkam’dan çıkıp Mescid-i Hârem’e doğru gitti. Müslümanlardan her biri Mescid-i Hârem’de bulunan kendi kavim ve kabilelerinin yanla-rına dağıldılar. Resûlullâh (s.a.v) tam oturduğu sırada Hz.Ebû Bekr ayağa kalkıp halkı açıktan açığa Allâh ve Rasûlüne İman etmeye dâvet edince, müşrikler Hz.Ebû Bekr’ın ve Müslümanların üzerlerine yürüdüler.

Hz.Ebû Bekr’i ve oradaki Müslümanları Mescid-i Hârem’in her tara-fında, en şiddetli şekilde dövmeye başladılar. Hz.Ebû Bekr’i döve döve yere düşürüp ayaklarıyla çiğnediler. Hele, fasık Ûtbe bin Rebia, onun kar-nının üzerine çıkıp çiğnedi. Demir kaplı ayakkabılarıyla onun pâk yüzünü tekmeledi ve yüzünü gözünü oldukça şişirdi. Hz.Ebû Bekr’in yüzü ve burnu, öyle şişti ki, yüzü gözü tanınamaz bir hale geldi.

Hz.Ebû Bekr’in kabilesi olan Teymoğulları, hemen gelip yetişince müşrikler, Hz.Ebû Bekr’ın üzerinden hemen uzaklaştılar. Teymoğulları onu bir örtünün içinde, baygın ve bitkin bir halde alıp, kendi evine götür-düler. Akrabaları, Ebû Bekr (r.a)’in öleceğine kanaât getirmişlerdi, hemen Mescid-i Hârem’e geri döndüler ve:

      “-Vallâhi Ebû Bekr ölecek olsa bizde muhakkak Utbe bin Rebia’yı öldürürüz!”dediler.

Bunu dedikten sonra da geriye, Hz.Ebû Bekr (r.a)’in evine, ve onun yanına döndüler. Hz.Ebû Bekr’ın babası, Ebû Kuhafe ile, Teymoğulların-dan bazıları, baygın olan Hz.Ebû Bekr’i uyandırıp konuşturmaya uğraşıp durdular. Ancak o günün sonuna doğru kendine gelebildi. Ve ilk sözü:

      “-Keyfe Resûlullâh? Resûlullâh nasıl, ne haldedir, ne yapıyor? Zira müşrikler, O’na dil uzatmaya ve hakaret etmeye başlamışlardır!”

Demiş durmuştu ki; Bir daha bayıldı. Teymoğulları Hz.Ebû Bekr’in yanından kalktılar, ve ayrılırken de, annesi Ümmü’l-Hayır’a:

      “-O’na bir bak. Hele bir sor, bir şeyler yemek içmek istemiyor mu?” dediler. Ev tenhalaşınca annesi Ümmü’l-Hayr:

      “-Oğlum! Bir şeyler yesen içsen?”diye ısrar edince;

Hz.Ebû Bekr, zorla gözlerini açarak annesine:

      “-Keyfe Rasûlallâh! Rasûlullâh nasıl?!”diye ısrarla sorunca,

Annesi Ümmü’l-Hayr:

      “-Vallâhi oğlum! Senin Arkadaşın hakkında bir bilgim yok!” dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a)’de:

      “-Anne! Öyleyse, Ümmü Cemil bint-i Hattab’a git de ona sor!”dedi.

Annesi Ümmü’l-Hayır, Ümmü Cemil bint-i Hattab’ın yanına gitti.

Ona:

      “-Ebû Bekr, senden Muhammed bin Abdullâh’ı soruyor?” dedi.

Ümmü Cemil müşriklerin korkusundan dolayı îmân ettiğini herkes-ten gizliyordu. Bundan dolayı ihtiyat için şöyle cevap verdi:

      “-Ben, ne Ebû Bekr’ı, ne de, Muhammed bin Abdullâh’ı tanırım. Eğer, İstiyorsan seninle birlikte oğlunun yanına kadar geleyim?” dedi.

Ümmül Hayır’de:

      “-Olur!”dedi.

Ve, ikisi birlikte Hz.Ebû Bekr (r.a)’in yanına geldiler. Ümmü Cemil, din kardeşi Hz.Ebû Bekr’i böyle yerlere çalınmış, mahvolmuş bir hal içer-isinde görünce, ağlayıp kendisini tutamayarak şöyle bir çığlık attı.

      “-Vallâhi! Sana bunları yapan kavim, muhakkak azgın ve sapkındır! Ben, Senin intikamını onlardan almasını Allâh’dan diler ve umarım!”dedi

Hz.Ebû Bekr bu sesi duyunca gözlerini açarak:

      “-Ümmü Cemil! Resûlullâh (s.a.v) ne yapıyor? Ne halde dir?” diye merakla sordu.

Ümmü Cemil, Hz.Ebû Bekr (r.a)’e:

      “-Şu, annen, O’nun hakkında söyleyeceklerimi işitir!”dedi.

Zira o günlerde Hz.Ebû Bekr’in annesi Ümmü’l-Hayr henüz iman etmiş değildi. Konuşulanları duyar da müşriklere ihbar eder korkusuyla, Ümmü Cemil, o kadının yanında konuşmaktan çekiniyordu. Hz.Ebû Bekr Ümmü Cemil’e korkmaması için şöyle dedi:

      “-Korkma, ondan sana hiçbir kötülük ve zarar gelmez!” dedi.

Bunun üzerine Ümmü Cemil de:

      “-Resûlullâh (s.a.v), selâmettedir ve iyidir!”dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Peki O, şimdi nerededir?” diye sordu.

Ümmü Cemil:

      “-Erkam’ın evindedir!” dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Allâh’a and olsun ki ben, Resûlullâh (s.a.v)’e gitmedikçe, ne bir yiyecekten tadarım, ne de bir içecekten içerim!” dedi.

Ortalık sakinleşib halk evlerine çekilinceye kadar bekledikten sonra, Annesi Ümmü’l-Hayr ve Ümmü Cemil iki koltuklarına girerek Hz.Ebû Bekr’ı Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına götürdüler. Hz.Ebû Bekr, Resûlullâh’ı görür görmez, kendisini O’nun üzerine attı. Resûlullâh (s.a.v)’e sarılarak, O’nu öptü. Orda bulunan Müslümanlar da Hz.Ebû Bekr (r.a)’in boynuna sarıldılar. Hz.Ebû Bekr’in bu hali, Resûlullâh (s.a.v)’i son derece duygu-landırdı. Hz.Ebû Bekr (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’in iyi oluşuna bakarak:

      “-Fidâke Ümmi ve Ebî, Yâ Resûlallâh! Anam ve babam Sana fedâ olsun, yâ Resûlallah! O fasık adamın, yüzümü gözümü belirsiz etmesin- den başka hiç bir sıkıntım yoktur!”dedi. 8

Başka bir rivâyette ise, Hz.Ebû Bekr (r.a):

“-Anam babam, Sana fedâ olsun, Ey Allâh’ın Rasûlü! Bana hiçbir şey olmadı. Sadece o fasık kişi, benim yüzüme vurdu, hepsi o kadar.

Yâ Resûlallah! Bu, kadın çocuğuna karşı son derece şefkatli olan benim annemdir. Sen çok hayırlı ve mübârek bir İnsansın. Onu Allâh’a ve islâmiyete dâvet et, ve onun için Allâh’a duâ et. Belki senin hatırın için, Allâh ona hidayet edip, onu ateşten kurtarır!”dedi.

Hz.Ebû Bekr’in bu sözleri üzerine Resûlullâh (s.a.v), onun annesi Ümmü’l-Hayr’e önce duâ etti, Sonra da onu Allâh’ın dinine dâvet etti. Ümmü’l-Hayr’da hemen orada İslâm dinini kabul etti.

Hz.Ebû Bekr, Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte o evde bir ay kaldılar. O günlerde Müslümanların toplamı, Habeşistana zorunlu hicret edenlerin dışında, sadece o gün Mekke de kalanların sayısı, otuz sekiz veya otuz dokuz kişi idiler. Hz.Hamza bin Abdülmuttâlib (r.a)’da, Hz.Ebû Bekr’in müşrikler tarafından dövüldüğü gün Müslüman olmuştu. 9

Mi’rac olayı ve Hz.Ebû Bekr (r.a):

Resûlullâh (s.a.v), Mi’rac yolculuğuna gidip geldikten sonra Mi’rac- da gördüklerini Kureyş kavmine haber vermek için giderken:

      “-Yâ Cibril! Benim kavmim bunu tasdik etmez!”deyince,

Cebrâil (a.s), O’na:

      “-Ebû Bekr, Seni tasdik eder. O, Sıddik’dir!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), Kâbe’nin önünde ki hatim de ayakta durdu, ve Kureyş’e Mi’rac hadisesini anlattı. Bu olayı duyanlar şok olup şaşırdılar.

      “-Doğrusu biz şimdiye kadar bunun gibi bir olay duymadık! Hayret bir şey doğrusu. Vallâhi, biz deve ile Mekke’den Şam’a ancak bir ayda gider, bir ayda’da geri döneriz. Muhammed, iki aylık bir yolu bir tek gecede gidip geliyor biz devemizin böğrüne vura vura bir ayda varırız. Sen bir gece’de gittin hââ! Delilin nedir?”deyip inkâr ettiler.

Resûlullâh (s.a.v) üzülerek bir kenara çekilip oturdu. Tam o sıra da, Ebû Cehl’de oraya gelerek, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına oturdu. Alaylı ve bir tavırla dalğa geçerek bu konu üzerinde konuşmaya başladı:

      “-Geceleyin yararlandığın bir şey var mı?”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet vardı!”dedi.

Ebû Cehl:

      “-Ne imiş O?!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Geceleyin götürüldüm!”

Ebû Cehl’de:

      “-Ne ile, nasıl, ve nereye?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Burak’la, Kudüs’e götürüldüm!”dedi.

Ebû Cehl:

      “-Sonra da aramızda sabahladın hâ!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet!”dedi.

Ebû Cehl, Resûlullâh (s.a.v)’ın söylediği ve akıllarının almadığı bu sözleri sonradan belki inkâr eder korkusuyla, kavmini buna şahid tutmak için hemen yanına çağırıp:

      “-Bunlara da aynısını söyleyebilir misin?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet söyleyebilirim!”dedi.

Ebû Cehl:

      “-Peki öyleyse, Ey Kâ’b bin Lüeyoğulları cemâati! Buraya gelin!” diye bağırarak insanları yanına ve etrafına topladı.

      “-Haydi, Yâ Ebâ’l-Kasım! Bunlara da aynı sözleri söyle! Ey Millet iyi dinleyin, Bakın Ebâ’l-Kasım neler neler söylüyor!”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Kureyş! Ben, dün gece götürüldüm!”deyince,

Oradakiler:

      “-Nereye götürüldün?”dediler.

      “-Beytü’l-Makdis-e, sonra da aranızda sabahladım!”deyince

Kureyş müşrikleri ve Ebû Cehl’in avaneleri pis pis sırıtıp alaylı bir hal ve tavırla:

      “-Nereye, nereye, gittin? Vah, vah!”deyip ellerini birbirine çırptılar.

Kimileri de:

      “-Vahh başımıza gelenlere!”dercesine ellerini başlarına götürdüler.

Kureyş’in adamları hemen bunu fırsat bulup, Ebû Bekir’e koştular.

      “-Yâ Ebû Bekr! Senin, arkadaşın olan Muhammed’in neler söyledik-lerinden haberin var mı?”dediler.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Ne olmuş ki?”dedi.

Onlar da:

      “-Senin, Arkadaşın, güya bu gece Kudüs’e, Beytül Makdis-e varmış, orada namaz kılmış, sonrada Mekke’ye geri dönmüş?!”

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Siz, O’nun hakkında yalan söylüyorsunuz!”dedi.

Oradakiler:

      “-Hayır, Vallâhi Kendisi hâ şurda ki Mescid’de halka böyle söyle-miştir!”dediler.

Bunun üzerine Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Eğer, bunu, O, söyledi ise muhakkak doğrudur!”dedi.

Oradakiler:

      “-Yani, Sen, O’nu tasdik edip doğruluyor musun? O’nun bir gecede Kudüs’e, Beytü’l-Makdis-e kadar gidip, sabah olmadan önce Mekke’ye geri geldiğini doğru buluyor musun?”dediler.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Bunda şaşılacak ne var ki? Vallâhi, ben, O’nu bundan daha uzak olanından, gecenin veya gündüzün herhangi bir saatinde, kendisine sema-dan haber geldiğini, bana haber veriyor da, ben, O’nu yine tasdik edip duruyorum!”dedikten sonra, Resûlullâh (s.a.v)’in yanına geldi.

      “-Ey Allâh’ın Rasûlü! Sen, şu halka, bu gece Beytü’l-Makdis’e gitti-ğini söyledin mi?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet söyledim!”buyurdular.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

“-Ey Allâh’ın Rasûlü! Orayı, bana tarif et. Çünkü, ben oraya gitmiş

görmüşüm dür!”dedi.

Birden Kuds’ü-Şerif, ve Mescid-i Aksa diğer adıyla Beytü’l-Makdis Resûlullâh (s.a.v)’in gözünün önüne geldi. Resûlullâh (s.a.v) Ona bakıp, Beytü’l-Makdis’i Hz.Ebû Bekr (r.a)’e anlatınca, Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Doğru söylüyorsun! Şehâdet ederim ki, Sen Allâh’ın Rasûlüsün!” demiştir. En sonunda Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yâ Ebû Bekr! Sen Sıddik’sın!”buyurmuşlar, ve o günden sonra da O’na “Sıddik” ismini vermiştir. 10

Hz.Ebû Bekr (r.a) ve Hicret:

Müslümanlardan kimileri Habeşistan’a kimileri de, Medine’ye hicret etmek zorunda bırakılmışlardı. Mekke’de müşriklerin hapsettikleri, veya dinlerinden zorla döndürdükleri, veya hasta olanlar, ya da hicret etmekten aciz olan kimseler hariç, Resûlullâh (s.a.v) ile Hz.Ebû Bekr ve ailesinden başka hiç erkek kalmamıştı. Hz.Ebû Bekr (r.a) sık sık hicret etmek izin istedikçe, Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Yâ Ebû Bekr! Çok acele etme hele bekle, belki Allâh sana bir yol arkadaşı hazırlar verir!”

Hz.Ebû Bekr (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’in kendisine yol arkadaşı olma-sını, onunla beraber hicret etmeyi, ne kadar çok umud eder dururdu. O her hazırlanıb hicrete kalkıştığında, Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Sabret! Yâ Ebû Bekr! Belki, bana da hicret izni verilir. Öyle de umarım!”deyince, Hz.Ebû Bekr (r.a)’de:

      “-Anam babam Sana fedâ olsun Yâ Resûlallâh! Öyle bir şey umu-yor musun?”dedi.

Resûlullâh, (s.a.v)’de:

      “-Evet, öyle umuyorum. Sabret!”buyurdular.

Bu müjdenin üzerine Hz.Ebû Bekr (r.a) Medine’ye hicret etmek için hazırlıklar görüyordu. Kuşeyr veya Hureyşoğulları develerin den, olan iki tane deve satın aldı. Sekizyüz dirheme satın aldığı bu iki deveyi, evinde

semüre ağacı yaprakları ile, dört ay boyunca iyice besledi.

Kureyş müşrikleri, Dâru’n-Nedve’de toplanıp Resûlullâh (s.a.v)’in ölümüne karar alınca, Cebrâil (a.s) Resûlullâh (s.a.v)’e gelib:

      “-Yâ Rasûlallâh! Senin, her gece yatmış olduğun yatağında, bu gece sakın yatma!”deyib, O’nu uyardı. 11

      “-Hâni bir zamanlar, o küfür edenler, seni tutub bağlamaları, yahut seni öldürmeleri ya da yurdundan zorla sürüp çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kurarken Allâh’da onun karşı-lığını yapıyordu. Yüce Allâh, tuzak kuranlara karşı en güzel tuzağı kurandır!” 12

Hz.Âişe (r.a) der ki:

“-O gün, Resûlullâh’a, hicret izni verilmişti ki; Resûlullâh (s.a.v), Ebû Bekr’in evine, ya akşam ya sabah, gelmediği bir gün olmazdı. Yani mutad olan âdetleri böyleydi. Ancak, Allâh, O’na hicret etme iznini ver-diği gün, öğlen saatlerinde sıcak vakitte, biz evimizde oturuyorken, kız kardeşim Esmâ bint-i Ebû Bekr, babam Ebû Bekr’e:

      “-Baba! Resûlullâh başını bir örtü ile örtmüş olarak geliyor!” dedi.

Babam Ebû Bekr, heyecanla:

      “-O mu geliyor? Anam babam O’na fedâ olsun. Bu saatte gelmezdi mutlaka bir şey vardır?!” dedi.

Resûlullâh kapıyı çaldı. Babam Ebû Bekr, O’nu kapıda karşıladı. Babamın yanında, Ben, ve kız kardeşim Esmâ’dan başka hiç kimse yoktu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yâ Ebû Bekr! Seninle (özel olarak) konuşmam gerek, yanındaki-leri çıkar!”deyince, babam Ebû Bekr:

      “-Fidâke Ümmi ve Ebî yâ Rasûlallâh! bunlar benim kızlarım, Âişe, ve Esmâ, onlar, seninde ehlin ve mahremindirler!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Peki bizi görüp gözeten yok mu?”

      “-Yok yâ Rasûlullâh!”

Ve, babam sabır edemeden sordu.

      “-Yâ Rasûlallâh! Yoksa, bize, hicret etmek için izin mi verildi?! Yoksa, benim Sana yoldaş olmama müsaade mi verildi? Yâ Rasûlallâh, tez söyle!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet yâ Ebâ Bekr, Ben, ve sen birlikte hicret ediyoruz!”deyince, Babam Ebû Bekr, sevinçten ağladı. Vallâhi ben, o güne kadar bir erkeğin sevinçten ağladığını ne görmüş, ne bilmiş, değildim!”

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Anam babam sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh! Şu iki deveden birini al, ben bunları bu yolculuk için alıb hazırlamıştım. Hangisini istersen al?” deyince, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Olmaz! Ben, ancak bedelini ödemek şartıyla onları alırım!”deyip ısrar edince, Ebû Bekr (r.a):

      “-Peki yâ Rasûlallâh, nasıl istersen!”dedi.

Hemen yol hazırlığına başlanıldı. Her ikisi için bir miktar yol azığı yapıp, bir dağarcık içine koyduk. Ebû Bekr’in kızı Esmâ bint-ı Ebû Bekr belinin kuşağından bir parça yırtıp onunla o dağarcığın ağzını bağlayınca Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Zatü’n-Nitakeyn!” İki kuşaklı, lâkabını söyledi. Esmâ’nın lâkabı o günden sonra, Zatü’n-Nitakeyn!”olarak kaldı.

Diloğullarından, Abdullâh bin Uraykıt, ücretle yol kılavuzu olarak tutuldu. (Abdullâh bin Uraykıt, ğayri Müslim birisiydi, ama güvenilir bir kişiliğe sahipti. Resûlullâh (s.a.v) onu bu meziyetinden dolayı tutmuştu.)

Abdullâh’a o iki deveyi, yanında bulundurmak, ve belirlenen gün ve saate kadar yaymak, üç gece sonra da sabah erkenden Sevr dağında buluş- mak üzere kendisine teslim ettiler. 13

Resûlullâh (s.a.v) Kureyşlilerin kuşattığı evinden Yâsîn sûresinden âyetler okuyup, üzerlerine toprak atarak ayrıldı. Yatağın da ise, Hz.Ali’yi bırakmıştı. Evinden ayrıldıktan sonra hemen Hz.Ebû Bekr’in evine geldi. Evin arka kapısından çıkıp, Mekke’nin aşağı taraflarında bulunan Sevr dağına ve Sevr mağarasına, henüz sabah olmadan yaya yürüyerek gittiler. Hz.Ebû Bekr, o andan itibaren Resûlullâh (s.a.v)’i koruma ve kollamaya başladı. Kâhi önde, kâhi arkada, kâhi sağ veya soldan Resûlullâh (s.a.v)’i korumaya çalışırken Allâh Resûlü (s.a.v) ona:

      “-Yâ Ebâ Bekr! Ne yapıyorsun?”

      “-Yâ Rasûlallâh! Müşriklerin Sana zarar vermesinden endişe edip korkuyorum!”dedi.

Rasûlullâh (s.a.v):

      “-Peki yâ Ebû Bekir! Bana gelecek olan musibetin sana gelmesini ister misin?”buyurdu.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Seni, Hak üzere Resûl olarak gönderen O Allâh’a kâsem ederim ki, Senin başına gelecek olan en ufak bir musibetin dahi, benim başıma gelmesını isterim!”dedi.

Nihayet, Sevr Dağı’na ulaşıldı. Üst taraflardaki mağaraya ulaşıldı.

Hz.Ebû Bekr (r.a); Hz Âişe’ye şöyle anlattı:

      “-Sen bizi Resûlullâh (s.a.v) ile beraber o mağaraya tırmanırken bir görseydin. Resûlullâh’ın ayaklarından kanlar akmaktaydı. Benim ayakla-rım ise sert taşlar gibi olmuştu. Dediğini anlattıktan sonra Resûlullâh’ın yalın ayak gezmeye alışık olmadığını da sözlerine ilâve etti!” 14

Sevr Dağı’ndaki mağaraya ulaşılınca, Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Yâ Rasûlallâh! Ben, Senin için mağarayı temizleyinceye kadar sen yerinde dur!”dedi.

Kendisi mağaraya girdi. Mağaranın içini temizleyip yukarı çıkınca içindeki delik deşikleri gidermediğini hatırladı.

      “-Yâ Rasûlullâh! Ben delik deşikleri giderinceye kadar, Sen yerinde dur!”dedi. Tekrar mağaraya girdi. Delik deşikleri giderdikten sonra:

      “-Buyrun gelin yâ Rasûlallâh!”dedi.

Hz.Ebû Bekr, Resûlullâh (s.a.v)’i o mağarada bulunması muhtemel olan haşarat, yılan vesaire O’na zarar vermesin diye hassasiyet gösteriyor- du. Ancak bir deliği unutmuştu. Ona da ayağının ökçesini kapattı. İşte o delikte ki yılan, onu ısırmıştı.

Hz.Ömer’ın hilafeti devrinde bazı insanların Hz.Ömer’i medh edip Ebû Bekr (r.a)’in önüne geçirdiğini işitince Hz.Ömer, o insanlara hicret esnasında ki o günü ve geceyi kast ederek şöyle dedi:

      “-Vallâhi Ebû Bekr’in bir günü ve gecesi var ki, Ömer’in bütün hanedanından çok daha hayırlıdır. Resûlullâh (s.a.v) evden çıktığı andan itibaren yolculuğun her anında Ebû Bekr onun yanındaydı!”dedi.

Ashab-ı kirâmdan Zeyd bin Erkâm ve Enes bin Mâlik ve Muğire bin Şu’be’nin Resûlullâh (s.a.v)’den rivâyetlerine göre Allâh’ın emriyle mağ-aranın önünde Resûlullâh (s.a.v)’in yüzünü örtüp göstermeyecek biçim ve büyüklükte bir ağaç Ümmü Ğaylan ağacı yetişti. 15

Mağaranın kapısını hemen bir örümcek ağıyla ördü. İki dağ güver-cini de gelip ağaçla örümcek ağı arasında yuvalandı. Müşrikler ise onları her yerde arıyorlardı. İlk önce Hz.Ebû Bekr’in evine gidip kapıyı çaldılar. Esmâ bint-i Ebû Bekir (r.a) kapıya çıktı.

Ebû Cehl, Esma (r.a)’ya hiddetle:

      “-Nerede kız baban?!”deyince;

Esmâ (r.a)’da:

      “-Bilmiyorum!”dedi.

Ebû Cehl:

      “-Nasıl bilmezsin?!”deyip suratına bir şamar attı.

Öyle ki Esmâ’nın kulağındaki küpesi fırladı. Ebû Cehl ve avaneleri oradan ayrıldılar her tarafa haber salındı. Her yerde aramalar sıklaştırıldı. Arayıcı adamlar çıkartıldı. Su kuyularının bulunduğu yerlere özellikle onları gören bilenlere ödüller vâ’d edildi. Kürz bin Alkame ile Süraka bin Mâlik gibi ehli olan izciler kiralandı. Bu izciler, izleri takib ederek onları. Sevr dağına kadar götürdüler. Sevr’e varılınınca. O’nların saklandıkları Mağaraya yaklaşıldı. Süraka bin Mâlik, Mağaranın kapısı önüne vardı. Ama içeriye girmedi. Ona:

      “-Niçin içeriye girip bakmadın?”

      “-Niçin mi girip bakmadım? Baksanıza bir örümcek ağı ve güvercin yuvası. Bunların içersinde adam olur mu hiç!”

Bütün İzler O mağarayı gösteriyor ama, bu ağ, bu güvercin yuvası neyin nesiydi? Müşriklerin kafaları karıştı. Bazıları:

      “-Ne olur ne olmaz, yine de şu mağaranın içine bakalım?”deyince Azılı müşrik reislerinden olan, Ümeyye bin Halef, onlara:

      “-Sizde hiç akıl yok mu? Bu kadar eski bir örümcek ağının olduğu mağaraya hiç girerler mi? Benim kanaatime göre bu ağ, Muhammed daha doğmadan önce yapılmıştır!”dedi. Ve dönüb mağaranın önüne doğru bevl etti. Sidiği mağaraya doğru inmeye akmaya başladı.

Ebû Cehl:

      “-Ben de, öyle sanıyorum ki O’nlar bizim çok yakınımızdalar ama, neredeler. Bence Muhammed ve Ebû Bekr, gözlerimizi sihirleyip bağla-dılar. Onun için Onları göremiyoruz. Etrafa İyi bakın!”dedi.

Mağaranın içinde ise, Ebû Bekr (r.a) oldukça endişeliydi.

      “-Yâ Râsûlallâh! Azıcık eğilseler onlar, bizi görecekler. Ben ölsem, veya öldürülsem, bir tek kişiyim ölür giderim, hiç bir şey olmaz. Fakat! Sen yâ Rasûlallâh! Ölür veya öldürülecek olursan, bir ümmet helâk olur!”

Resûlullâh (s.a.v) o sıralarda o, daracık mağarada mümkün oldukça namaz kılıyordu. Ebû Bekr ise, O’nu gözetliyordu. Müşrikler mağaraya doğru gelip gittikçe:

      “-Aman yâ Resûlallâh! Size bir zarar verirler diye çok korkuyorum!” deyince. Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Mahzun olma! Allâh bizimledir! Yâ Ebû Bekr, bir yerde iki kişi Allâh için olursa, üçüncüleri Allah’dır!”dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Fakat, yâ Resûlallâh! Müşrikler bizi, hâ gördü, hâ görecekler!”

deyince. Resûlullâh (s.a.v)’de ona:

      “-Yâ Ebâ Bekr! Mahzun olma, Allâh bizimledir!”buyurdular.

Hz.Ebû Bekr (r.a) yine:

      “-Fakat, yâ Resûlallâh onlar, biraz daha eğilseler bizi görecekler!” deyince, Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Üçüncüsü Allâh olan iki kişiyi, sen ne zannediyorsun?” buyurdu.

Büyük tarihçi Ebû-l Fidâ; el-Bidâye ve’n-Nihaye adlı kitabının hicret bahsinde. Bazı siyercilerin hicret esnasında Sevr Dağında ki o mağarada, Resûlullâh (s.a.v)’ın Hz.Ebû Bekr (r.a)’a:

      “-Müşrikler, şuradan gelseler, biz de buradan çıkar gideriz!”deyip mağaranın bir tarafını gösterip denize açıldığını bir geminin onları bekle- diğini rivâyet etmeleri, kesinlikle doğru değil der. Bunların delillerine ne sağlam ne de zayıf herhangi bir senet gösteremediklerini zikreder. 16

Kûr’ân-ı Kerîm, hicret esnasında Sevr mağarasında gelişen olayları çok güzel bir üslüble şöyle anlatır:

“-Eğer, siz, Resûlullâh’a yardım etmezseniz. Allâh O’na yardım eder. Hani kâfirler O’nu Mekke'den çıkardıklarında mağarada iken İkinin İkincisi olan arkadaşına:

      “-Mahzun olma, şüphesiz Allâh bizimledir!”derken yüce Allâh Onların üzerlerine sekinet indirmiş, ve onları göremediğiniz ordular-la desteklemiş, küfrün kelâmını alçaltmış. Tevhid kelâmını yüceltmiş- di. O Allâh mutlak ğalib ve hakimdir. Hüküm ve hikmet sahibidir!” 17

Müşrikler, Onları Sevr de bulamayınca derhal Mekke’ye geri döndü-ler. Hemen Darü’n-Nedve’de toplanarak, acilen şu kararı neşrettiler.

      “-Muhammed ve arkadaşı Ebû Bekr’i bulup, ölü veya diri getirene her biri için yüz deve, ödül verilecektir!”

Yâni, dört kişi için dort yüz deve ödül verilecektir diye ilan ettiler.

Resûlullâh (s.a.v) Ebû Bekr (r.a) ile Sevr Dağı mağarasına Perşembe gecesinde girmişlerdi. Cuma, Cumartesi, ve Pazar gecelerini ve günlerini orada geçirdiler. Hz.Ebû Bekr’in oğlu Abdullâh her gece mağaraya gelir sâhura kadar orada kalır, güneş doğmadan da hemen Mekke’ye geri döner hiç bir şey olmamış gibi davranırdı. Şehirde olan biten haberleri toplayıb akşam babasına yetiştirirdi.

Hz.Ebû Bekr’in azadlısı Amr İbn-i Füheyre’de, Hz.Ebû Bekir’e aid olan davarlarını o bölgede otlatır. Diğer çobanlarla beraber Sevr Dağına gelince ayağını ağırlaştırır, arkada kalır. Tâ ki gece olup onlara süt versin. Davarları mağaraya doğru sürer, Ebû Bekr (r.a) bir kaba süt sağar, sütün içerisine de, güneşte ısınmış sıcak bir taş koyar, ısıtır. Resûlullâh (s.a.v)’e ikrâm ederdi. Amr İbn-i Füheyre sehere kadar oralarda eğleşirdi.

Şehire kendisinden erken dönen, Hz.Ebû Bekr’ın oğlu Abdullâh’ın, arkasından davarlarını sürer, ve bu şekilde, Abdullah’ın ayak izlerini de kaybettirmiş olurdu. Hz.Ebû Bekr, evde bulunan servetinden beş bin veya altı bin dirhem parasını oğlu Abdullâh ile mağaraya getirtti. Ve üç gün sonrada sözleşilen şekilde, kılavuz Abdullâh bin Uraykıt’da kendisine verilen iki adet deveyi yanına alarak seher vaktinde Sevr Dağı’na geldi.

Tarih, Nübüvvetin ondördüncü yılın başı. Aylardan ise Rebiülevvel ayının dördü idi. Miladi 622 yılda büyük hicret başlar.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Yâ Rasûlallâh! Şu iki deveden birini hangisini beğenirsen onu al?”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bedelini vermeden ben binemem. Bana devenin değerini söyle!”

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Yâ Rasûlallâh! Anam babam sana fedâ olsun o deve senindir!”

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Hayır ben bedelini ödemediğim deveye binmem. Hiç olmazsa kaç paraya aldın bana bedelini söyle!”

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Peki yâ Rasûlallâh! Dörtyüz dirheme!” deyince,

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Peki, ben de o deveyi aldım!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), hemen kutlu deve, kasva’ya biner. Ebû Bekr’de Amir İbn-i Füheyre’yi terkisine alır. Yol rehberliği için kiralanan Abdulâh bin Uraykıt önde olmak üzere dört kişi Medine’ye doğru hicret yolculuğu-na başlarlar. Sahil yolundan Medine’ye doğru giderlerken yol boyunca, Hz.Ebû Bekr’i tanıyan tüccarlar, Resûlullâh (s.a.v)’ı görünce sorarlar.

      “-Yâ Ebâ Bekir! Bu yanında ki adam kim?”

O da:

      “-Kılavuzumdur. Bana yol gösteriyor!”derdi.

Gündüzleri saklanıb dinleniyorlar, ve akşama doğru yollarına devam ediyorlardı. Mekke’den ayrılalı bir gün bir gece olmuş, durmadan yürümüşlerdi ki, yollar artık ıssızlaşmıştı Kendileride artık iyice yorulmuş-lardı. İstirahat için Kudeyd bölgesine varıp hemen bir kaya gölgesi ara-dılar ve buldular. oraya gelince Hz.Ebû Bekr, Rasûlullâh (s.a.v)’ı istirahat etmesi için orayı hazırladı. Elleriyle yerleri temizleyib postunu serdi.

      “-Yâ Resûlallâh! Buyurun istirahat ediniz!” dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yâ Sen?”diye sorunca:

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Yâ Rasûlullâh! Ben, Sizi bekleyeceğim, Sen rahat uyu!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) uyudular. Hz.Ebû Bekr, O’nu bekliyordu. Gözleri uzağı yakını tarıyor. Acaba peşlerinden gelen var mıydı. Birden bir davar sürüsü gördü, çobanında o kaya gölgesine doğru geldiğini görünce, ayağa kalkıp onu karşıladı, ve sordu:

      “-Sen kimsin, kimin çobanısın?”dedi.

      “-Ben bu şehir halkından Kureyşiler’den falancaların çobanıyım!” deyince, Hz.Ebû Bekr (r.a) söylenen o kişiyi tanıdı, ve ona:

      “-Davarlarında süt var mı?”diye sordu.

Çoban:

      “-Evet var!”dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Sağar mısın?”

Çoban:

      “-Evet!”

Deyince ona bir koyun getirmesini onu sağmak için tutmasını istedi. Çoban koyunu tuttu. Hz.Ebû Bekr (r.a) koyunun memesini kıldan toprak-tan kirden silip temizlemesini çobandan istedi. Çoban denilenleri yaptı. Yanındaki kaba sütü sağdı. Hz.Ebû Bekr (r.a) o sütü aldı. Yanında abdest veya su içmek için taşıdığı tuluma sütü koydu. Resûlullâh (s.a.v)’e geldi. O sıralarda Resûlullâh (s.a.v) uyandı. Çok susamışlardı. Su istedi Hz.Ebû Bekr (r.a) hemen o sütü suyla soğutup, O’na ikram ederek.

      “-Yâ Resûlullâh! Buyrun bu sütten için!”dedi.

Resûlullâh o sütten içince Ebû Bekir’ın içi rahatladı. Ardından da:

      “-Yâ Rasûlullâh yolculuk için vaktimiz geldi!”dedi.

Güneş batıya doğru meyledip eğildikten sonra, kalkıp yollarına dev-am ettiler. O gün günlerden Salı idi. Küdeyd mevkiine gelmiş bulunuyor-lardı. Müşrikler ise her yerde onları arıyorlardı. Onlar ise yolculuklarına devam edip Ümmü Mabed’in çadırına gelip konuk oldular. Ümmü Mabed akıllı, iffetli ve güçlü bir kadındı. Oradaki kıtlık ve yoksulluğu görüp Resûlullâh (s.a.v)’in kısır ve arık sürüden geri kalmış bir davara dokun-masıyla süt vermesi mucizesini görüp de hayran olmuştu. 18

Yine hicret yolunda ödül alma sevdasıyla onları takib etmeye kalkan Süraka bin Mâlik bin Cü’şüm’ün hızla üzerlerine geldiğini görünce Ebû Bekr (r.a) çok endişelenmişti.

      “-Yâ Rasûlallâh! Endişem nefsim için değil sizin içindir!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) de:

“-Lâ tehzen innallâhe meâne (Mahzun olma Allâh bizimledir) deyip onu teselli etmişti.

Başka bir rivâyette ise: Hz.Ebû Bekr (r.a) şöyle anlatır.

“-Kureyşiler peşimizdeydi. Onlardan Cü’şüm Oğulları’ndan Süraka bin Mâlik’den başka kimse bize yetişemezdi. O da bizi at üstünde takip etmişti. Dedim ki:

      “-Yâ Rasûlallâh, bu bizi arayanlardandır ve mutlaka bize ulaşacak!”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Üzülme! Yâ Ebû Bekr Allâh bizimle beraberdir!”buyurdular.

Nihayet Süraka bize yaklaştı. Bizimle onun arasında bir veya iki mızrak boyu mesafe kalmıştı ki, ben tekrar:

      “-Yâ Rasûlallâh! Bu adam onlardan, bize yetişti!” dedim ve ağladım.

Resûlullâh (s.a.v) bana:

      “-Niçin ağlıyorsun?”diye sordu.

Bende şöyle dedim:

      “-Vallâhi Yâ Rasûlallâh! Kendim için değil, Senin için ağlıyorum!”

Resûlullâh (s.a.v) bunun üzerine Süraka’ya şöyle bedduâ etti.

      “-Allâh’ım, dilediğin şekilde bizi ondan kurtar!”

O anda Süraka’nın atının ayakları karnına kadar sert toprağa gömül-dü. Süraka derhal atından atladı ve yalvardı:

      “-Yâ Muhammed! Hiç şüphesiz anladım ki bu senin işin. Beni bu durumdan kurtarması için Allâh’a duâ et. Allâh’a and olsun ki, seni yaka- lamak için arkamdan gelenleri yanlış yola sevk ederim, işte ok sadağım, ondan bir ok al. Yolunuz mutlaka bana ait olan deve ve koyun sürülerinin bulunduğu yerlerden geçecek, Sen onlardan istediğin kadarını al!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Benim onlara ihtiyacım yok!”buyurdu. Onun ve atının kurtulması için Allâh’a duâ etti. Süraka da atı da kurtuldu ve geri döndü!”

Ebû Bekr (r.a), Kısır Keçinin Süt Verme Mucizesini Anlatıyor:

“-Resûlullâh ile Mekke’den yola çıkmıştık. Arab kabilelerinden biri-ne rastladık. Resûlullâh tenha bir köşede tek bir ev gördü. O tarafa doğru yöneldi. Evde sadece bir kadın vardı. Kadın bizi görünce:

“-Ey Allâh’ın kulları! Ben yapayalnızım. Misafir olmak diliyorsanız

kabilenin büyüğüne gidin!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) onu cevabsız bıraktı.Vakit akşam üzeriydi. O sıra- lar da kadın’ın oğlu bir sürü keçi getirdi. Kadın oğluna şöyle seslendi.

      “-Yavrum şu keçiyi ve bıçağı şu iki adama götür, kesip yemelerini ve bize de göndermelerini söyle!”

Çocuk gelince Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bu bıçağı götür, bir kab getir!” buyurdular.

Çocuk:

      “-Vakit akşam! Keçide süt yok ki!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sen git, dediğimi yap!” buyurdular.

Bunun üzerine çocuk gitti kab getirdi. Resûlullâh, keçinin memesini sıvazladı.Ve kab doluncaya kadar sağdı. Sonra Çocuğa:

      “-Bunu al annene götür!”buyurdu. Annesi doyana kadar o sütten içti. Sonra çocuk gelince Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bu keçiyi al başka birini getir!”buyurdu.

Çocuk keçiyi getirince Resûlullâh (s.a.v), onu da diğeri gibi sağdı ve Ebû Bekr’e verdi. Sonra başka bir keçiyi sağdı. Ve kendisi içti. Ebû Bekr (r.a) gecemizi orada geçirdik ve yolumuza devam ettik. Diye ekledi:

Kadın Resûlullâh (s.a.v)’ın ismini bilmediği için O’na:

      “-Mübârek!”ismini vermişti. Bir zaman sonra o yoksul kadın, pek çok sürü sahibi oldu. Hatta bir defasında onlar Medine’ye mal satmaya geldiklerinde oğlu beni görüp annesine:

      “-Anne! O, mübârek adamın yanında ki buydu!”diye bağırdı.

Annesi ayağa kalkıp bana:

      “-Ey Allâh’ın kulu! O gün senin yanında ki Mübarek adam kim di?” diye sordu.

Ben:

      “-O’nun kim olduğunu bilmiyor musun?”dedim.

Kadın:

      “-Hayır! Söylemediniz ki?”dedi.

      “-O, Peyğamberdir!”dedim.

Kadın:

      “-Öyleyse beni hemen O’na götür!”dedi.

Kadını Resûlullâh (s.a.v)’e götürdüm. Ona yemek yedirip, hediyeler verdi. Kadında O’na peynir ve bedevi işi bazı eşyalar hediye verdi. Bunun üzerine Resûlullâh kadını giydirip kuşandırdı. Ve bazı şeyler daha verdi. Kadın da Müslüman oldu!” 19

Kadın; Resûlullâh (s.a.v)’ın adını niçin bilmiyordu?:

Dikkat edilirse; Medine’ye doğru giderlerken yolda, Hz.Ebû Bekr’i tanıyan tüccarlar, Resûlullâh (s.a.v)’ı görünce sorarlar.

      “-Yâ Ebû Bekr! Bu yanındaki adam kim?”

O da:

      “-Kılavuzumdur. Bana yol gösteriyor!”derdi.

İhtiyat ve tedbir için hiçbir kimseye Resûlullâh (s.a.v)’ın adını söyle-mediler. İşte bundan dolayı da kadına dahi söylememişlerdi. Kadın da O’na “Mübarek” ismini vermişti. 20

Nihayet, Medine’ye geldik. İnsanlar O’nu karşılamak için yollara dökülüp, evlerin damlarına çıkmışlardı. Hizmetkârlar ve çocuklar sevinç- lerinden dolayı şöyle bağrışıyorlardı:

      “-Allâhuekber! Resûlullâh geldi! Muhammed geldi!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v)’ı kimin evine misafir edeceği hususunda münaka-şalar edilmeye başlandı. Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ben geceyi, kendilerini şereflendirmek için Abdülmuttâlib’in dayı-larından, Neccar oğullarında geçireceğim!”buyurdu.

Sabah olduğunda nasıl emir olundu ise öyle yaptı.

Urve bin Zübeyr anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v) hicret ederken yolda Müslüman bir grub arasın-da Zübeyr bin Avvam (r.a) ile karşılaştı. Onlar ticaret kervanı ile Şam’dan dönüyorlardı. Zübeyr (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’e, ve Ebû Bekr (r.a)’e birer tane beyaz elbise hediye etti. Müslümanlar Medine’de Resûlullâh (s.a.v)’- in Mekke’den yola çıktığını duymuşlar, her gün tan yeri ağarmadan Harre mevkiine çıkıyorlar, şiddetli öğle sıcağına kadar onları bekliyorlardı.

Bir gün yine up uzun bir müddet onları bekleyip evlerine döndükleri zaman bir Yahudi mühim bir iş için kalenin yüksek bir burcuna çıkmış, oradan çevreye bakıyordu. Birden Resûlullâh (s.a.v)’i ve beyazlara bürün-müş olan arkadaşlarını gördü. Serab gibi kâh görülüyor, kâh gözlerden kaçıyordu. Yahudi bütün gücüyle şöyle bağırmaktan kendini alamadı:

      “-Ey Arablar! Kendisini bekleyip durduğunuz zât geliyor!”

Müslümanlar silâhlarını kuşanarak öğle sıcağında onu karşıladılar. Resûlullâh (s.a.v) yanındakilerle beraber sağ tarafa saptı ve Amr bin Avf oğullarına misafir oldu. Resûlullâh (s.a.v) burada konaklamıştı. Ebû Bekr gelenlerle meşgul olmak için ayakta bulunuyordu. Resûlullâh (s.a.v) ise sessizce oturuyordu. Ensâr’dan Resûlullâh (s.a.v)’ı görebilmek için oraya gelenler onu Resûlullâh zannederek Hz.Ebû Bekr’i selâmlıyorlardı.

Fakat, Resûlullâh (s.a.v)’ın üzerine, güneş vurmaya başladığında, Ebû Bekr (r.a.) onu örtüsü ile gölgelendirmeye koşunca, görmeye gelen halk ancak o zaman Resûlullâh (s.a.v)’i tanıyabildiler. Resûlullâh (s.a.v), Amr bin Avf oğullarının yanında on geceden fazla kaldı. Bu günler içersinde. Takvâ üzerine kurulan Kuba Mescidini, inşa ettiler.

Medine’ye dönerlerken Mescid’de namaz kılıp. Develerine bindiler, halk da onunla beraber yürüyorlardı. Nihayet Medine’ye geldiler. Devesi Kasva, Medine’de Resûlullâh (s.a.v)’in bugünkü Mescidinin bulunduğu yere çöktü. Resûlullâh (s.a.v) Müslümanların bir kısmı ile orada namaz kıldı. Burası, Esâd İbn-i Zürare (r.a)’ın himayesinde ki iki yetim çocuğa ait hurma kurutma yeri idi. Devesi orada çöktüğü zaman,

Resûlullâh (s.a.v)

      “-Burası inşallâh mekânımız olacaktır!”buyurdular.

Resûlullâh (s.a.v) onları yanına çağırdı. Ve, orayı Mescid edinmek üzere ücretiyle almak için de onlarla pazarlık yaptı. Bu iki yetim kardeşin

isimleri; Sehl ve Süheyl idi, onlar:

      “-Onu sana hibe edelim yâ Resûlallâh!”dediler.

Resûlullâh o yerin hibe olarak verilmesine râzı olmadı, bedelini öde-yerek orayı satın aldı. Ve oraya bir Mescid bina etti. Mescidin yapılışında arkadaşları ile beraber kerpiç taşıdı. Resûlullâh (s.a.v) kerpiçleri taşırken şöyle diyordu:

      “-Bu yük Hayber yükü değil, Allâh’ım bu daha mübârek, daha kudsi, Allâh’ım şüphesiz ki ecir, âhiret ecridir. Öyleyse esirgeme merhametini Muhacir ve Ensâr’dan!”

Enes bin Mâlik (r.a) der ki:

“-Resûlullâh (s.a.v) Medine’ye geldiğinde ben şöyle diyerek koşan çocukların arasında idim:

      “-Muhammed geldi!”diye koşuyorlardı.

      “-Muhammed geldi!”deyip, bağrışıyorlardı.

Halbuki bende, koşuyordum, ama bir şey göremiyordum! Nihayet, Resûlullâh (s.a.v) ve arkadaşı Ebû Bekr geldi. Biz Medine’nin bir harabe-sinde gizlendik. Daha sonra onlar, çöl halkından bir adamın, geldiklerini Ensâr’a haber vermek üzere gönderdiler. Ensâr’dan elli yüz kişilik bir kafile onları karşılamaya çıktı. Yanlarına geldiklerinde,

      “-Buyrunuz, hoş sefa geldiniz. Size karşı itimadımızı ve saygımızı bildiririz!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v) ve arkadaşı bir anda kendilerini Ensâr’ın arasında buldular. Tüm Medine ahalisi onları karşılamaya çıktı. Hatta öyleki, genç kızlar evlerinin damlarına çıkmış gelenleri birbirlerine gösteriyorlar:

      “-Onların hangisi, O, Peygamber?”

      “-Onların hangisi Peygamber?”diye birbirine gösterip soruyorlardı.

Buna benzer bir manzarayı bir daha göremedim. Resûlullâh (s.a.v) Medine’ye böyle geldiği gün, bir de vefât ettiği gün gördüm. Bu iki güne benzer bir başka gün asla görmedim!”

İbn-i Âişe (r.a) der ki:

Resûlullâh (s.a.v), Medine’ye geldikleri zaman kadınlar ve çocuklar

şöyle demeye başladılar:

      “-Üzerimize bir dolunay doğdu. Seniyyâtü’l-Vedâ’dan ve Allâh’a dâvet ettiği müddetçe ona teşekkür etmemiz gerekir!” 21

Esmâ bint-i Ebû Bekr (r.a) anlatıyor:

Ebû Bekr, Resûlullâh (s.a.v)’le beraber Mekke’den Medine’ye hicret ederken, beş bin veya altı bin dirhem olan bütün parasını da yanında aldı. Onlar gittikten sonra, dedem Ebû Kuhafe bizim eve geldi. Onun gözleri görmüyordu. Bize:

      “-Vallâhi, Ebû Bekr kendisiyle beraber, servetini de götürerek sizi üzdü değil mi?”dedi.

Ben o zaman:

      “-Hayır dedeciğim! O, bizlere çok miktarda mal bıraktı!” dedim.

Hemen bir sürü taş toplayıp, babamın servetini koyduğu köşeye koydum. Sonra da üstlerine bir örtü örttüm. Ve, dedemin elinden tutarak:

      “-Dedeciğim, elini şu paraların üstüne koy!”dedim, elini koydu ve:

      “-Eğer, size bunu bıraktıysa çok iyi, mesele yok!”dedi.

Şunu belirteyim ki, Babam, Ebû Bekr bize hiçbir şey bırakmadı. Fakat ben bu yaşlı adamı teskin etmek için böyle yaptım!” 22

Hz.Ebû Bekr (r.a), Medine’ye hicret edinceye kadar satın alıp azad ederek işkenceden kurtardığı Müslüman köle sayısı yedi idi. Müslüman olduğu zaman ise kırkbin dirhemi vardı. Bu servetini Mekke’de îmân edip işkence gören zaif köleleri alıp azad etmek için sarf ederdi. Babası Ebû Kuhafe ona bu azadlarla ilgili şöyle demişti:

      “-Ey oğulcuğum! Görüyorum ki sen birtakım zaif köleler satın alıp azad ediyorsun. İyi hoş da keşke arkanı koruyacak kimseler satın alsay-dın. Yani güçlü dayanıklı olan kimselere yatırım yapsaydın!”

Hz.Ebû Bekr (r.a) şöyle dedi:

      “-Babacığım! Ben, ancak yapmak istediğim şeyi yapmak isterim!”

Babası Ebû Kuhafe ona:

      “-Neymiş o?” dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Ben bunu arkamı korumak için yapmıyorum ki, ben, ancak Allâh katında olanı istiyorum!” Bunun üzerine inen âyetlerde şöyle buyuruldu:

“-Elinde bulunandan cömertçe vereni, takva sahibi olanı, en güzel söz olan Allâh’ın birliğini tasdik edeni, en kolayına hazırlarız.

Ama cimrilik eden, kendini Allâh’dan mütağni sayan, en güzel sözü yalanlayan kimseyi de en zora hazırlar cehenneme götüren yolu ona kolaylaştırırız.

O kimse ölüb ateşe yuvarlandığı zaman, malı ona asla fayda vermez. Hidayete erdirmek, Bize aid olan bir iştir.

Şüphesiz ahiret de dünya da Bize aiddir. Onun için sizi alevler saçan ateşle uyarıyorum. Oraya, ancak yalanlayıb tevhid den yüz çevirmiş bedbaht insanlar gireceklerdir.

Nefsini arındırmak için mal-ını veren, müttaki olan kimse ise ondan uzak tutulacaktır. O, yaptığı iyiliği hiç bir kimseden bir karşılık görmek için değil, ancak yüce Rabbinin rızasını elde etmek için yapar. Elbette kendisi de ileride hoşnud olacaktır!” 23

Bir çok tefsirci ve siyerciler bu âyetlerin nüzul sebebini böyle kabul ederler. 24

Hz.Ebû Bekr (r.a) Medine’ye hicretinde yanında ancak beş bin veya altı bin dirhemi kalmıştı. Medine’ye geldikten sonra, ölene dek infak işine özellikle köle ve câriye alıb azad etmeye devam etti.

Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın Medine hayatı başlıyor:

Ebû Bekr (r.a) Medine’ye geldikten sonra, Resûlullâh (s.a.v) onu Ensâr’dan, Hârice bin Zeyd bin Ebi Züheyr (r.a) ile din kardeşi olarak ilân etmiştir. Bu zât, Medine’nin en mümtaz şahsiyetlerinden biriydi. Hz.Ebû Bekr’e son derece izzet ve ikramlarda bulunurdu. Daha sonra, Hârice bin Zeyd’in kızı Cüneybe veya Habibe bint-i Hârice bin Zeyd ile evlendi.

Resûlullâh (s.a.v), hicret edip Medine’ye gelince yaptığı en önemli işlerin başında Mescid-i Saâdetin inşâası oldu. Mescid-i Nebevi’nin arsa-sının bedelini de yine Hz.Ebû Bekr (r.a) kendisi vermiştir.

Mescid’in temelleri atılacağı sıralarda Resûlullâh (s.a.v)’ın yanında, Hz.Ebû Bekr, Hz.Ömer, Hz.Osman, Hz.Ali, Allâh hepsinden razı olsun. bulunuyorlardı. Müslümanlardan bir zat oraya uğradı.

      “-Yâ Resûlallâh! Yanınızda yalnız şu birkaç kişi mi var?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Onlar, benden sonra işi yönetecek olanlardır!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) ilk temel taşını kendileri indirir. Sonra da:

      “-Yâ Ebû Bekr! Getir taşını, benim taşımın yanına koy! Yâ Ömer! Getir sende taşını Ebû Bekr’in taşının yanına koy. Yâ Osman! Getir sende taşını Ömer’in taşının yanına koy. Yâ Ali! Getir sende taşını Osman’ın taşının yanına yanına koy!”dedi.

Sonra da halka dönüb:

      “-Haydi sizlerde taşlarınızı onların taşlarının yanlarına koyun!”dedi. Onlarda taşlarını onların taşlarının yanlarına koymaya başladılar!” 25

Hz.Âişe (r.a) anlatıyor:

“-Medine’ye hicret edip geldiğimiz sıralarda, Medine, Allâh’ın en hastalıklı, ve vebâ salğının yayğın olduğu bir yer idi. Medine’nin Budhan Vadisi’nden, tadı ve rengi oldukça bozulmuş bir su sızıntısı akar dururdu. Resûlullâh’ın Ashâbı’ndan birçokları hastalığa tutuldular. Yüce Allâh, bu yayğın hastalıktan yalnız, Resûlü’nü korudu. Medine’nin bu şekil havası, Mekkeli Müslümanların mizaçlarına uyğun gelmedi. Bir çokları hastalan-dılar. Medine vebâsına tutulan Mekkeli muhacirler, zayıfladıkça zayıfla-dılar. Öyle ki; namaz kılarken dahi ayakta duramıyacak bir hale geldiler. Namazı, oturarak kılmaya başladılar. Resûlullâh (s.a.v) onların böyle yap-tıklarını görünce:

      “-Biliniz ki; Namazlarını oturarak kılanların namazı, namazlarını ayakta dikilerek kılanların namazının yarısıdır!”dedi.

Bunun üzerine, Muhacirler, namazlarını güçlükle de olsa ayakta dur-arak kılmaya çalıştılar. Müşrikler ve münafıklar:

      “-Yesrib’in Hummâsı, onları perişan etti!”demeye başladılar.

Yine Hz.Âişe (r.a) der ki:

“-Ebû Bekr ve azadlı köleler Amr İbn-i Füheyre ile Bilâl-i Habeşi, bir evde birlikte otururlardı. Hummaya tutuldular. Onları yoklamak üzere evlerine girdim ki bu gidişim, bize (Hicâb) örtünme ve kapanma hükmü tatbik edilmezden epey önce idi. Hepsi de, hastalığın şiddetinden dolayı Allâh’dan başkasını bilemiyor, ve tanıyamıyorlardı. Ebû Bekr’ın yanına sokuldum. Ona:

      “-Nasıl oldun babacığım?”dedim.

O, kendi kendine:

      “-Âilesi içinde sabahlayan herkese Ölüm, papuçlarının, bağından daha yakın!”beytini söyledi.

Vallâhi, babam, neler söylediğini bilmiyor dedim. Sonra, Âmir İbn-i Füheyre’nin yanına yaklaştım:

      “-Ey Âmir! Sen nasıl oldun?”diye sordum.

O da:

      “-Ben, ölümün, tadını tatmadan önce buldum. Korkaklara ölüm de, üst tarafından gelir. Olanca kuvvetiyle savaşıp duran kişi boynuzuyla ken-dini bir öküz gibi korur!”kıt’asını söyledi.

Vallâhi, ben Âmir, ne söylediğini bilmiyor dedim. Bilal-i Habeşi ise, Humma nöbeti geçince, evin avlusunda uzanıp yere yatmıştı. Sonra sesini yükseltti ve:

      “-Mekke’de ızhır, celil otları ortasında ben ki, bir gece daha geceler miyim aceb? Varabilir miyim, Mecenne sularının başına? Görünürler mi, Şâme, Tâfil dağı bana bir daha? Allâh’ım! Şeybe bin Rebia’ya, Utbe bin Rebia’ya, Ümeyye bin Hâlef’e lânet et! Onlar, bizi yurdumuzdan çıkar-dılar. Vebâ yerine attılar!”diyerek Mekke’ye olan şiddetli özlemini dile getiriyordu!”

Onlardan işittiklerimi Resûlullâh (s.a.v)’a anlattım ve dedim ki:

      “-Hummanın şiddetinden akıllarını kaybediyorlar da, sayıklıyorlar!”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh’ım! Mekke’yi bize sevdirdiğin gibi, Medine’yi de sevdir! Hattâ, ondan daha çok sevdir! Medine’de Sa’ ve Müd ölçeklerimize bere-ketler ver! Allâh’ım! Medine’nin havasını bizim için düzelt! Hummasını da, Mekke’nin Cuhfe’sine naklet!”diye duâ etti. 26

Hz.Ebû Bekr (r.a) Medine’ye hicret ettikten sonra Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte İslâm için yapılmış olan savaşların hemen hemen hepsine kat-larak O’nun yanında ve en yakınında bulunmuş, çok büyük yararlılıklar göstermiştir. Bu savaşların başında da, büyük Bedir Savaşı gelir.

Hz.Ebû Bekr (r.a) ve Bedir Savaşı:

Bedir Savaşı öncesi Resûlullâh (s.a.v) Ashab-ı Kirâma sordu.

      “-Kureyş ile çarpışalım mı yoksa, Kureyşilerin kaçan kervanına mı yetişip yakalayalım?”

Herkes fikrini söylerken Hz.Ebû Bekr ayağa kalkıp Kureyş müşrik-leri ile çarpışılması hakkında güzel bir konuşma yaptı. Konuşmasında şöyle dedi:

      “-Yâ Rasûlallâh! Gelen vallâhi, Kureyş’tir ve Kureyşilerin kuvveti-dir. Onlar, şimdiye kadar zelil olmadılar. Aziz oldular. Şimdiye kadar îmân etmediler, inkâr ettiler. Onlar, kuvvetlerini kolay, kolay ğayb ve fedâ etmeyecekler seninle de muhakkak, çarpışacaklardır! O halde, onlar-ın bu yoldaki hazırlıklarına karşı hazırlıklı ol! Silâhlanmalarına karşı, silâhlan!”dedi. 27

Bedir Savaşı’nda Bedir Vâdisi’nde Resûlullâh (s.a.v) için bir gölge-lik yapıldı, ve İslâm ordularının karargâhı oraya kuruldu. Resûlullâh, bu gölgeliğe Ebû Bekr ile beraber girdi. Ebû Bekr (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’in yanında iken Melekler birbirlerine:

      “-Siddik’i görüyor musunuz? Sıddık, gölgelikte Resûlullâh’la bera-ber bakın, bakın!”diyerek birbirlerine müjde veriyorlardı.

Şu anda, Bedir deki Ariş Mescidi, bu gölgeliğin yerine kurulmuştur.

Hz.Ali (r.a) der ki:

      “-Hz.Ebû Bekr herkesten önce kılıcını sıyırıp Resûlullâh (s.a.v)’i beklemek için ilk nöbeti O, tutmuştur!” 28

Bedir Savaşı’nda Resûlullâh (s.a.v) Hz.Ali, ile Hz.Ebû Bekr’e:

      “-Sizden birinizin yanında Cebrâil, diğerinizin yanında da Mikâil ve İsrâfil bulunuyor!” buyurdular. 29

Hz.Ebû Bekr’in oğlu Abdurrahman, o gün henüz iman etmemişti. Kureyş müşrikleri ile birlikte Bedir’e gelmişti. Kureyş müşriklerinin en cesâretlilerinden ve en keskin ok atıcılarındandı. Abdurrahman, meydana çıkıp kendisiyle çarpışacak er dileyince, Hz.Ebû Bekr ayağa kalktı.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yâ Ebû Bekr! Sen, bize lazımsın. Bilmez misin ki Sen, Benim işi-ten kulağım, ve gören gözüm yerindesin!”buyurdular.

Resûlullâh (s.a.v) kendisinin oğluyla çarpışmasına asla izin vermedi. Ebû Bekr’de öfkesini yenemeyerek o gün henüz Müslüman olmayan oğlu Abdurrahman’a seslendi:

      “-Ey hâbis! Bana olan münasebetin nerede kaldı?”dedi. 30

Bedir Savaşı’nda Müslümanların müşriklere karşı ğalib gelmelerin- den sonra Resûlullâh (s.a.v), esirlere ne yapılması gerektiğini Ashabı ile görüşmeye başladı.

Hz.Ömer der ki:

      “-Bedir Günü, Müslümanlarla müşrikler karşılaşınca Cenâb-ı Allâh müşrikleri hezimete uğrattı. Ve Onlardan yetmiş kişi öldürüldü. yetmiş kişi de esir alındı!”

Resûlullâh (s.a.v) esirler hakkında, Hz.Ebû Bekr (r.a), Hz.Ali (r.a), ve Hz.Ömer (r.a), ile istişarede bulundu.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Yâ Rasûlallâh! Bunlar, amcalarımızın oğullarıdırlar. Kabilemizden ve kardeşlerimizdendirler. Benim reyim (görüşüm) onlardan kurtulmalık akçesi almandır. Onlardan alacağımız kurtulmalık akçeleri kâfirlere karşı bize bir kuvvet olur. Allâh’ın onlara doğru yolu göstermesi ve kendilerinin bize yardımcı olmaları umulur!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’de bu defa:

      “-Hattab’ın oğlu senin fikrin nedir?” dedi.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Yâ Rasûlallâh! Vallâhi benim kanaatim ise, Ebû Bekr’in fikrini uygun görmediğimi söylemek isterim. Benim reyim (görüşüm) Ömer’in akrabası olan filanın boynunu vurmam için bana müsaade etmendir. Akil bin Ebi Tâlib için, kardeşi Ali’ye müsaade et boynunu vursun. Hamza’ya müsaade et kardeşi Abbas’ın boynunu vursun, ki müşriklere karşı kalb-lerimizde bir zaaf veya yumuşaklık bulunmadığı bilinsin. Bunlar müşriklerin eşrafı, ileri gelen adamları, yöneticileridir!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) Hz.Ömer’in görüşüne değil Hz.Ebû Bekr’in görüşüne meyletti.

Diğer rivâyette Bedir günü esirler getirildiğinde Resûlullâh (s.a.v) Sahabelerine sordu.

      “-Bu Esirler hakkında ne dersiniz?”

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Yâ Rasûlallâh! Bunlar senin kavmindendir. Onları sağ bırak kendi-leri hakkında teenni ile hareket et. Cenab-ı Allâh’ın onlara tövbe nasib etmesi umulur!”dedi.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Yâ Rasûlallâh! Bu müşrikler, Seni yalanladılar. Seni memleketin- den çıkardılar. Vur gitsin onların boyunlarını!”dedi.

Abdullâh bin Revahâ (r.a) ise, müşriklerin Müslümanlara yaptıkları işkenceleri düşünüp:

      “-Yâ Rasûlallâh! Bak ağacı çokça olan bir vâdi bul. Onların hepsini oraya soktuktan sonra ağaçları tutuştur. Onların hepsini ateşe ver!”dedi

Resûlullâh’ın amcası Hz.Abbâs oda esirler arasında idi. Abdullah’a:

      “-Sen merhameti ve akrabalık münasebetini tam kesib attın!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’de sustu. Hiç birisine cevab vermedi. Sonra kalkıp çadırına girdi. Bir müddet orada durdu. Müslümanlar kendi aralarında konuşmaya, tartışmaya başladılar. Bir kısmı

      “-Söz, Ebû Bekr’in söylemiş olduğu sözdür!”

Bir kısmı ise:

      “-Söz, Ömer’in söylemiş olduğu sözdür!”diyorlar,

Bir kısmı da:

      “-Abdullâh bin Revâhâ’nın sözünü uyğun görüyorlardı!”

Bir müddet sonra Resûlullâh, çadırından çıkıp geldi. Ve, şöyle dedi:

“-Yüce Allâh bazı kişilerin kalplerine son derece rikkat yumuşaklık ve incelik vermiştir ki, onlar; sütten daha yumuşak ve incedirler. Allâh, bazılarının kalblerine de katılık vermiştir ki, onlar taştan daha katıdırlar. Yâ Ebû Bekr! Senin halin, İbrahim (a.s)’in haline benzer. O Allâh’a:

      “-Kim bana uyarsa işte o benden dir. Kim de bana karşı gelirse şüphe yok ki, Sen yarğılayıcı ve esirgeyicisin!”demişti. 31

Yâ Ebû Bekr! Senin halin İsâ (a.s)’ın haline de benzer. İsâ (a.s):

      “-Yâ Rabbi! Eğer onları azaba uğratırsan, onlar senin kulların- dır. Eğer onları yargılarsan, şüphe yok ki, kudretiyle her şeye üstün gelen, hikmetiyle her şeyi yerli yerinde yapansın!”demişti. 32

Resûlullâh (s.a.v) Hz.Ömer’e dönerek:

“-Yâ Ömer! Senin halin de Nuh (a.s)’ın haline benzer. O:

      “-Ey Rabbim yeryüzünde kâfirlerden yurt tutan hiçbir kimseyi bırakma!” demişti. 33

Senin halin Mûsâ (a.s)’ın haline de benzer. O Allâh’a:

      “-Sen onların mallarını mahvet, Rabbimiz! Onların yüreklerini şiddetle sık ki onlar azabı görünceye kadar îmân etmeyeceklerdir!” 34

Bundan sonra Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdular:

      “-Siz bugün yoksulsunuz. Esirlerden hiç birinden, kurtulmalık akçesi alınmadıkça, serbest bırakılmasın. Yahut, onların boyunları vurulsun!”

Rivâyete göre; Kureyş müşrikleri daha önceleri Ebû Bekr (r.a)’e ve Ömer (r.a)’e başvurup kendilerini hiç olmazsa kurtulmalık akçesi karşı-lığında serbest kalmalarını istemişlerdi. 35

Hz.Ömer (r.a) der ki:

      “-Sabahleyin Resûlullâh (s.a.v)’in yanına geldiğim zaman O’nunla Ebû Bekr (r.a) oturmuş ağlıyorlardı.”

      “-Yâ Rasûlallâh!Seni ve arkadaşını ağlatan hal nedir bana haber ver? Haber ver ki: onda ağlanacak bir hal bulursam, ben de ağlarım. Ağlanacak bir hal bulamazsam, ikinizin ağlamanıza yine de katılırım!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

“-Yâ Ömer! Senin arkadaşlarının, şu esirlerden aldıkları kurtulmalık akçelerinden dolayı vay benim başıma gelene! Uğrayacağınız azâbın şu yakınınızda ki, ağaçtan daha yakın olduğu bana gösterildi. Yüce Allâh’ın, indirdiği âyetlerde:

“-Hiç bir peyğamberin, bulunduğu yerde düşmanlarını ağır bir mağlubiyete uğratıp kımıldanamaz bir hale getirmedikçe, onlardan esirler alması lâyık ve vaki olmuş değildir.

Siz dünyayı istiyorsunuz (kurtulmalık akçe almakla). Oysa ki Allâh sizin için âhiret sevabını ister. Allâh kudretiyle her şeye üstün gelen hikmetiyle her yaptığını yerli yerince yapandır.

Eğer (Levh-i mahfuzda) yüce Allâh’ın geçmiş bir yazısı olmasa idi, aldığınız şeylerden dolayı size büyük bir azab dokunurdu. Artık aldığınız o ğanimetlerden hoş helâl ve temiz olarak yiyiniz.

Allâh'dan korkunuz. Şüphe yok ki, Allâh çok yargılayıcı çok, esirgeyicidir!” 36

Resûlullâh (s.a.v)’den önce ki hiç bir peygamber düşmandan alınan ğanimetden yememişti. Resûlullâh (s.a.v) bu âyetlerin nüzulünden sonra:

      “-Eğer, Bedir Günü kurtulmalık akçelerinden dolayı Allâh’ın azâbı inseydi, o azâb dan, Ömer’den başkası kurtulamazdı!”buyurdular.

      “-Çünkü O, esirleri öldür! Kurtulmalık akçesi alma!” diyordu.

Ensâr’ın Seyyidi olan Sa’d bin Muâz (r.a)’da esirlerin öldürülmesine taraftar olarak:

      “-Esirleri öldür, kurtulmalık akçesi alma!”diyordu.

Sa’d bin Muâz (r.a), Müslümanların müşriklerden esirler almaya başladıklarını gördüğü zaman, yüzünde hoşnutsuzluk izleri belirmişti.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Vallâhi, yâ Sa’d! Sen, ğaliba, halkın yaptığı bu işten hoşlanmıyor-sun?” diye sormuş,

Sa’d bin Muâz da:

      “-Evet, yâ Rasûlallâh! Allâh’ın, bizi müşriklerle karşılaştırdığı bu ilk çarpışmada, bence, onları öldürüp ağır mağlubiyete uğratmak, kımıl-danamaz bir hale getirmek, adamlarını esir alıp sağ bırakmaktan daha iyidir!”demişti. Bunun üzerine Resûlullâh, onun hakkında da:

      “-Eğer, gökten bir azâb inseydi, Sa’d bin Muâz’dan başkası kurtul- mazdı”buyurmuştu. 37

Uhud Savaşı:

Hz.Ebû Bekr (r.a) Uhud Savaşı’nda canını fedâ edercesine savaştı. Savaş meydanında Bedir Savaşı’nda olduğu gibi Hz.Ebû Bekr’in müşrik-lerin arasında bulunan oğlu Abdurrahman, at üstünde meydana çıkarak, kendisiyle çarpışacak er diledi. Tepeden tırnağa kadar zırha bürünmüştü. Onun gözlerinden başka bir hiçbir yeri görünmüyordu. Hz.Ebû Bekr (r.a), onunla çarpışmak için davranınca,

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yâ Ebû Bekr! Sok kılıcını kınına, dön yerine! Biz senin vücudun- dan (varlığından) faydalanmaktayız. Sok şu kılıcını kınına da, kendini tehlikeye atıp bizi acı içinde bırakma!”buyurdular.

Hz.Ebû Bekr’in oğlu Abdurrahman Müslüman olduktan sonra:

      “-Baba! Eğer, Uhud günü ben seni görseydim seninle çarpışmaktan yüz çevirirdim!” deyince,

Hz.Ebû Bekr (r.a) ise:

      “-Fakat ben seninle çarpışmaktan yüz çevirmezdim!”dedi. 38

Hz.Ebû Bekr (r.a), Uhud’da savaş Müslümanların âleyhine gelişme gösterdiği andan itibaren vücudunu Resûlullâh’a siper eden, ve yanından hiç ayrılmayan birkaç sahabeden biridir.

Hudeybiye Anlaşması:

Hicretin 6. Miladi 627 yılında Müslümanlar Hudeybiye’de Kureyşli süvarilerle karşılaştıkları zaman da Resûlullâh (s.a.v) yine onunla istişare etti. Barış görüşmeleri sırasında, Kureyş elçilerinden Urve bin Mes’ud’un, Müslümanları hedef alan, ve onların Resûlullâh’ı bırakıb da kaçacaklarını iddia eden hakaret dolu sözlerine sert tepki gösterdi.

Hudeybiye Andlaşması üzerine daha sonra nazil olan Feth sûresini en iyi anlayanlardan biri olarak, Umre yapılmadan Medine’ye geri dönme kararını bir türlü kabul edemeyen Hz.Ömer’i ikna etti. Ashab-ı kirâm’ın arasında Hz.Ebû Bekir gibi, Resûlullâh (s.a.v)’in paralelinde bulunub, işin sonucunu kavrayıb görebilenler, sabır ve tevekkül imtihanını rahatlıkla verebilenler pek azdı.

Hz.Ebû Bekr (r.a) der ki:

      “-İslâm’da Hudeybiye Sulhü’nden daha büyük bir feth olmamıştır! Fakat Muhammed Âleyhisselâm ile Rabbi arasındaki şey hakkında halkın görüşleri kısa ve dardı. Kullar, acele ederler. Yüce Allâh ise dilediği işi, kıvamına gelip olğunlaşmadıkça, yapmakta kullar gibi, acele etmez!” 39

Necid Seferi:

Hz.Ebû Bekr (r.a) hicretin 7. yılı şaban ayı Miladi 628 yılının aralık ayında Necid üzerine gönderildi. Bu sefer Hz.Ömer (r.a)’in Türebe’ye yaptığı seferin devamı sayılabilir. Seleme bin Ekvâ’ın bildirdiğine göre; Resûlullâh (s.a.v) Hz.Ebû Bekr’i askeri bir birliğin başına geçirerek Necid taraflarına doğru yola çıkardı. Geceleri parolaları Emit! Emit sözü idi. Mücahidler Hevazinler’in yurduna geceleyin ansızın bir baskın yaptılar. Hevazinler’den bazılarını öldürdüler bazılarını da esir aldılar. Hevazinler- den öldürülenlerin yedisini Seleme bin Ekvâ’ öldürmüştü.

Mücahidler Hevazinliler’in mallarından ellerine geçirebildiklerini iğtinam ettiler. Hz.Ebû Bekr’in aynı tarihte Necid’in Dariyye nahiyesinde oturan Beni Kilâblara gönderilmiş olduğu da rivâyet edilir. Beni Kilâb ve Beni Fezâre kabilelerini yola getirerek Medine’ye geri döndü.

Mekke’nin Fethi:

Mekke’nin fethi sırasında Cuhfe’de gecelediği sırada, Hz.Ebû Bekir, bir rüya gördü. Rüyasında Resûlullâh (s.a.v) ile Ashabının Mekke’ye yak-laştıkları zaman yanlarına dişi bir köpek gelib sırtının üzerine yattığını ve memesinden süt akıttığını görmüştü. Bunu anlatınca:

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kureyşlilerin erkek köpekleri gitti. Dişileri, sütlüleri geldi. Sizden akrabalık hakkını gözetmenizi dileyecekler. Siz onlardan bazılarına rastla- yacaksınız. Eğer Ebû Süfyan’a rastlarsanız, onu öldürmeyin!”buyurdu 40

Enes bin Mâlik (r.a.) anlatıyor:

Mekke fethinden sonra babası Ebû Kuhafe İslâm üzerine Bey’at etmek için Resûlullâh’a elini uzattığında, Ebû Bekr ağlamaya başladı.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Niçin ağlıyorsun?”diye sorunca,

Ebû Bekr:

“-Babamın yerine, Senin amcan Ebû Tâlib’in Müslüman olmak üzre bey’at için elini uzatması ve Allâh’ın, Seni sevindirmesi, benim daha çok

hoşuma giderdi de onun için ağlıyorum!”dedi.

Abdullâh İbn-i Ömer, anlatıyor:

Mekke fethedildiği gün, Hz.Ebû Bekr yaşlı ve âma olan babası Ebû Kûhafe’yi Resûlullâh’in yanına getirdi. Resûlullâh (s.a.v) bunu görünce:

      “-Bu yaşlı adamı evinde bıraksaydın da biz onun yanına gitseydik!” dedi. O zaman Ebû Bekir (r.a):

      “-Onun daha çok sevab kazanmasını istedim. Ama aslında ben baba-mın Müslüman olmasından ziyade amcan Ebû Tâlib’in İslâm’a girmesini isterdim. Böylece sen sevinmiş olurdun değil mi yâ Rasûlallâh?”deyince,

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet haklısın!”buyurdular. 41

Bununla Hz.Ebû Bekr, Resûlullâh (s.a.v) ve yakınlarını ne kadar çok sevdiğini göstermişti. Mekke fethi’nden sonra ise, Huneyn Savaşı’na aktif olarak katıldı arkasından da Tâif Muhasarası’na katılmıştır.

Tebük Seferi:

Resûlullâh (s.a.v) Müslümanları fisebilillah çağırıyor, savaşa teşvik ediyor ve Tebük Seferi için mali yardımlarda bulunmalarını emrediyordu. Resûlullâh’ın bu dâvet ve emrine uyarak Müslümanlar pek çok yardımda bulundular. Orduya İlk yardımı getiren, kişi Ebû Bekr’i Siddik (r.a) oldu. Değeri dört bin dirhem olan mallarının hepsini zorluk ordusuna yardım olarak getirmişti. Bunu gören Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Âile efradına bir şeyler bıraktın mı?”diye sordu.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Allâh ve Rasûlünü!”cevabını verdi.

Hz.Ebû Bekr’den sonra Hz.Ömer (r.a) malının yarısını yardım olarak getirdi. Resûlullâh Hz.Ömer’e de aynı soruyu sordu:

      “-Âilene bir şeyler bıraktın mı?” dedi.

Hz.Ömer (r.a.):

      “-Getirdiklerimin yarısını!”cevabını verdi.

Hz.Ömer, Hz.Ebû Bekr’in bütün malını yardım olarak getirdiği haberini duyunca:

      “-Ebû Bekir ile ne zaman bir hayır hususunda yarışmış isem, o beni geçmiştir!” diyerek Ebû Bekir (r.a)’in yardım severliğini övdü. 42

Resûlullâh (s.a.v), Tebük Seferi’nden Medine’ye döndükten sonra Hicretin 9. Miladi 631 Yılında Hac yapmak istedi. Sonra da:

      “-Beytullah’da müşrikler bulunacaklar ve onu çırıl çıplak tavaf ede- cekler. Bu hal ortadan kalkmadıkça ben, Haccetmek istemem!”buyurdu.

Câhiliye devrinde, müşrikler, geceleyin üzerlerine hiç örtü almadan Kâbe’yi çırıl çıplak tavaf ederler ve böyle yapmayı da, Kâbe’ye tazim ve saygı sayarlardı.

      “-Beytullah’ı anamın beni doğurmuş olduğu hal üzere tavaf ederim. Üzerimde dünyadan zulüm karışan hiç bir şey yok!”derlerdi.

Kadınlardan da böyle yapanlar olurdu. Elbiseli tavaf etmek isteyen-ler Kureyşiler’den emaneten veya kira ile alacakları elbiseden başka bir elbise ile asla tavaf etmek istemezlerdi. Müşriklerden her biri herhangi bir elbise ile tavaf ettiği zaman da, onu tavaftan sonra atar, lânetlik adını tak-tığı o elbiseye artık ne kendisi, ne bir başkası hiçbir zaman el sürmezdi. 43

Resûlullâh (s.a.v), hicretin dokuzuncu yılında ramazan ayının kalan günleri ile Şevval ve Zilkâde aylarını geçirdikten sonra Müslümanlara o yıl Hac yaptırmak üzere Hz.Ebû Bekr’i Hac amirliğine tayin etti. Hz.Ebû Bekr (r.a)’da üç yüz Müslümanla birlikte Medine’den Mekke’ye doğru yola çıktı. Resûlullâh (s.a.v), Kurbanlık olmak üzere boyunlarına nişan taktığı ve sağ yanlarına eli ile işaretler yaptığı yirmi deveyi de Naciye bin Cündübü’l- Eslemi (r.a)’a teslim edib onunla birlikte yolladı.

Hz.Ebû Bekr, kendisi için ayrıca Mekke’ye kurbanlık götüren hacılar arasında idi. Hz.Ebû Bekr Mekke’ye ifrad Haccı’na niyetlenmiş olarak girdi. Terviye gününden bir gün önce ve öğleden sonra halka bir hutbe irad etti. Hutbesinde Hac amellerini anlattı. 44

Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın Menkıbeleri:

Hz.Ebû Bekr (r.a) Kûr’an-ı Kerim’i ve Resûlullâh’ın söz ve davranış ve hareketlerını en iyi ve en süratli şekilde anlama kabiliyetine sahibti. Kûr’an-ı Kerim’i ezbere bilir ve çok duyğulu bir şekilde okurdu. Nitekim İmamlık yapacak kimselerin Kûr’an-ı en iyi bilen ve en güzel okuyanlar-dan seçilmesini tavsiye eden Resûlullâh (s.a.v), yerine namaz kıldırmakla sadece onu görevlendirmişti. Hilâfeti esnasında Kûr’an-ı Kerim’i Mushaf haline getirmek suretiyle islâmiyet’e en büyük hizmeti yapmıştır.

Mütevazi, yumuşak huylu, hassas, uysal ve hoş sohbet bir insan olan Hz.Ebû Bekr (r.a), halifeliği sırasında daha daha mütevazi olmaya çalıştı. Kendini beğenenlere çok kızardı. Fakirlere, zor durumda olanlara yardım eder, gelen misafirlere ikram’da bulunurdu. Hiddeti, cesareti ve atılğanlığı hemen farkedilmezdi. Halife olarak seçildikten sonra biat merasiminden sonraki hutbelerinden birinde öfkelendiği zaman kendisinden uzak durul-masını tavsiye etmişti. Her zaman vakarlı ve ağır başlıydı. Çok az konuşur kumandan ve valilerine de az konuşmalarını tavsiye ederdi. Onun dürüst-lüğü çok meşhurdu. Başkalarının hakkına titizlikle riâyet ederdi.

Hz.Ebû Bekr (r.a) Hadislerin rivâyetine önem verir, Resûlullâh’dan Bizzat duymadığı bir hadisi rivayet eden sahâbilerden bunu Resûlullâh’ın söylediğine dair şahid getirmesini istediği de olurdu. Resûlullâh (s.a.v)’ın hadislerinden 500 kadarını bir kitabda toplattığı, fakat hadisleri toplayanın bazı yanlışlıklar yapmış olabileceği düşüncesiyle bunları imha ettiğine dair rivâyetler de vardır. Ancak Zehebi bu olayı kabul etmemekle beraber:

      “-Allâh bilir ya bu haber sahih değildir!”der.

Ebû Bekr (r.a)’ın Resûlullâh (s.a.v)’den 142 Hadis-i Şerif rivâyet etmiştir. Bu gerçek; onun hadis rivâyetine ve toplanmasına karşı olduğu iddiasını çürütmeye yeterlidir. Rivâyet ettiği hadislerin altısı hem Buhâri hem Müslim’de ayrıca onbir hadisi sadece Buhâri’de, biri de Müslim’de yer almaktadır. Hz.Ebû Bekr (r.a)’dan hadis rivâyet eden meşhur sahabiler arasında oğulları Abdurrahman ve Muhammed, kızları Hz.Âişe ile Esmâ, Hz.Ömer, Hz.Osman, Hz.Ali, Abdullah İbn-i Ömer, Abdullah İbn-i Abbas ve Zeyd bin Sâbit, Ebû Hüreyre, Abdullah bin Amr bin Âs zikredilir.

Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın az hadis rivâyet etmesini, onun hadis nakletme ihtiyacının fazlaca hissedilmediği, herkesin Resûlullâh (s.a.v)’ı çok canlı bir şekilde hatırladığı bir devirde yaşaması ve halifelik döneminin çok kısa olmasıyla izah etmek mümkündür.

Hz.Ebû Bekr (r.a) ile Hz.Ömer Şeyheyn diye anılmış, Kûr’an ve Sünnet’i çok iyi bildiği için Ebû Bekr’e Şeyhülislâm ünvanının verildiğini söyleyenlerde olmuştur. Bazı fâkih sahabiler, Hz.Ebû Bekr ile Hz.Ömer’ın ittifak ettikleri hususları diğer sahabilerin görüşlerine tercih etmişlerdir. İkisi arasında ihtilaf bulunduğu zaman Ebû Bekr’in görüşünü tercih etmiş-lerdir. İslâm tarihinde “Halife” tabiri ilk defa Hz.Ebû Bekr (r.a) hakkında kullanılmıştır. Resûlullâh (s.a.v)’ın halefi olması sebebiyle ashab-ı kirâm tarafından kendisine verilen bu ünvana itiraz etmemiş, fakat “Halifetullah” ünvanını asla uyğun görmemiştir.

Resûlullâh (s.a.v) Vahy’in olmadığı bir çok işlerinde Ebû Bekr’e danıştığı için bazı kaynaklarda kendisinden Resûlullâh’ın veziri diye söz edilmektedir. Resûlullâh’ın vahy katiblerinden olan Hz.Ebû Bekr O’nun sırrını saklamayı çok iyi bilir, yanında pek edebli davranırdı. Medine’ye elçiler geldiğinde onlara, Resûlullâh’ın huzurunda nasıl davranılır, nasıl selamlanır, huzurunda sükunetle oturmalarını tenbih ederdi. Gördüğü bazı rüyaları Resûlullâh’a anlatır, bazen Resûlullâh’ın veya ashabın rüyalarını O’nun huzurunda kendisi yorumlar, olaylar ve verilecek kararlar üzerinde değerlendirmeler yapardı.

Resûlullâh (s.a.v) ve Ashabı, Ebû Bekr hakkında ne dediler?:

Abdurrahman bin Avf (r.a) dan Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdular:

      “-Ebû Bekr Cennettedir, Ömer Cennettedir, Osman Cennettedir, Ali Cennettedir, Talha Cennettedir, Zübeyr Cennettedir. Abdurrahman bin Avf Cennettedir, Sa’d Cennettedir, Said Cennettedir, Ebû Ubeyde bin Cerrah Cennettedir!” 45

Hz.Âişe (r.a) anlatıyor:

“-Ebû Bekr es-Sıddik, Resûlullâh’ın yanına girdi. Resûlullâh, ona:

      “-Müjdeler olsun! Sen, Allâh’ın cehennemden âzâd ettiği kulların-dansın!”dedi. O günden sonra Ebû Bekr’e “Atik” (âzâdlı) adı verildi. 46

Ebû Hüreyre’nin rivâyetine göre Resûlullâh (s.a.v) şöyle dedi:

      “-Cerâil (a.s) bana geldi, elimden tuttu, bana ümmetimin gireceği cennet kapısını gösterdi!”

Hz.Ebû Bekr (r.a) dedi ki:

      “-Ey Allâh’ın Rasûlü! Ben de Seninle beraber olmak ve ona bakmak isterdim!”

O zaman Resûlullâh (s.a.v) şöyle söyledi:

      “-Yâ Ebû Bekr! Sen, ümmetimden cennete ilk girecek olan kişisin!” 47

Abdullah İbn-i Ömer (r.a) dan, Resûlullâh (s.a.v) buyurdular:

      “-Her dosta dostluğundan uzak olduğumu bildiririm. Eğer bir dost edinmiş olsaydım, Ebû Kuhafe’nin oğlunu dost edinirdim. Sizin Peyğam-beriniz; Allâh’ın dostudur!” 48

Abdullah bin Şakik’den rivayete göre şöyle demiştir. Âişe (r.a)’ya:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’in ashabından hangisi Resûlullâh (s.a.v)’e daha sevgili idi?”diye sordum.

Hz.Âişe (r.a):

      “-Ebû Bekr!”dedi.

      “-Sonra kim?”dedim.

Hz.Âişe (r.a):

      “-Ömer!”dedi.

      “-Sonra kim?”dedim.

Hz.Âişe (r.a):

      “-Ebû Ubeyde bin Cerrâh!”dedi

      “-Sonra kim?”dedim.

Hz.Âişe (r.a) sustu. 49

Ebû Said (r.a)’den, Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

      “-Cennet’de yüksek derecelerde olanlar kendilerinden aşağıda olan-ları, sizin göğün ufkunda doğan bir yıldızı görmeniz gibi görecekler. Ebû Bekir ve Ömer onlardandır. Onlar bu büyük nimete ermişlerdir!” 50

Ebû’l-Muâlla (r.a)’dan, Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

      “-İnsanlardan arkadaşlığında ve malında bize Ebû Bekr’den daha cömert davranan kimse yoktur. Bir dost edinmiş olsaydım Ebû Bekr’i dost edinirdim. Fakat iman kardeşliğimiz sevgi ve samimiyetimiz vardır diye iki veya üç kere söyledi. Dikkat edin sizin Peygamberiniz Allâh’ın dostudur” 51

Ebû Hureyre (r.a)’dan Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

      “-Her kimin bize bir iyiliği dokunmuş ise, mutlaka ona karşılığını vermişizdir. Ebû Bekr hariç, çünkü onun bizim yanımızda öyle bir iyiliği vardır ki, Allâh bu sayede onu kıyamet günü mükafatlandıracaktır. Bana Ebû Bekr’in malının verdiği fayda kadar, kimsenin malı fayda vermedi Eğer insanlardan bir dost edinecek olsaydım, mutlaka Ebû Bekir’i dost edinirdim. İyi biliniz ki, sizin arkadaşınız, Allâh’ın dostudur!” 52

Bu hadise Rezin şu cümleyi de ekler:

      “-Ben İslâm’ı kime teklif ettimse, mutlaka duraklamıştır. Yalnız Ebû Bekr müstesna! O, hiç duraklamadan kabul etti!” 53

Huzeyfe (r.a) dan rivâyet edilmiştir, şöyle dedi:

“-Resûlullâh (s.a.v)’ın yanında oturmakta idik şöyle buyurdular:

      “-Aranızda ne kadar kalacağımı bilmiyorum. Benden sonra, bunlara uyunuz!” dedi ve Ebû Bekr ve Ömer’e işaret etti!” 54

Hz.Ömer (r.a)’dan rivâyete göre, şöyle demiştir:

      “-Ebû Bekr, efendimiz ve bizim en hayırlımızdır. Resûlullâh’a da en sevgili olanımızdır!” 55

Hz.Ali bin Ebi Talib (r.a)’dan rivâyete gore, şöyle demiştir:

“-Resûlullâh (s.a.v) ile birlikteydik. Ansızın Ebû Bekr ve Ömer çıka-geldi. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu:

      “-Bu ikisi, Peygamberler ve elçilerden başka öncekilerden ve sonra-kilerden Cennetliklerin efendileridir. Ey Ali! kendilerine haber verme!” 56

Enes bin Mâlik (r.a) dan rivâyete göre, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Muhacir ve Ensâr’dan oluşan ashabı hep birlikte otururlarken ara-larında Ebû Bekr ve Ömer’de varken yanlarına çıkardı. Ebû Bekr ve Ömer’den başkası gözünü kaldırıp Resûlullâh (s.a.v)’e bakmazdı. Sadece o ikisi bakardı. Resûlullâh’da onlara bakardı. Onlar tebessüm ederler, O’da onlara gülümserdi!” 57

Abdullâh İbn-i Ömer (r.a) şöyle rivâyet ediyor:

“-Resûlullâh (s.a.v) bir gün, evinden çıkıp, mescide girdi. Sağında Ebû Bekr, solunda ise Ömer vardı, her ikisinin ellerinden tutarak, şöyle buyurdular:

      “-Kıyâmet günü, üçümüz birlikte böylece kalkacağız!”

İbn-i Ömer’in başka bir rivayetine göre Resûlullâh, Ebû Bekr’e:

      “-Havuz başında arkadaşım ve mağara da arkadaşım sensin!” 58

Abdullah bin Hantab (r.a) dan rivâyete göre:

“-Resûlullâh (s.a.v) Ebû Bekr ve Ömer’e baktı ve:

      “-Bu ikisi değer bakımından gözüm ve kulağım gibidirler!” 59

Ebû Said el-Hudri (r.a) dan, Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdular:

      “-Hiç bir Peygamber yoktur ki; O’nun gökten iki veziri (yardımcısı) ve dünyadan da iki veziri bulunmasın. Benim gök halkından iki vezirim; Cebrâil ve Mikâil’dir. Dünya halkından iki vezirim de; Ebû Bekr ile Ömer’dir!” 60

Ebû Hüreyre’den rivâyete göre, Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurmuştu:

“-Kim Allâh yolunda bir maldan çift çift verirse Cennette:

      “-Ey Allâh’ın kulu bu yaptığın büyük bir hayırdır!”diye çağrılır. Namaz ehlinden olanlar, Namaz kapısından çağrılacak. Cihad yapanlar cihad kapısından çağrılacak. Sadaka verenler sadaka kapısından çağrıla- cak. Orucu çok tutanlar Reyyan kapısından çağrılacak!”

Hz.Ebû Bekr (r.a) dedi ki:

      “-Anam babam yolunda fedâ olsun, kişinin tüm bu kapılardan ayrı ayrı çağrılmasına zaruret yoktur sanırım, zaten Cennete girecekler. Fakat bir kişi tüm bu kapılardan çağrılabilir mi?”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet! Senin de tüm kapılardan girmeni dilerim!”buyurdular. 61

Ebû Hüreyre’den rivâyete göre Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Adamın biri bir öküzün sırtına bindiği sırada o öküz:

      “-Ben bunun için yaratılmadım. Ben ancak çift sürmek için yaratıl-dım!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ben, Ebû Bekr ve Ömer bu işin böyle olduğuna iman ettik!”

Ebû Seleme şöyle dedi:

      “-O gün Ebû Bekr de Ömer de cemaatin arasında yoktular. Allâh en iyisini bilir!” 62

Ebû Zinâd, anlatıyor: Adamın birisi, Hz.Ali’ye gelerek:

      “-Ey Mü’minlerin Emîri! Ne oluyor şu Muhacir ve Ensâra’ki, Ebû Bekr’i senden üstün tutuluyorlar. Oysa sen, fazilet yönünden ondan üstün, Müslüman olma bakımından ondan daha önce, İslâm namına yaptıkların onunkinden daha fazla!”deyince, Hz.Ali ona şöyle dedi.

      “-Her ne kadar ben Kureyşli isem de, zannederim sen Âize kabile-sindensin?”

Adam:

      “-Evet!”dedi.

Hz.Ali (r.a):

“-Şayet Mü’min kimse Allâh’a sığınmamış olsaydı, seni mutlaka öldürürdüm. Onun için yaşadığın müddetçe benden kork. Yazıklar olsun sana! Unutma ki, Ebû Bekr, şu dört hususta beni geçmiştir. Îmânda, Namaz da, imamlıkta, hicrette mağarada ve İslâm’ı yaymada. Yazıklar olsun sana ki, Allâh’ın herkesi zemmetmesine rağmen Ebû Bekr’i övdüğünü ve hakkında:

“-Muhammed’e yardım etmezseniz, bilin ki, inkâr edenler, O'nu Mekke'den çıkardıklarında mağarada bulunan iki kişiden biri ola-rak, Allâh ona yardım etmişti. Arkadaşı Ebû Bekr’e:

      “-Üzülme, Allah bizimledir diyordu!” 63

Âyetini indirdiğini bilmiyor musun!” 64

Ebû Cühayfe Vehb-ül Süvai der ki:

“-Hz.Ali (r.a) bir gün, bize:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’den sonra, bu ümmetin hayırlısı kimdir?” diye sordu. Ben de:

      “-Yâ Emîr-el Mü’minin! Sensin!”dedim.

Hz.Ali (r.a) ise:

      “-Hayır! Bu ümmetin hayırlısı, Resûlullâh’dan sonra Ebû Bekr’dir! Ebû Bekr’den sonra da Ömer’dir! Bu ikisinden sonra da, üçüncüsüdür! İstesem, üçüncüsünü de, size haber verebilirim!”dedi isim zikretmedi.

Başka bir rivâyet de ise, Hz.Ali (r.a)’in:

      “-Beni, Ebû Bekr’e ve Ömer’e üstün tutana iftira cezası olarak dayak atarım!”dediği de rivâyet edilir.

Ahmed İbn-i Hanbel’in Hz.Ali’den Ceyyid bir senetle rivâyetine göre, Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Yâ Resûlullâh! Bize, Senden sonra kimi Emîr edinmemizi tavsiye edersiniz?” diye soruldu.

Resûlullâh (s.a.v) de:

      “-Ebû Bekr’i Emir edinirseniz, onu dünyada emin ve zahid, âhirete istekli bulursunuz. Ömer’i Emir edinirseniz, onu güçlü, emin, ve Allâh yolunda hiç bir kınayıcının kınamasından korkmaz bulursunuz! Ali’yi Emir edinirseniz, onu, doğru yolu gösterici olarak bulursunuz! Siz, hangi- sini uyğun görürseniz, doğru yolu tutarsınız!”buyurmuştur.

Züale bin Avkaletü’l-Yemâni, Resûlullâh (s.a.v)’ın önünde durub:

      “-Yâ Rasûlallâh! Halkın, yaratılış ve huy bakımından en güzeli kim-dir?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Benim! Ey Züale. Fakat, övünmek yok!”buyurdu.

Züale:

      “-Yâ Resûlallâh! Halkın Senden sonra, üstünü kimdir?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Züale! Benden sonra, kadınlar, Ebû Bekri’s-Sıddik’dan daha üstününü doğurmadı!”buyurdu.

Züale:

      “-Ondan sonra, kimdir?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ondan sonra, Ömer’dir!”buyurdu.

Züale:

      “-Ondan sonra, kimdir?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ondan sonra, Osman İbn-i Affan’dır!”buyurdu.

Züale:

      “-Ondan sonra kimdir?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ondan sonra, Ali bin Ebû Tâlib’dir!”buyurdular. 65

Hz.Ömer (r.a)’in oğlu Abdullah İbn-i Ömer anlatıyor:

“-Ebû Bekr (r.a) Ömer’in kalbini kırdı. Daha sonra da:

      “-Kardeşim beni affet!”deyince Ömer (r.a) kızdı. Ebû Bekir (r.a) bir kaç defa özür dilediyse de Ömer (r.a)’in kızgınlığı geçmedi!”

Bu hadise Resûlullâh (s.a.v)’e anlatılınca, bir grub cemaatle babam Ömer’in yanına geldiler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kardeşin özür dilemiş, fakat sen kabul etmemişsin, öyle mi?”dedi

Babam da:

      “-Seni Hak din ile Peygamber olarak gönderen, O Allâh’a yemin ederim ki, benden ne zaman af dilerse mutlaka onu affettim. Yaratıklar içinde senden sonra benim en çok sevdiğim odur!”dedi.

Ebû Bekr (r.a):

      “-Ben de Seni Hak din ile Peygamber olarak gönderen, O Allâh’a yemin ederim ki, yaratıkların içinde Senden sonra benim en çok sevdiğim Ömer’dir!”diye mukabelede bulundu.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v):

      “-Arkadaşım Ebû Bekr’i kırarak beni üzmeyin. Azîz ve Celîl olan Allâh beni yol gösterici olarak ve Hak din ile gönderdiği zaman siz beni yalanladınız, bana inanmadınız fakat Ebû Bekr beni tasdik etti!”

      “-Eğer, Allâh-u Teâlâ yüce kitabında onu bana“Arkadaş”diye takdim etmeseydi, ben onu dost seçerdim. Fakat bu Allâh için bir dostluk olurdu. Mescidin bütün kapılarını kapatınız, sadece Ebû Bekir’in evine giden kapı açık kalsın!”buyurdular.

Buhâri de şu ek vardır:

      “-Şimdi bu dostumu bana bırakır mısınız!” 66

Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a)’den gelen rivâyete göre, şöyle demiştir:

“-Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte yürüdüm, Resûlullâh (s.a.v) Ensâr- dan bir kimsenin bahçesine girerek ihtiyacını giderdi. Bana da:

      “-Ey Ebû Mûsâ Kapıya iyi bak hiç kimse yanıma izinsiz girmesin!” dedi. Sonra bir adam geldi kapıyı çaldı:

      “-Kim o?!”dedim.

      “-Ebû Bekr!”dedi

      “-Ey Allâh’ın Resûlü, bu gelen Ebû Bekr’dir, içeriye girmek için izin istiyor!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-O’na kapıyı aç ve Cennetle müjdele!”dedi.

Kapıyı ona açtım o da içeri girdi. Ben de onu Cennetle müjdeledim. Başka biri geldi ve kapıyı çaldı:

      “-Kim o?”dedim

      “-Ömer İbn-i Hattab!”dedi

      “-Ey Allâh’ın Rasûlü, bu gelen Ömer’dir, içeriye girmek için izin istiyor?”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ona kapıyı aç ve Cennetle müjdele!”dedi.

Kapıyı açtım O da içeri girdi. Ben de onu Cennetle müjdeledim. Sonra başka biri daha gelerek kapıyı çaldı:

      “-Kim o?!”diye sordum.

      “-Osman İbn-i Affan!”dedi.

      “-Ey Allâh’ın Resûlü, bu gelen Osman’dır, içeriye girmek için izin istiyor?”dedim

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ona da kapıyı aç ve kendisini başına gelecek bir müsibet karşısın-da Cennetle müjdele!”buyurdu. 67

Hz.Ali (r.a) bir hutbesinde Müslümanlara hitab ederek:

      “-Ey insanlar! En kahramanız kimdir?”diye sordu.

      “-Sensin ey Mü’minlerin Emîri!”dediler.

      “-Evet, ben her savaşta karşıma çıkanın hakkından geldim ama, en cesur insan Ebû Bekr’dir. Bedir’de Resûlullâh’a bir gölgelik yapmıştık. Müşriklerin Resûlullâh (s.a.v)’e bir kötülük yapmamaları için kim yanın-da nöbet bekleyecek?”dedik.

      “-Allâh’a yemin olsun ki, Ebû Bekr’den başka hiç birimiz bu işe yanaşamadık. Yalnız o, kılıcını sıyırarak Resûlullâh’ın başucunda nöbet tutuyor ve ona yaklaşana saldırıyordu. İşte bu adam, insanların en cesuru. ve en kahramanıdır!”dedi.

Yine bir gün Mekke’de Kureyşiler, Resûlullâh’ı tutmuşlar, ona kötü sözler söyleyip, hırpalıyorlar, ve:

      “-Sen bir çok ilâhları bir ilâh yaptın!”diyerek onu tehdit ediyorlardı.

Allâh’a yemin ederim ki, hiçbirimiz Resûlullâh’ı kurtarmaya cesaret edemedik. Yalnız Ebû Bekr (r.a):

      “-Size yazıklar olsun! Rabbim Allâh’dır, diyen bir insanı mı öldürü-yorsunuz?”diyerek onlarla mücadele ediyor, vuruyor, hırpalıyor, onları darmadağın ediyordu.

Sonra Hz.Ali (r.a) hırkasını kaldırdı. Ağlamaya başladı. Göz yaşları sakalını ıslatıyordu. Devam ederek:

      “-Söyleyin Allâh aşkına! Firavun’un sarayında yaşayan Mü’min mi? Yoksa o mu daha hayırlıdır?”diyerek sordu. Herkes sustu.

Hz.Ali (r.a):

      “-Yemin ederim ki Ebû Bekr (r.a)’in bir saati Firavun’un sarayında yaşayan bir Mü’minin bütün ömrüne bedeldir. O adam, inandığını gizli-yordu. Bu ise îmânını açıklamıştır!”dedi. 68

Süveyd bin Zeyd anlatıyor:

“-Ebû Zer’i Mescid’de yalnız başına otururken gördüm. Bunu fırsat

bilip hemen yanına oturdum. Ona Osman (r.a)’dan bahsettim. Şöyle dedi:

“-Resûlullâh (s.a.v)’in yanında şahid olduğum bir hadiseden dolayı Hz.Osman hakkında hayırdan başka bir şey söyleyemem. O hadise şudur:

“-Ben yalnız bulunduğum sıralarda Resûlullâh (s.a.v)’in yanına gid- erek, Ondan bir şeyler öğrenirdim. Bir gün yine yanına gittim. Baktım ki. Resûlullâh (s.a.v) hücreyi saâdetlerinden çıktılar. Ben de peşine takıldım. Resûlullâh (s.a.v) bir yere oturdu. Ben de yanına oturdum.

Resûlullâh (s.a.v) bana:

      “-Yâ Ebû Zer! Niçin geldin?”diye sordu.

Ben de:

      “-Allâh ve Resûlünü sevdiğim için!”diye cevab verdim.

O esnada Ebû Bekr geldi. Selâm verdi ve Resûlullâh (s.a.v)’in sağ tarafına oturdu. Resûlullâh (s.a.v) Ebu Bekir (r.a)’a:

      “-Yâ Ebû Bekr! Seni buraya getiren nedir?”diye sordu.

Ebû Bekr (r.a):

      “-Allâh ve Resûlü!”diye cevap verdi.

Sonra Ömer (r.a) geldi ve Ebû Bekr (r.a)’in sağına oturdu.

Resûlullâh (s.a.v) Ömer (r.a)’a:

      “-Yâ Ömer! Seni buraya getiren nedir?”diye sordu.

Ömer (r.a):

      “-Allâh ve Resûlü!”diye cevab verdi.

Daha sonra Osman (r.a) geldi. O da Ömer (r.a)’in sağına oturdu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yâ Osman! Seni buraya getiren nedir?”dedi.

Osman (r.a):

      “-Allâh ve Resûlüdür!”dedi.

Daha sonra Resûlullâh (s.a.v) eline yedi veya dokuz tane çakıl taşı aldı. Resûlullâh’ın elindeki o taşlar, Allâh’ı tesbih ediyorlardı. O taşların, arı uğultusu gibi seslerini bizzat duydum. Resûlullâh (s.a.v) o taşları yere bırakınca ses durdu. Sonra Resûlullâh (s.a.v) taşları Ebû Bekr’in avucuna koydu. Taşlar Ebû Bekr’in avucunda yine tesbihe başladılar. Öyle ki arı uğultusu gibi olan seslerini duydum.

Resûlullâh (s.a.v) taşları alıp yere koydu. Taşların sesi tekrar kesildi. Sonra tekrar alıp, Osman’ın avucuna koydu. Taşlar yine tesbih etmeye başladılar. Arı uğultusu gibi seslerini duyuyordum. Resûlullâh (s.a.v) o taşları alıp yere koydu. Taşların sesleri kesildi.

Başka bir rivâyette şu ilâve vardır:

Ebû Zer aynı hadiseyi naklederek şöyle diyor:

      “-Daha sonra Resûlullâh (s.a.v) taşları alıp Ömer’in avucuna koydu. Taşlar tesbihe başladılar. Onların arı uğultusuna benzer seslerini duyuyor idim. Resûlullâh (s.a.v) taşları alıp yere koydu. Taşların sesi kesildi!”

Ebû Zer (r.a) sözlerini şöyle bitiriyor:

“-En sonunda Resûlullâh (s.a.v):

      “-İşte bunlar, Peygamberlik alâmeti dir!”buyurdular.

Tâberani’nin rivâyetinde ise:

      “-Daha sonra taşları Ali’ye verdi. Sonra yerine koydu. Taşların sesi kesildi!”ilâvesi de vardır.

Bir rivâyette de şu vardır. Ebû Zer der ki:

      “-Taşların tesbih sesini oradakilerin her biri duyuyordu. Daha sonra Resûlullâh (s.a.v) taşları bize verdi. Fakat taşlar bizim hiç birimizin elin- de tesbih etmediler!” 69

Hz.Âişe (r.a):

“-Ashab bir mesele hakkında ihtilafa düştüğü zaman babam hemen imdada yetişir ve o mesele hakkında kesin hükmü verirdi. Resûlullâh’ın vefâtı üzerine ashab:

      “-Resûlullâh’ı nereye defnedeceğiz?”diyerek ihtilâfa düşmüşlerdi.

Hiç kimse bu hususta bir şey bilmiyordu. Babam Ebû Bekir (r.a):

“-Ben Resûlullâh (s.a.v)’in şöyle dediğini duydum:

      “-Her Peyğamber vefât ettiği döşeğin altında ki yere defnedilir!”

Buyurduğunu işittim!”demişti.

Ashâb Resûlullâh’ın mirası meselesinde ihtilafa düşmüşlerdi. Hiç kimse bu hususta da bir şey bilmiyordu. Yine babam Ebû Bekr (r.a); Ben Resûlullâh (s.a.v)’in:

      “-Biz Peyğamberler miras bırakmayız. Bizim bıraktıklarımız sadaka olur!”buyurduğunu işittim, dedi. 70

Hz.Ömer (r.a) anlatıyor:

“-Kızım Hafsa, Sehmi kabilesinden Huneys bin Huzafe es-Sehmi’-den dul kalmıştı. Huneys bin Huzafe, Bedir Savaşı’na katılan Bedir ehli ve Resûlullâh (s.a.v)’ın ashabındandı. Bedir’de çok ağır bir şekilde yara-lanmıştı, daha sonra ise, Medine’de vefât etti. Onun hanımı olan kızım Hafsa’da, dul kalmıştı. Kızım Hafsa’nın iddeti bitince, bir gün Ebû Bekr ile karşılaştığımda, ona şöyle dedim:

      “-Yâ Ebû Bekr! Arzu edersen, kızım Hafsa’yı sana nikâhlayayım?”

Ebû Bekr, o anda bana dönüb de bir cevap dahi vermedi. Birkaç gün sonra, Resûlullâh, kızım Hafsa’ya talibli oluverdi. Hafsa’yı Resûlullâh’a nikâhladım. Bu hadiseden sonra Ebû Bekr ile karşılaştım! Bana:

      “-Yâ Ömer!Hafsa ile evlenmemi teklif ettiğinde, sana, herhangi bir cevab vermemiştim. Herhalde bana gücenmişsindir?”dedi.

Ben de:

      “-Evet gücenmiştim!”diye cevab verince, Ebû Bekr (r.a):

      “-Aslında ben sana o zaman cevab verecektim. Ancak Resûlullâh’ın ondan bahsettiğini işitmiştim. Resûlullâh’ın sırrını ifşa etmeyeyim diye sana cevab vermedim. Şayet Resûlullâh (s.a.v) vazgeçseydi, ben Hafsa’yı kendime nikâhlayacaktım!”dedi. 71

Ebû Bekr (r.a)’ın konuşmaları:

Urve bin Zübeyr, babasından naklediyor:

Hz.Ebû Bekr (r.a)’dan:

“-Resûlullâh’a getirilen Salavât, suyun ateşi söndürmesinden daha

tesirli olarak günahları yokeder. Resûlullâh’a getirilen selâm’da köle âzâd etmekten daha üstündür. Resûlullâh’ı sevmek ise can bağışlamaktan daha efdaldir!”dedi. 72

Muhammed bin İbrahim bin Hâris’den:

Ebû Bekr-ı Sıddik halka hitab ederek şöyle dedi:

      “-Kuvvet ve irâdesi ile yaşadığım O Allâh’a yemin ederim ki, eğer haramlardan sakınır ve iyilik yaparsanız hemen hemen hiç bir sıkıntıya düşmezsiniz. O kadar ki ekmek ve yağla doyarsınız!”

Ebû Bekir (r.a) halka hitab ederek şöyle dedi:

      “-Ey Müslümanlar! Azîz ve Celîl olan Allâh’dan hakkıyla çok haya ediniz. Kuvvet ve iradesi ile yaşadığım Allâh’a yemin ederim ki, açık bir yerde tuvalete gittiğim zaman, Azîz ve Celîl olan Rabbim’den utandığım için elbisemi perde yaparım!”

İbn-i Şihab’dan:

Ebû Bekr-i Siddik bir gün bir konuşmasında şöyle dedi:

      “-Allâh’dan çok haya ediniz!Vallâhi ben, Resûlullâh (s.a.v)’e, bey’at edeli beri Rabbim’den haya ettiğim için başımı bir örtü ile kapamadan hiçbir ihtiyacımı karşılamaya çıkmadım!” 73

Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın özlü sözlerinden bazıları şöyledir:

      “-Sana yol göstermek isteyenden durumunu gizleme, aksi takdirde kendini aldatırsın!”

      “-Bir hayrı kaçırırsan onu yakalamaya çalış, ulaşınca da onu geç!”

      “-Sabır imanın yarısı, yâkin ise tamamıdır!”

      “-Ölüme karşı haris ol. Sana hayat verilir!”

Ebû Bekr (r.a)’da ki Allâh korkusu:

Dahhak anlatıyor:

Hz.Ebû Bekr, bir ağaca konmuş bir kuş gördü. Kuşa:

“-Ne mutlu sana ey kuş, vallâhi ben de senin gibi olmak isterdim. Ağaca konar, meyvesinden yer, sonra uçarsın, ne hesaba çekileceksin, ne de cezaya çarptırılacaksın!

Vallâhi yolun kenarında bir ağaç olmak isterdim. bir deve gelerek, yapraklarımı toplar, ağzına götürür çiğner, yutar sonra da dışkı olarak çıkarırdı. Keşke insan olmasaydım!

Vallâhi, koç olmayı ne kadar isterdim. Sahibim beni besler, yeteri kadar gelişip semizlediğim zaman, beni keserler bir parçamı kızartırlar, bir parçamı da kuruturlar. Sonra beni yerler, daha sonra da, dışkı olarak çukura atarlardı. Keşke insan olarak yaratılmasaydım!”derdi. 74

Hz.Ebû Bekr (r.a), bu sözleri, sorumluluk ve mesuliyet taşımanın verdiği his ve ahiret hesabını verememe korkusundan dolayı söylerdi.

Abdullah bin Amr bin Âs (r.a) anlatıyor:

“-Hz.Ebû Bekri’s-Sıddık, bir cuma günü ayağa kalktı:

      “-Yarın sabah, bana, zekât develerini getirin. Onları muhtaç olanlara taksim edip dağıtacağım. Kimse müsaade almadan da yanıma gelmesin!”

Bunu duyan bir kadın da kocasına:

      “-Bey, bu yuları al. Belki, Allâh bugün bize bir deve verir!”demişti.

Bu adam’da zekât dağıtım yerine geldiği zaman, Halife Ebû Bekr ile Ömer, develerin bulunduğu yere gidiyorlardı. O anda, o adam da, onlarla beraber develerin yanına vardı. Halife Ebû Bekr o adama dönerek:

      “-Niçin müsaâde almadan yanımıza geldin?!”diye o adamı azarladı.

Adamın elinde bulunan yuları da adamın elinden alıp, kendisine bir de vurdu. Halife Ebû Bekr develerin taksim işlerini bitirince, o muhtaç adamı yanına çağırtıp, aldığı yuları ona geri verdi. Ve:

      “-Benden İntikamını al!”dedi.

Hz.Ömer (r.a):

      “-İntikam alamaz! Böyle şeyleri âdet haline getirme!”dedi.

Ebû Bekr (r.a):

      “-Yarın kıyâmette, Allâh huzurunda kim beni kurtarabilir?”dedi.

Hz.Ömer (r.a)’da:

      “-O zaman onun gönlünü al!”dedi.

Halife Ebû Bekr’de kölesine, takımları ile birlikte bir deve, kadife bir kumaş parçası, bir de beş dinar getirmesini emretti. Bunlarla o zâtın gönlünü aldı!” 75

Esmâ bint-i Ebû Bekr (r.a), anlatıyor:

“-Hz.Ebû Bekr (r.a) Resûlullâh’la beraber sabah yemeğini yerken:

      “-Kim, zerre kadar iyilik yaparsa, mükâfatını alacak; kim de zerre kadar kötülük işlerse cezasını çekecektir!” 76

Meâlindeki âyetler inince, (veya okununca) Ebû Bekr (r.a) hemen yemeği olduğu gibi bırakarak:

      “-Ey Allâh’ın Resûlü! İşlediğimiz her kötülüğün cezasını çekecek miyiz?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bu dünyada başınıza gelen kötülükler, yaptığınız fena işlerin ceza-sıdır. İyilik yapanların mükâfatları ise âhirette verilecektir!”buyurdu.

Amr İbn-i Âs’ın oğlu Abdullâh anlatıyor:

      “-Yeryüzü şiddetli depremlerle sarsıldığı zaman!”diye başlayan sûre indiğinde Ebû Bekr, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanında oturuyordu. Ağlamaya başladı.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Seni ağlatan nedir, ey Ebû Bekr?”diye sordu.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Bu sûre!”diye cevab verince,

Resûlullâh (s.a.v):

“-Eğer, siz hata ve günah işlemeyip Allâh’ın affının tecellisine vesile olmasaydınız, yüce Allâh hatâ ve günah işleyen bir ümmet yaratır, onlara

mağfiret ederdi!” buyurdu. 77

Başka bir rivâyette ise Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurur:

“-Ey Ebû Bekr! Başına gelen hoşlanmadığın şeyler, kötülüklerin karşılıklarıdır. İşlediğin iyiliklerin karşılıkları ise kıyâmete bırakılır ve o gün tam olarak verilir. Cenâb-ı Allâh da:

      “-Allâh bir çok kusurlarınızı bağışladığı halde başınıza gelen musibetler kendi yaptığınız kötülükler sebebi iledir!” 78

Buyurarak bunu açıkça tasdik etmektedir.

Hz.Ebû Bekr (r.a), anlatıyor:

Bir defasında Resûlullâh (s.a.v)’ın yanında bulunuyordum.

      “-Kim bir kötülük işlerse onun misliyle cezalandırılır. Kendisine Allâh’dan başka dost ve yardımcı bulamaz!” 79

Âyeti inince, Resûlullâh (s.a.v) bana:

      “-Ya Ebû Bekr, bana inen âyeti sana okuyayım mı?”diye sordu.

      “-Oku, Ey Allâh’ın Resûlü!”dedim.

Bana bu âyeti okuduktan sonra kendimden geçerek yere düşmüşüm.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Neyin var yâ Ebû Bekr?”dedi.

      “-Ey Allâh’ın Resûlü, hangimiz kötülük işlemedik ki? Yaptıklarım- ızın karşılığını mutlaka göreceğiz!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yâ Ebû Bekr! Sen ve Mü’minler Rabbimize kavuşuncaya kadar dünyada bu şekilde cezalandırılacaksınız. Öbür dünyaya bir şey kalmaya- caktır. Diğerlerine gelince, Allâh kıyamet günü onların hesabını toptan görür!”buyurdular.

Yine, Ebû Bekr (r.a)’den:

“-Ey Allâh’ın Resûlü!

      “-Kim, bir kötülük işlerse, o kötülüğün karşılığını muhakkak görür!”

Âyet’inden sonra nasıl kurtulabiliriz? İşlediğimiz bütün kötülüklerin cezasını çekeceğiz?”dedim.

Şöyle cevab verdiler:

      “-Allâh, sana mağfiret etsin yâ Ebû Bekr; Sen hastalanmıyor musun? Yorulmuyor musun? Üzülmüyor musun? Başına felâket gelmiyor mu? Bir musibete düçar olmuyor musun?”

      “-Evet!”diye karşılık verdim.

      “-İşte, yaptığınız kötülüklerin dünyada ki karşılıkları bunlardır!” buyurdular. 80

Ebû Bekr (r.a)’ın Takvası:

Eslem anlatıyor:

“-Ömer (r.a) şöyle dedi:

      “-Ebû Bekr (r.a)’i kendi dilini çekerken gördüm!”

Bunun üzerine:

      “-Ey Allâh Resûlü’nün halifesi, ne yapıyorsun?”dedim.

Ebû Bekr (r.a):

      “-Bu, beni helâk edecek. Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurmuştu!”

      “-Vücudda dilin belâsından şikâyet etmeyen hiçbir organ yoktur!” cevabını verdi. 81

Ebû Bekr (r.a)’ın azadlısı anlatıyor:

“-Ebû Bekr (r.a) şöyle demişti:

      “-Kim kendi nefsine kusurdan dolayı kızarsa, Allâh o kimseyi gaza- bından emin kılar!” 82

Muhammed İbn-i Sirin anlatıyor:

“-Ebû Bekr’den başka yediği yemeği kusan hiç kimse görmedim; ona yemek getirilmişti. O yemekten yedi kendisine:

      “-Yemeği Nu’mân (r.a) getirdi!”denildi. Bunun üzerine:

      “-Bana Nu’mân’ın kâhinlikten kazandığı yemeği yedirdiniz!”diye çıkıştı ve istifra’ etti.

“-Resûlullâh (s.a.v)’in ashabından, heybetli, yakışıklı bir zât olan Nuâym (r.a)’dan:

“-Bir grub insan gelerek, bana:

      “-Çocuğu olmayan bir kadın için bir şeyin var mı?”diye sordular.

      “-Evet!”diye cevab verdim.

      “-Nedir o?”dediler.

      “-Ey Âsi râhm sus! Ceninden mahrum oluyorsun. Yazıklar olsun sana, ey râhimdeki âsi!”belki kurtulur diyerek bu sihr’i yaptım.

Nuâym, bu sihr işini İslâm olmadan önce yapmış, parasını ise İslâm olduktan çok sonra almıştı.

Bunun üzerine bana koyun ve yağ hediye edildi. Bir kısmını alıp Ebû Bekr (r.a)’e getirdim. Ebû Bekr ondan yedi. Yiyip ayrıldıktan sonra kalktı ve kustu. Sonra da:

      “-Biriniz birşey getiriyor, onun nereden geldiğini haber vermiyor!” diye çıkıştı.

Bir başka rivâyette, Zeyd bin Erkam (r.a) anlatıyor:

“-Ebû Bekr (r.a)’in çalışıb para kazanan bir kölesi vardı. Bir gece köle, yemek getirdi. Ebû Bekir (r.a) ondan bir lokma alınca, köle:

      “-Ne oldu, her gece getirdiğimi, nereden kazandığımı soruyordun; bu gece niçin sormuyorsun?”dedi.

Ebû Bekr (r.a):

      “-Açlık beni buna mecbur etti, bunu nereden getirdin?”dedi.

Köle:

      “-Câhilliye devrinde bir kavme uğrayıp, onların hastalarına okumuş- tum. Bana vaâd de bulunmuşlardı. Bugün onlara uğradım. Baktım onların düğünleri var. Onlar verdiler!”dedi.

Ebû Bekr (r.a):

      “-Nerede ise beni mahvediyordun!”dedi ve elini boğazına sokarak kendini kusmaya zorladı. Fakat kusamadı.

      “-Bu ancak su ile çıkar!”dedi. Hemen bir tas su istedi ve su içerek yediklerini tamamen dışarı çıkardı!”

      “-Hay Allâh senin hayrını versin! Bütün bunlar bu lokma için mi?” dediklerinde:

      “-Öleceğimi bilsem yine de çıkarırdım. Resûlullâh (s.a.v)’in şöyle buyurduğunu duydum!”

      “-Haramla beslenen her cesed, cehennemde yanmaya mahkûmdur!”

Onun için bedenimde bu lokmadan bir şeyin olmasından korktum!” diye cevab verdi. 83

Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor: Bir gün Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bugün hanginiz oruçlu?”diye sordu.

Ebû Bekr (r.a):

      “-Ben!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bugün hanginiz hasta olarak evine döndü veya, hasta ziyaretinde bulundu?”

      “-Ben!”diye cevab verdi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bugün hanginiz bir cenazeye katıldı?”dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Ben!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bugün hanginiz bir fakirin karnını doyurdu?”dedi.

      “-Ben!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bir günde bu kadar hasletin kendisinde birleştiği adam muhakkak cennete girer!”buyurdular. 84

Bir başka hadis-i şerifte de şöyle buyrulmuştur:

“-Kim, Allâh rızası için azıcık, bir sadaka verirse, Cennette ona:

      “-Ey Allâh’ın sevgili kulu buraya gel! Bu kapıda büyük bir hayır ve bereket vardır. diye çağrılır. Çok namaz kılanlar Cennetin namaz kapısın- dan, Mücahidler cihad kapısından, çok sadaka verenler sadaka kapısından oruçlular ise Reyyân kapısından dâvet edilirler!”

Bu sırada Hz.Ebû Bekr (r.a)’de orada bulunuyordu;

      “-Anam babam size fedâ olsun, yâ Resûlallâh! Bir kişi bu kapıların tümünden birden dâvet edilebilir mi?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu:

      “-Evet, dâvet edilebilir! Senin, bu kapıların tümünden birden dâvet edilenlerden biri olduğunu ümit ederim!” 1

Hz.Âişe (r.a) anlatıyor:

“-Bir defasında yeni bir elbise giydim. Hoşuma gittiğinden o elbise-ye bakıp duruyordum.

Babam Ebû Bekr:

      “-Allâh senden yüz çevirdi, sen nereye bakıyorsun!”dedi.

      “-Niçin?”diye sordum.

      “-Bilmiyor musun? Allâh, dünya ziynetine hayranlık duyan bir insa-nı, o duyguyu atıncaya kadar, kendisine gazab eder!”dedi.

Bunun üzerine ben, o elbiseyi hemen çıkardım ve tasadduk ettim!”

Ebû Damre İbn-ü Habib bin Damre’den:

Ebû Bekr’in bir oğlan çocuğu ölmekte idi. Çocuk gözlerini yattığı yastığa dikmişti. Nihayet çocuk vefât ettikten sonra Ebû Bekir’e:

      “-Oğlunun ölmeden önce yastığa baktığını görmüştük?”dediler.

Bunun üzerine çocuğun başını yastıktan kaldırdılar. Yastığın altında beş veya altı dinar vardı. Ebû Bekr (r.a) ellerini birbirine vurarak:

      “-İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi raciun! Bu yüzden çarpıttırılacağın azaba tahammül edebileceğini zannetmiyorum!”dedi. 85

Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın İnfak Edişi:

Hz.Ömer (r.a) şöyle anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v) bir gün infak etmemizi emretti. Tam da malı-mın olduğu zamana rastladığından, kendi kendime:

      “-Eğer geçebilirsem, Ebû Bekr’i ancak bugün geçerim!”dedim ve malımın yarısını Resûlullâh (s.a.v)’e getirdim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Âilene bir şey bırakmadın mı?”diye sordu.

      “-Bıraktım!”dedim.

      “-Ne kadar bıraktın?”dedi.

Hz.Ömer (r.a)’de:

      “-Buraya getirdiğim kadar!”dedim.

Daha sonra Ebû Bekr, bütün varını yoğunu getirdi.

Resûlullâh (s.a.v), ona:

      “-Âilene ne bıraktın?”diye sordu.

O da:

      “-Onları, Allâh ve Resûlüne havale ettim!”diye cevab verdi.

Bunun üzerine kendi kendime:

      “-Artık onu geçemem!”dedim. 86

Abdullâh İbn-i Ömer (r.a) anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v) ile beraber oturuyorduk. Orada Ebû Bekr (r.a) ’de vardı. Ebû Bekir’in sırtında, yakalarını dikenle tutturduğu bir abası vardı. O sırada Cebrâil (a.s) gelerek Allâh’ın selâmını getirdi, ve:

      “-Yâ Rasûlallâh! Ebû Bekr’in yakalarını dikenle tutturarak sırtına böyle bir aba aldığını görünce üzüldüm!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Yâ Cibril, Ebû Bekr, Mekke’nin fethinden önce bütün malını bana infak etti!” buyurdu.

Cebrâil (a.s)’de, Resûlullâh (s.a.v)’e:

“-Ebû Bekr’e Allâh’ın selâm gönderdiğini söyle. Ve, de ki:

“-Rabbin senden şunu soruyor:

      “-Bu kadar fâkirlik içinde ve bulunduğun halde, benden razı mısın, yoksa bana güceniyor musun?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) de Ebû Bekr’e dönerek:

      “-Yâ Ebâ Bekr! Bak bu Cibril’dir. Sana, Allâh’ın Selâmını getirmiş. Rabbin, senden, bu fâkirlik halinde, kendisinden râzı olub olamadığını soruyor?”dedi.

Bunun üzerine Ebû Bekr ağlayarak:

      “-Rabbimden mi güceneceğim?! Rabbim’den râzıyım! Rabbim’den râzıyım!”diye cevab verdi. 87

Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın sabrı:

Kasım bin Muhammed’den:

“-Tâif kuşatmasında oğlu Abdullah bin Ebû Bekr’e bir ok isabet etmişti. Resûlullâh (s.a.v)’ın vefâtından hemen sonra, Abdullah’ın duru-mu da iyice ağırlaştı. Kırk gün kadar yattı. Nihayet ruhunu teslim etti. Hz.Ebû Bekr, kızı Hz.Âişe’nin yanına gelerek şöyle dedi:

      “-Kızım sanki bir koyun kulağından tutularak evimizden çıkarıldı!”

Hz.Âişe (r.a)’de babasına:

      “-Seni metin kılan ve kemâle erdiren Allâh’a hamd olsun!”dedi.

Hz.Ebû Bekr, ağlayarak evden ayrıldı. Tekrar eve geldi ve dedi ki:

      “-Kızım! Abdullâh’ı, diri olarak gömmekten korkuyor musunuz?”

Hz.Âişe (r.a):

      “-Babacığım!..İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi raciun”de!”dedi.

Ebû Bekr (r.a)’de:

      “-Lânetlenmiş şeytandan, her şeyi bilen Allâh’a sığınırım. Kızım herkesin kalbine iki yerden ilham ve doğuş olur. Biri Melek’den, diğeri ise Şeytan’dan!”dedi.

Daha sonraları kendisine Tâif taraflarından Sâkif heyeti gelmişti. Abdullâh’a isabet edib, onu öldüren ok da yanında idi. Ok’u gelen heyet-tekilere göstererek:

      “-İçinizden bu ok’u tanıyanınız var mı?”diye sordu.

Aclan oğullarının kardeşi Sa’d bin Ubeyd:

      “-Bu oku ben yonttum. Ucunu ben sivrilttim. Tüyünü ben taktım. Bunu atan da benim!”dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Bu ok, Abdullâh bin Ebû Bekr’i şehid eden ok’dur. Senin elinle ona şehidlik şerbetini içiren, onun eliyle seni öldürtmeyen Allâh’a hamd olsun. Allâh’ın himayesi çok geniştir!”dedi. 88

Abdullâh bin Ebi Bekr, Beni Teymlerden Hz.Ebû Bekr’in oğlu idi. İlk sıralarda Müslüman olmuştu. Kendisi anlayışlı ve becerikli bir gençti. Resûlullâh (s.a.v) ile Hz.Ebû Bekr’in Mekke’den, Medine’ye hicretleri sırasında, Sevr Mağarası’nda gizlendiklerinde Abdullâh bin Ebû Bekr, gündüzleri Mekke’de bulunur, müşriklerın, Resûlullâh ve Hz.Ebû Bekr hakkında söyledikleri şeylerden işitip, bildiklerini, karanlık basınca, Sevr Mağarası’na gelip anlatır, geceyi Resûlullâh ve Hz.Ebû Bekr ile geçirdik-ten sonra tan yeri ağarırken Mekke’ye döner, geceyi Mekke’de geçirmiş gibi müşriklerle sabahlardı. Abdullâh bin Ebû Bekir, Mekke’nin Fethine, Huneyn ve Tâif Savaşları’na katıldı.

Tâif Savaşı’nda Ebû Mıchen tarafından, diğer rivâyete göre:

“-Beni Aclanların kardeşi Said bin Ubeyd tarafından atılan ok ile vurulup yaralanmıştı. Hz.Ebû Bekr Abdullâh’ın yarasından çıkardığı ok’u yanında sakladı. Abdullâh’ın yarası, gün gittikçe azdı ve hiç iyileşmedi. Hz.Ebû Bekr, halife olduğu sırada, hicretin onbirinci yılı Şevval ayında, Abdullâh’ın yarası deşilerek, ölümüne sebeb oldu. O zaman, Ebû Mıhcen, Hz.Ebû Bekr’in yanına gelmişti. Hz.Ebû Bekr, yanında bulundurduğu uzun ok demirini çıkarıp ona gösterdi:

      “-Yâ Ebû Michen! Bunu, tanıdın mı?”diye sordu.

Ebû Michen:

      “-Nasıl tanımam? Onun okunu, ben yaptım. Kirişini de ben sardım ve atıp oğlunu onunla ben vurdum! Allâh’a şükürler olsun ki: benim elimle ona şehidlik ikram etti de onun eli ile bana bir ikramda bulunmadı! Yani, o zaman, beni müşrik olarak öldürtmedi!”dedi.

Diğer rivâyete göre:

“-Sakifler heyeti Hz.Ebû Bekr’in yanına geldikleri zaman, Hz.Ebû Bekr, yanında bulundurduğu oku çıkarıp onlara:

      “-Bu oku, içinizden tanıyan var mı?”diye sordu.

Beni Aclanların kardeşi Said bin Ubeyd:

      “-Bu oku, ben yontup yaptım. Kirişini ben bağladım ve attım!”dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-İşte o ok, Ebû Bekr’in oğlunu öldürmüştür! Hamd olsun, Allâh’a ki, senin elinle ona şehidlik ikrâm etti de, onun eli ile sana bir ikrâmda bulunmadı. Yani, seni müşrik olarak ona öldürtmedi. Onun rahmeti ve ikramı, ikimizi de kuşattı!”dedi

Abdullah’ın öğleden sonra cenaze namazını babası kıldırtmış idi. Kabrine, Hz.Ömer ile Talha ve Abdurrahman bin Ebi Bekr indirmiştir!” 89

Hz.Ebû Bekr (r.a) da ki, Ehl-i Beyt sevgisi:

Nabi’den:

“-Ebû Bekr (r.a) ile beraber Resûlullâh (s.a.v)’in vefâtından birkaç gün sonra ikindi namazından çıktık. Yolda Hz.Ali (r.a)’de yürüyordu. Yol üzerinde Ali’nin oğlu Hasan çocuklarla beraber oynuyordu. Ebû Bekr, Hasan’ı omzuna alarak:

      “-Ali’ye değil de tıpkı Resûlullâh (s.a.v)’e benziyor!”dedi.

Ali (r.a), onun bu sözlerine gülüyordu.

Abdurrahman bin el-İsfahani’den:

“-Halife seçildikten sonra. Ebû Bekr (r.a) minberde iken Ali (r.a)’ın oğlu, Hasan (r.a) geldi ve:

      “-Babamın yerinden in!”dedi.

Ebû Bekr (r.a):

      “-Doğru söyledin, orası senin babanın yeridir!”dedi,

Halife Ebû Ebû Bekr (r.a) Hz.Hasan’ı kucağına alarak ağladı.

Hz.Ali (r.a) da:

      “-Vallâhi çocuğu ben öğütlemiş değilim!”dedi.

Halife Ebû Bekr (r.a):

      “-Biliyorum zaten seni de itham etmiyorum!”dedi.

Urve anlatıyor:

“-Bir gün, Ebû Bekr hutbe okurken Hasan geldi, minbere çıkarak,

      “-Babamın yerinden in!”dedi.

Hz.Ali (r.a), Ebû Bekr’in çocuğu kendisinin öğrettiği, düşüncesine kapılmaması için:

      “-Emin olun ki böyle, söyle diye onu biz öğretmedik!”dedi. 90

Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın Başına Gelen Bazı Beşeri Haller:

Ebû Hüreyre (r.a)’den:

“-Ebû Bekr (r.a) Resûlullâh (s.a.v) ile oturuyorlardı. Bir adam, Ebû Bekr’e sövüb saymaya başladı. Resûlullâh (s.a.v)’de gülerek hayretle onları seyrediyordu. Adam çok ileri gidince, Ebû Bekr (r.a) onun bazı sözlerine karşılık verdi. Bunu duyan Resûlullâh (s.a.v) kızarak oradan kalkıp gitti. Ebû Bekr’de arkasından yetişti:

      “-Yâ Rasûlallâh! Adam bana küfrederken siz orada oturuyordunuz. Ben adama karşılık verince kızarak kalkıp gittin. Neden böyle yaptın?” diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sen, o adamın karşısında susarken, senin yerine, ona bir melek karşılık veriyordu. Sen, ona cevab vermeye başlayınca, araya şeytan girdi. Ben ise şeytanla beraber bir arada bulunamam!”dedi ve şöyle devam etti:

      “-Yâ Ebû Bekr! Üç şey vardır ki yüce Allâh, asla onları karşılıksız bırakmaz. Kim zulme uğrar da Allâh rızasını kazanmak için mukabelede bulunmazsa, Allâh-u Teâlâ o kimseye yardım ederek yükseltir. Her kim yüce Allâh’a yaklaşmak için herkese ihsanda bulunursa, Cenâb-ı Allâh, o kimsenin zenginliğini arttırır. Her kim de zengin olmak için dilencilik yaparsa Yüce Allâh, o kimseyi fakirleştirir!” 91

Vedâ Haccı yolculuğuna çıkılırken Hz,Ebû Bekr (r.a), Medine’de, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına gelerek:

      “-Benim yanımda bir deve var. İstersen yol azığımızı onun üzerine yükleyelim!”demişti.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Peki öyle olsun!”buyurmuşlardı.

Un ve sevik gibi, yolda yiyeceklerini Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın devesine yüklettirmişti. Resûlullâh (s.a.v) ile Hz.Ebû Bekr ailesinin yolda yemek için hazırladıkları azıkları, böylece bir deve üzerinde yüklü bulunuyordu. Hz.Ebû Bekr’in kölesi Ukbe, bu azık devesinin üzerine binmekte idi. Dinlenmek için Esâye’de konaklandığı ve Hz.Ebû Bekr’in kölesi Ukbe- de, deveyi ıhdırdığı sırada, uyuya kalmıştı. Deve çöktüğü yerden kalkarak yularını Ukbe’nin elinden çekip almış vadinin içine doğru gitmişti. Ukbe uyanınca, kalktı, yoluna devam etti. Ukbe devenin, kafile ile birlikte yolda gittiğini sanıyordu. Deveyi arıyor soruyordu, fakat, kimseden bir haber alamıyordu,

Resûlullâh (s.a.v), Arc mevkiin’de konakladı. Konak yerinin önünde otururken, Hz.Ebû Bekr geldi. Resûlullâh’ın bir yanına oturdu. Hz.Âişe gelip öbür yanına oturdu. Hz.Esmâ geldi. Hz.Ebû Bekr’in yanına oturdu. Böyle, Hz.Âişe Resûlullâh’ın yanında, Esmâ da, Hz,Ebû Bekr’ın yanında oturduğu, ve Ebû Bekr (r.a) kölesi Ukbe’nin gelmesini bekleyip durduğu bir sırada. Vakit öğlene doğru iken kölesi Ukbe, yalnız başına, devesiz eli boş olarak çıkıp gelince:

Ebû Bekr (r.a), ona:

      “-Azık yüklü deve nerede?”diye sordu.

Ukbe:

      “-Dün gece, onu kaybettim, yitirdim!”dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Vay sana! Keşke o yiyecekler, yalnız bana aid olsaydı, asla ğam değildi! Fakat onlar Resûlullâh (s.a.v) ile, O’nun ev halkına aid idi!”deyip kızarak ayağa kalktı. Ukbe’yi dövmeye başladı. Ona hem vurup, hem de:

      “-Sen, bir tek deveyi nasıl kaybeder, yitirirsin?”diyordu.

Resûlullâh (s.a.v) gülümseyerek:

      “-Şu ihramlı kişiyi görüyor musunuz?! Neler yapıyor hele bakınız?!” buyurdu, ve Hz.Ebû Bekr’ı, kölesi Ukbe’yi, dövmekten, men etti.

Erzak devesinin kaybolduğunu haber alınca, Eslemler’den Nadlalar, bir çanak içinde Hays yemeği getirip Resûlullâh (s.a.v)’e ikrâm ettiler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Gel ey Ebû Bekr! Allâh, sana, nefis ve tatlı bir yemek gönderdi!” buyurdu. Hz.Ebû Bekr ise Ukbe’ye hâlâ kızıb duruyordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sâkin ol! Bu iş, ne sana, ne de, seninle birlikte bize aid dir. Kölen senin deveni, kaybetmemeye son derece istekli idi!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v),ve Onun âile halkı ile Hz.Ebû Bekr, Resûlullâh’ın yanında bulunan herkes o yemekten doyuncaya kadar yediler. Aradan çok geçmemişti ki, halkın ardcılığını, sevk ediciliğini yapan sahabi Safvan bin Muâttal (r.a), azık devesini getirip Resûlullâh (s.a.v)’ın çadırının önünde ıhdırdı. Hz.Ebû Bekr’e:

      “-Bak metâ’ın dan bir şey kaybetmiş misin?”dedi.

Hz.Ebû Bekr, varıb baktı.

      “-Su içtiğimiz kab’dan başka bir şey kaybetmemişiz!”dedi.

Kölesi Ukbe:

      “-İşte, kab, benim yanımdadır!”dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Allâh, sana, emaneti edâ ve teslim ettirdi!”dedi. 92

Niyar bin Mükerrem el Eslemi anlatıyor:

      “-Elif Lâm. Mim. Rumlar en yakın bir yerde yenildiler. Onlar bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde ğalib geleceklerdir!” 93

Âyetlerini indirdiği sırada İranlılar Rumları yenilgiye uğratmışlardı. Müslümanlar ise Rumların İranlıları yenmesini istiyorlardı. Çünkü onlar da, Ehl-i Kitab’dandı. Allâh’u-Teâlâ bu hususu belirlemek için de:

      “-İşte o gün, Mü'minler, istediğine yardım eden Allâh’ın yardı-mına sevineceklerdir. O güçlüdür, merhametlidir!” 94

Âyetlerini indirdi. Kureyş kabilesi ise İranlıların Rumları yenilgiye uğratmasına sevinmişlerdi. Çünkü İranlılar da Kureyşiler’de Ehl-i Kitab değillerdi. Âhirete inanmıyorlardı. İşte bu âyetler inince:

Ebû Bekr (r.a) Mekke sokaklarında:

      “-Elif Lâm. Mim. Rumlar en yakın bir yerde yenildiler. Onlar bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde gâlip geleceklerdir!”

Rum Süresinin Âyetlerini okumaya başladı. Bunun üzerine bir grub Mekkeli Kureyşiler Ebû Bekr’e:

      “-Siz Rumları, biz ise İranlıları tutuyoruz. Arkadaşınız Muhammed Rumların birkaç yıl içinde İranlıları yeneceklerini iddia ediyor. Bu husus-ta bizimle bahse var mısınız?”dediler.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Evet!”diye karşılık verdi. O günlerde bahse girmek henüz Haram kılınmamıştı. Böylece Ebû Bekr ile müşrikler bahse girdiler. Müşrikler Ebû Bekir’e dediler ki:

      “-Üç ila dokuz yıl arasında hangi yılı tesbit edecekseniz o, yılı belir-telim. İddiamız da o yıl sona ersin?”dediler.

Müddeti altı yıl olarak belirttiler. Altı yıl geçtiği halde Rumlar ğalib gelmeyince, müşrikler iddiaya koydukları malı Ebû Bekr’den aldılar. Fakat 7. Sene Rumlar'ın İranlıları yenmesi üzerine Müslümanlar müddeti 6 yıl tayin ettiği için Ebû Bekr’e:

      “-Niçin böyle yaptın?”deyince:

Ebû Bekr (r.a):

      “-Çünkü Allâh, birkaç yıl içinde buyurmuştu da!”diye karşılık verdi. Bu olay üzerine bir çok kimse Müslüman oldu.

Ber’a’da şöyle anlatıyor:

      “-Elif! Lâm! Mim! Rumlar en yakın bir yerde yenildiler. Onlar bu yenilgiden sonra birkaç yıl içinde galib geleceklerdir!”

Rum Sûresi Âyetleri indiği zaman Müşrikler Ebû Bekr’e:

      “-Arkadaşın Muhammed’in Rumların İranlıları yeneceğini iddia etmesine ne dersin?”diye sordular.

O da:

      “-Arkadaşım doğru söylemiştir!”diye karşılık verdi.

Bu defa onlar:

      “-Bahse girer misin?”diyerek Ebû Bekr ile bahse girdiler. Aralarında bir zaman tâyin ettiler. Fakat müddet dolduğu halde Rumlar İranlıları yenememişlerdi. Rumlar galib gelmeden, Resûlullâh (s.a.v) bunu öğrendi. Ebû Bekr’e kızdı ve:

      “-Niçin böyle bahse giriştin?”diye sordu.

O da:

      “-Allâh ve Resûlü’nü tasdik etmek için!”diye cevab verince,

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Onlarla yeniden bahse gir. Ortaya konanı attır ve zamanı da birkaç yıl uzat!”buyurdu.

Ebû Bekr’de onlara gelerek:

      “-Bir daha var mısınız? Yeniden iddialaşmak iyidir!”deyince:

      “-Evet varız!”dediler.

Belirtilen seneler dolmadan Rumlar İranlıları yenerek Medain şehri-ni aldılar. Onları Bizans Rum imparatorluğuna kattılar. Bunun üzerine Ebû Bekr (r.a) Resûlullâh’a gelerek:

      “-Müşriklerden alacağım mal haramdır!”deyince.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Onu sadaka olarak dağıtırsın!”buyurdular. 95

Abdurrahman bin Ebû Bekir (r.a) anlatıyor:

Bir akşam üzeri, bize misafirler geldi. Babam da Resûlullâh (s.a.v) ile konuşuyordu. Dışarıya çıktı ve:

      “-Yâ Abdurrahman! Misafirlere bir şeyler ikram et!”dedi.

Akşam olunca onlara yiyecek getirdik. Fakat misafirler yemediler:

      “-Âile reisi gelib’de bizimle beraber yemedikçe yemeğe başlamıya- cağız!”dediler. Ben ise onlara:

      “-Babam sinirli bir adamdır. Eğer yemezseniz bana kızar!”dedim.

Fakat onlar:

      “-Hayır, yemeyiz!”dediler.

Nihayet babam Ebû Bekr eve geldi. Misafirlerden hiç biri yemeğe başlama-mışlardı.

      “-Misafirleri doyurdunuz mu?”diye sordu.

Ev halkı da:

      “-Hayır doyurmadık!”dediler.

      “-Ben Abdurrahman’a söylemedim mi?”dedi.

Ben ise, hemen babamdan uzaklaştım. Babam da:

      “-Yâ Abdurrahman!”diye seslendi.

Ben yanına gidemedim. Babam Ebû Bekr, tekrar:

      “-Ey akılsız! Yemin ediyorum. Sesimi duyunca hemen gel!”dedi.

Ben de geldim ve:

      “-Vallâhi, benim hiç suçum yok. İşte misafirlerin. Onlara sor. Onlara yemek getirdim. Fakat sen gelmeden yemek yemeyiz!”dediler, dedim.

O zaman Babam onlara:

      “-Niye ikrâmı kabul etmiyorsunuz ki? Vallâhi ben, bu gece yemek yemeyeceğim!”dedi.

Misafirler ise:

      “-Vallâhi sen yemeden biz de yemek yemeyiz!”dediler.

Babam da:

      “-Bu geceki gibi kötü bir gece hiç görmedim! Yazık size, niçin geti-rilen yemeği yemiyorsunuz?”dedi ve sonra şöyle devam etti.

      “-Yemek yemem! Diye ettiğim yemin şeytan işiydi. Yemeği hemen getirin!”dedi.

Yemek geldi. Besmele çekti ve yedi. Misafirler de beraber yediler. Sabah olunca, Resûlullâh (s.a.v)’in yanına koştu ve:

      “-Yâ Rasûlallâh! Onlar sözünde durdu. Ben ise yeminimi bozdum!” dedi. Ve tüm olanları anlattı. O zaman, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Onların en hayırlısı ve en iyisi sensin!”buyurdular.

Babamın bu olaydan dolayı kefaret verdiğini duymadım. 96

Abdurrahman bin Ebû Bekr (r.a)’den:

“-Ashab-ı Suffe, fâkir insanlardandı. Resûlullâh (s.a.v) bir defasında:

      “-Kimin iki kişilik yiyeceği varsa, üçüncüyü de götürsün! Kimin de dört kişilik yemeği varsa beşinciyi götürsün!”buyurdular.

Resûlullâh (s.a.v) on kişiyi evine götürdü. Babam Ebû Bekr’de üç kişi götürdü ki, bunlar; ben ve zevcem birde hizmetçimiz di.

Ebû Bekr (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’in yanında akşam yemeğini yedi ve namazını da orada kıldı. Resûlullâh (s.a.v)’in uykusu gelinceye kadar, yanlarında kalıp daha sonra gecenin geç vakti eve döndü.

Hanımı ona şöyle sordu:

      “-Misafirleri gönderdiğin halde sen yemeğe niye gelmedin?”

Hz.Ebû Bekr (r.a)’de:

      “-Yoksa onlara yemek vermedin mi?”dedi.

Hanımı:

      “-Sen gelinceye kadar yemek yememekte ısrar ettiler. Yemek kon-duğu halde yemediler!”diye cevab verdi. Bunun üzerine babam kızdığı için ben hemen gidip saklandım.

Babam:

      “-Ey akılsız! Neredesin?”dedi. Bana iyice kızdı Sonra misafirlere:

      “-Haydi yiyin, yoksa vallâhi ben de yemem!”dedi.

Biz yemekten aldıkça, önümüzdeki yemek eksilmiyor, artıyordu. Herkes doyduğu halde, yemek sanki hiç yenmemiş gibiydi. Babam Ebû Bekr yemeğe baktı. Hiç eksilmemiş gibi duruyordu.

Hanımına:

      “-Ey Firâs oğullarının kız kardeşi, bu ne iştir?” diye sordu.

Hanımı:

      “-Gözümün nûru, yemek şimdi eskisinden üç misli daha çok!” diye cevap verdi. Babam Ebû Bekir, yemekten aldı ve:

      “-Demin ki yeminim şeytan işiydi!”dedi.

Sonra bir iki lokma yiyip o yemeği Resûlullâh (s.a.v)’e götürdü. Yemek Resûlullâh (s.a.v)’ın yanında kaldı.

Bir kabile ile aramızda bir anlaşma vardı. Anlaşma sona erdiğinden, muahedeyi yenilemek üzere Medine’ye gelmişlerdi. Resûlullâh bize oniki kişi tanıttı. Her birinin yanında bir çok kimse vardı. Kaç kişi olduklarını Allah bilir. Onların hepsi bu yemekten yediler!” 97

Hz.Ebû Bekr bir gün Yahudilerin toplantı yeri olan Beytü’l-Mirdas’a girmişti. Orada Yahudilerden bir çok kimselerin Âlim Finhas’ın başına toplanmış halde buldu. Finhas onların âlimlerindendi. Yanında da Yahudi âlimlerinden Aşya’ adında biri vardı. Hz.Ebû Bekir Finhas’a:

      “-Yazıklar olsun sana ey Finhas! Allâh’dan kork ve Müslüman ol! Vallâhi siz, Muhammed’in Resûlullâh olduğunu size Allâh katından hak din ve hak kitabı getirdiğini pekâlâ bilirsiniz ve yanınızdaki Tevrat ve İncil’de onun yazılı bahsini biliyorsunuz!”dedi.

Finhas çok dessas bir Yahudi âlimiydi. Daha önce duyduğu bir âyeti Ebû Bekr’e okuyup onunla delillerini ortaya koyarak:

“-Yâ Ebû Bekr! Bak sizin kitabınızda ne diyor:

      “-Namazınızı kılınız, zekâtınızı veriniz. Ve siz ileride sevabını almak üzere, hüsnü niyet ve ihlâs ile, Allâh’a ödünç verir gibi hayırda infakta bulununuz. Çünkü kendiniz için her ne hayır takdim eder-seniz, Allâh katında daha büyük hayır ve ecir bulursunuz!” 98

Vallâhi, Yâ Ebû Bekr! Biz Allâh’a muhtaç değiliz. Allâh bize muh-taçtır. Biz Allâh’a, Allâh’ın bize yalvardığı gibi yalvarmayız. Her halde biz ondan daha zenginiz. Allâh bizim kadar zengin değildir. Çünkü Allâh bizden daha zengin olsaydı, dostu Muhammed’in söylediği gibi malları-mızdan borç olarak almaya ihtiyaç duymazdı.

Allâh bize faizi yasak ediyor, kendisi bize faiz vermeyi vaâd ediyor. Eğer, Allâh, bizden zengin olsaydı bize kendisi faiz vermezdi!”deyince.

Hz.Ebû Bekr (r.a) öyle bir celallendi ki Yahudi Finhas’ın yüzüne, çok şiddetli bir tokat vurdu, ve:

      “-Varlığım kudret elinde olan Allâh’a kasem ederim ki eğer aramız- daki ahd ve misak olmasaydı, ben senin başını uçururdum. Ey Allâh’ın düşmanı!”dedi.

Bunun üzerine dessas Yahudi Finhas, derhal Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına şikâyete geldi, ve:

      “-Yâ Muhammed! Bak şu dostuna, bana neler yaptı?”dedi.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v) Hz.Ebû Bekr’e:

      “-Ona böyle yapmana seni zorlayan şey ne idi. Niçin böyle yaptın?” diye sordu. Hz.Ebû Bekr (r.a)’de:

“-Yâ Rasûlallâh! Bu Allâh düşmanı, pek büyük, pek ağır bir laf sarf etti. Allâh’ın fâkir ve kendilerinin zengin olduklarını söyledi… Olanları tümüyle anlatınca:

      “-İşte böyle yâ Resûlallâh ben ona Allâh için kızdım, ve bir tokat attım!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Öyle mi Finhas?”deyince:

      “-Haşa yâ Ebâ’l-Kasım! Haşa, ben hiç böyle bir şeyler söyler miyim?”deyib inkâr etti. Cenab-ı Allâh indirdiği âyetlerde şöyle buyurdu:

“-And olsun ki, Allâh fâkirdir, biz zenginiz diyenlerin sözünü, Allâh işitmiştir. Söylediklerini ve Haksız yere peygamberleri öldür-meleri cinayeti ile birlikte, yazacağız da, diyeceğiz:

      “-Tadınız bakalım o yangın azabını!” 99

Bu münasebetle Hz.Ebû Bekr hakkında inen âyet de şöyle denilir.

      “-And olsun ki! Mallarınız, ve canlarınız hususunda imtihana çekileceksiniz. Kendilerine sizden önce kitab verilenlerden ve Allâh’a şerik koşanlardan da herhalde incitici bir çok lâkırdılar işiteceksiniz... Eğer katlanır ve sakınırsanız, işte bu, hadiselere karşı gösterilmiş bir azim ve metanetdendir!” Âyetleri nazil oldu. 100

Resûlullâh (s.a.v)’ın Vefatı ve Hz.Ebû Bekr (r.a):

Hicretin üzerinden on küsür yıl geçmişti, İslâmiyet binlerce insanın kalbini nurlandırmış, ve İslâm dini kemâlini bulmuştu. Resûlullâh (s.a.v) mübârek ömürlerini tamamlamışlar artık vefât hastalığına yakalanmıştı. Resûlullâh’ın rahatsızlığı müddetince Sahabeler teker teker veya grublar halinde gelip Resûlullâh (s.a.v)’ı ziyâret ediyorlardı. Hz.Ali ise devamlı Resûlullâh’ın yanında bulunuyordu. Sahabeler onu görünce:

      “-Ey Hasan’ın babası, Resûlullâh (s.a.v) bu gece nasıl sabahladı?” diye soruyorlar, Hz.Ali (r.a)’de Resûlullâh (s.a.v)’in son durumunu onlara bildiriyordu. Resûlullâh (s.a.v), bir defasında ziyaretine gelenlere şöyle buyurdu:

      “-Cenâb-ı Allâh, bir kulu, dünya ve dünya zineti ile, istediği dünya nimetlerini kendisine vermekle, Kendi katındaki nimetleri arasında birisi-ni seçmekte serbest kıldı. O kul da âhireti ve Allâh katında olanı tercih etti!”buyurdular.

Hz.Ebû Bekr (r.a), bununla Resûlullâh (s.a.v)’in, kendisinden bahs ettiğini hemen anladı. Cemâat içinde Hz.Ebû Bekr’den başka hiç kimse, Resûlullâh (s.a.v)’in maksadını anlayamadı. Hz.Ebû Bekr (r.a), ağlamaya başladı. Gözleri yaşla doldu. Ağlayarak:

      “-Babam, anam Sana fedâ olsun! Yâ Resûlallâh! Sana, babalarımızı, analarımızı, canlarımızı, mallarımızı ve evlâdlarımızı fedâ ederiz!”dedi.

Mescidde, bulunan Müslümanlar, Ebû Bekr’in ağladığını görünce:

      “-Resûlullâh (s.a.v), dünya hayatı ile Rabbına kavuşmak arasında Rabbı tarafından muhayyer kılınan ve yüce Rabbına kavuşmayı tercih eden Sâlih Kişi’den bahs ederken, şu, Şeyh’in ağlama haline şaşmaz- mısınız?!”dediler.

Hâlbuki, Hz.Ebû Bekr, Resûlullâh (s.a.v)’ın söylediği sözün manası- nı, onlardan çok daha iyi biliyordu.

Ebû Said el-Hudri der ki:

      “-Ben, kendi kendime: Allâh’ın bir kulunu, dünya nimeti ile Âhiret nimetleri arasında muhayyer bırakmasında, O’nun da Âhireti tercih etme- sinde ne var ki, şu Şeyh’ı ağlatıyor?!”demiş ve:

      “-Ey Ebû Bekr! Sen, bir kulûn, dünya ile Âhiret arasında muhayyer kılınıp O’nun da, Âhireti tercih edişine ne diye ağlıyorsun?”diye sormuş- tum. Meğer, bu muhayyer kılınan kul, Resûlullâh (s.a.v) imiş! Bunu Ebû Bekr, bizden daha iyi biliyormuş. Resûlullâh (s.a.v), Ebû Bekr’e bakıb:

“-Ey Ebû Bekr! Ağlama! Ey insanlar! İnsanlardan canında, malında arkadaşlığında, bana karşı, Ebû Bekr bin Ebi Kuhafe’den daha fedâkâr ve cömert davranan bir kimse yoktur! Eğer Rabbımdan başka insanlardan (Halil) dost tutmuş olsaydım, Muhakkak ki, Ebû Bekr’i dost tutardım! Fakat, İslâm kardeşliği, daha üstündür! Haberiniz olsun ki: Arkadaşınız, yüce Allâh’ın Dostudur!

Şu Mescid’e açılan kapıları kapatınız! Yalnız, Ebû Bekr’ın kapısı açık kalsın! Ben Ebû Bekr’ın kapısının üzerinde bir ışık, başka kapıların üzerlerinde ise, karanlık görüyorum!”buyurduktan sonra, Ashab-ı Kirâm ile helalleşme yolunda epey uzun ve ibretli bir çok konuşmalar oldu. 102

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Ebû Bekr'i İmam Tayin Ediyor:

Son hastalığı sırasında kıldırdığı en son namaz, akşam namazı idi. Bu namazı da evinde kıldırdı denilir. Hz.Abbas (r.a)’ın eşi ve Resûlullâh (s.a.v)’ın baldızı olan Ümmü’l-Fadl (r.a):

      “-Resûlullâh Âleyhisselâm, elbisesini giyinmiş olduğu halde bize “Vel’Mürselat” Sûresini okuyarak evinde akşam namazı kıldırdı. Bundan sonra, Âhiret âlemine alınıncaya kadar bir daha namaz kıldırmadı!”der.

Resûlullâh (s.a.v) evinde’ki bazı gelişmelerle birlikte artık evinde istirahat ediyordu. Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatıyla sonuçlanan hastalığında namaz vakti gelmiş, ezan da, okunmuş bulunuyordu. Resûlullâh (s.a.v):

      “-İnsanlar, namazı, kıldılar mı?”diye sordu.

      “-Hayır! Yâ Resûlallâh! Seni bekliyorlar!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Öyle ise, benim için leğene su koyunuz!”buyurdular.

Leğene su koydular. Abdestlerini alıb ayağa kalkmaya davranırken birden bayıldı. Sonra ayıldı. Yine:

      “-İnsanlar, namazı, kıldılar mı?”diye sordu.

      “-Hayır! Yâ Resûlallâh! Seni, bekliyorlar!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v) yine

      “-Benim için leğene su koyunuz!”buyurdular.

Leğene su koydular abdest alıb ayağa kalkmaya davranırken yine bayıldı. Sonra ayıldı, ve yine:

      “-İnsanlar, namazı, kıldılar mı?”diye sordu.

      “-Hayır! Yâ Rasûlallâh! Seni bekliyorlar?”dediler.

Resûlulâh (s.a.v) yine:

      “-Benim için leğene su koyunuz!” buyurdular.

Leğene su koydular abdest alıb ayağa kalkmaya davranırken, yine bayıldı. Sonra ayıldı, ve yine:

      “-İnsanlar, namazı, kıldılar mı?” diye sordu.

      “-Hayır! Yâ Rasûlallâh! Seni bekliyorlar?”dediler.

O sırada, Müslümanlar, Mescid’de Resûlullâh (s.a.v)’ın yatsı namaz-ına gelmesini bekleyip duruyorlardı. Resûlullâh (s.a.v) namaz kıldırmaya kendisinde takat bulamayınca:

      “-Ebû Bekr’e söyleyiniz, insanlara namaz kıldırsın!” buyurdular.

Hz.Âişe (r.a):

      “-Yâ Rasûlallâh! Babam Ebû Bekr, çok yufka yürekli zayıf, ve ince sesli, Kûr’ân okurken, çok ağlayan bir zattır. Ağlamaktanda, sesini insan-lara işittiremez. Senin makamına durub’da, insanlara namaz kıldırmaya, dayanamaz! Ömer’e emret de, insanlara, namazı, o, kıldırsın!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ebû Bekr’e, söyleyiniz. İnsanlara, namazı o kıldırsın!”buyurdu.

Hz.Âişe, validemiz, Hz.Hafsa (r.a)’ya:

      “-Sen de, Resûlallâh (s.a.v)’e; Ebû Bekr, Senin Makamında durursa ağlamaktan, kıraâtını insanlara işittiremez. Ömer’e, emret’de, insanlara namazı, o, kıldırsın! de!”dedi.

Hz.Hafsa da, Resûlullâh’a, böyle söyledi. Resûlallâh (s.a.v) kızarak:

”-Sus! Muhakak ki, sizler de, Yusuf (a.s)’ın Sahibeleri takımından olan kadınlar gibisinizdir! Ebû Bekr’e, söyleyin! diyorum, namazı insan-lara o, kıldırsın!”buyurdular.

Bu olay üzerine Hz.Hafsa’nın, Hz Âişe’ye, canı çok sıkıldı.

      “-Zaten, senden, bana hayır gelecek değildi!”dedi.

Resûlullâh’ın hastalıktan gelen bayğınlığı geçince, Hz.Âişe (r.a)’ya:

      “-İnsanlara, namazı, kıldırması için, Ebû Bekr’e söyledin mi?”diye sordu. Hz.Âişe (r.a)’de:

      “-Yâ Rasûlallâh! Ebû Bekr çok yufka yürekli bir adam dır. İnsanlara, sesini işittiremez. Ömer’e emir buyursaydınız?”dedi.

Resûlallâh (s.a.v):

      “-Muhakkak ki, sizler de, Yusuf (a.s)’ın Sahibeleri takımından olan kadınlar gibisinizdir! Ebû Bekr’e, söyleyiniz; İnsanlara namazı kıldırsın!” buyurdular.

Hz.Âişe (r.a):

“-Vallâhi, ben, böyle söylemekle, bu işin, babam Ebû Bekir’e veril-mesinden vaz geçirmek istemiştim. Çünkü, kendi kendime, diyordum’ki:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’ın makamın da duracak bir kimseyi, halk, hiç bir zaman, sevemeyecek. Çünkü, vuku bulacak her bir hâdisede, onu, uğur-suz sayacaklardır. Bunun için de, bu işin, babama verilmesinden vaz geçirtmek istemiştim!”demiştir.

Ebû Bekr (r.a)’ın imam olmaması için Resûlullâh (s.a.v)’e, iki veya üç defa ısrarla müracaat edişinin, böyle düşünmesinden ve sanmasın-dan ileri geldiğini açıklamıştır. Resûlullâh (s.a.v) namazı kıldırması için Ebû Bekr’e (r.a)’a bir adam gönderdi. Adam:

      “-Resûlullâh (s.a.v) insanlara, namazı kıldırmanı sana emr etti!”dedi.

Ebû Bekr (r.a)’de:

      “-Yâ Ömer! insanlara, namazı sen kıldır!”dedi.

Hz.Ömer (r.a)’da:

      “-Yâ Ebâ Bekr! Sen, buna, benden, daha layıksın!”dedi.

Bunun üzerine de, Ebû Bekr, Resûlullâh (s.a.v)’ın mihrabına namaz kıldırmak üzere geçti. Geçince kendisini öyle bir ağlama tuttu’ki; ağlaya, ağlaya, Mihrabdan ayrıldı. Arkasındaki Cemâat de, Resûlullâh’ı önlerin-de bulamadıkları için çok ağlaştılar.

Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın çok üzgün bir durumda olduğunu, ve namazı bu yüzden kıldıramadığını, Resûlullâh (s.a.v)’e haber vermek ve cemâate, kimin namazı kıldıracağını öğrenmek için, ikinci müezzin, olan Abdullâh bin Zem’â’yı gönderdiler. Fakat o sıralar da, Resûlullâh (s.a.v) bayğın bir vaziyette bulunuyordu. Resûlullâh (s.a.v)’ın eşi, ve Hz.Ömer (r.a)’in kızı Hz.Hafsa (r.a)’da, Madem ki iş bu, boyutdadır hiç olmazsa Müslümanlar imamsız kalmasın düşüncesiyle, hiç olmazsa Resûlullâh (s.a.v) ayılıncaya kadar; zira namaz vakti de epey daralmıştı:

      “-Gidin! Ömer’e söyleyiniz de, insanlara namazı, o kıldırsın!”dedi.

Müezzin Abdullâh bin Zem’a, gelip bu haberi ilk önce Ebû Bekr’e vermek için onu Mescid de aradı. Fakat cemâatın arasında Ebû Bekr (r.a)’ı göremeyince de mecburen Hz.Ömer (r.a)’e:

      “-Kalk, Yâ Ömer! İnsanlara, namazı, sen kıldır!”dedi.

Hz.Ömer (r.a) Mihrâba geçti. Cemâate namaz kıldırmaya başladı ki, tam o sıralarda Resûlullâh (s.a.v), ayılıverdı. Hz.Ömer’in namaz tekbir-lerinin sesini işitti. Hz.Ömer (r.a), çok yüksek ve çok gür sesli bir zat idi. Resûlullâh (s.a.v) Onun bu yüksek ve gür sesini duyunca:

      “-Bu, ses, Hattab’ın oğlu Ömer’ın sesi değil mi?”diye sordu.

Evde bulunan Resûlullâh (s.a.v)’ın Mübarêk hanımları:

“-Evet! Yâ Resûlallâh! Bu, Hattab’ın oğlu Ömer’ın sesidir. Müezzin, Adullâh bin Zem’a gelib de, Ebû Bekr’in, çok ağladığını ve bu yüzden- de Mihrab’dan ayrıldığını ve Müslüman cemâate, namazı, kıldırması için, Resûlullâh’ın birisine emir buyurmasını istediklerini söylediler. Siz de bayğın olduğunuz içinde (madem vaziyet böyledir) Hafsa’da:

      “-Ömer’e söyleyiniz, insanlara namazı o kıldırsın!”dedi, dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Muhakkak ki, sizler de, Yusuf (a.s)’ın, Sâhibeleri takımından olan kadınlar gibisinizdir! Ebû Bekr, nerede?! İşin, böyle olmasına, ne Allâh, ne de, Müslümanlar, râzı olur! İşin, böyle olmasına, ne Allâh, ne de, Müslümanlar, râzı olur! Hayır! Hayır! Hayır! İbn-i Ebi Kuhafe, nerede?! İbn-i Ebi Kuhafe nerede ?! İnsanlara, namazı, İbn-i Ebi Kuhafe, kıldıra-caktır! Ebû Bekr’e söyleyiniz, insanlara, namazı o kıldırsın! Resûlullâh-’ın vekil bırakmadığına, insanlar, itâat eder mi hiç?!”buyurdular.

Hz.Hafsa (r.a) annemiz daha sonra Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Yâ Rasûlallâh! Siz hasta olunca, Mihraba, niçin (başkasını değil-de) illa ki, Ebû Bekr’ı geçirdiniz?”diye merakla sordu.

Resûlullâh (s.a.v) de:

      “-O’nu, Mihraba, ben, geçirmiş değilim. Fakat, Cenab-ı Allâh O’nu Mihraba geçirmiştir!”buyurdular.

Hz.Ömer (r.a), Abdullâh bin Zem’a (r.a)’a:

      “-Allâh senin iyiliğini versin! Sen bana niye böyle yaptın? Vallâhi sen, bunu bana söylediğin zaman, ben, bunun Resûlullâh (s.a.v)’ın emri sanmıştım. Keşke, insanlara bu namazı hiç kıldırmamış olsaydım!”dedi.

Abdullâh bin Zem’a (r.a): şöyle cevab verdi :

      “-Vallâhi Resûlullâh (s.a.v) bunu bana emretmemişdi. Fakat, Ebû Bekr’ı göremeyince, ondan sonra namaz kıldırmaya, cemâat arasında seni en layık görmüştüm!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’ın Namaz’da Ebû Bekr (r.a)’a Tâbi’ olması:

Hz.Ebû Bekr (r.a), Resûlullâh’ın son günlerinde Cemaâte imam olup namaz kıldırmaya başladı. Ebû Bekr (r.a) Müslümanlara öğle namazını kıldırdığı sıralarda, Resûlullâh (s.a.v), kendi vucudunda bir hafiflik duydu. Hz.Abbas ile Hz.Ali’ye dayanarak yavaş yavaş Mescid’i-Nebeviye doğru çıktı. Hz.Ebû Bekr (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’ın geldiğini anlayınca mihrab-dan geriye çekilmek istedi Resûlullâh (s.a.v) de ona:

“-Yerinde dur! diye işaret buyurdular. ve kendisinin Hz.Ebû Bekr’in yanına oturttulmasını emir buyurdular Resûlullâh’ı Hz.Ebû Bekr’ın sol yanına oturttular. Ebû Bekr (r.a), kendisi ayakta, Resûlullâh (s.a.v)’de oturduğu halde beraber namaz kıldılar. Resûlullâh (s.a.v) ikinci defa Ebû Bekr’ın arkasında oturarak namaz kıldı, birincisi şöyle idi:

Resûlullâh (s.a.v) bir sabah, vucudun’da epey bir hafiflik hissetmişti Ebû Bekr (r.a)’da bir rekât namaz kıldırdıktan sonra Resûlullâh (s.a.v) Mescide çıka geldi. Ebû Bekr’in yanına oturup, Ebû Bekr’e uydu. Kalan rekâtı da kendi başına kılıp tamamladı. Namazdan sonra:

      “-Ümmetinden birisi, Kendisine, İmamlık etmedikçe. Ahiret âlemi- ne alınmış hiç bir Peyğamber,yoktur!”buyurdular. 103

Resûlullâh (s.a.v)’ın Vefâtından Sonraki Gelişmeler:

Kâinatın efendisi (s.a.v) artık fâni dünyadaki son anlarını yaşıyordu. O günlerde Şam ordusunu hazırladı Üsâme bin Zeyd’ı komutan olarak tain etti. Üsâme’nin komutan olarak atanmasına bazı sahabeler itirazda bulundular. Bu itirazlara Mescid de gereken cevabları verdi. Daha sonraki günlerde ise artık Mescid’i-Nebeviye çıkamadılar. Ancak Hane-i Saâdetin penceresinden, sahabelerini son bir defa daha seyretti. Rebiül’evvel ayının on ikinci pazartesi günü Üsâme bin Zeyd’e şiddetle dua ederek, ordusuna hareket etme emrini verdiler, Üsâme bin Zeyd (r.a)’da ordusunu harekete hazırladı. O pazartesi günü, Resûlullâh (s.a.v)’ın biraz iyileştiğini gören, Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Yâ Rasûlallâh! Allâh’a hamd olsun ki O’nun nimeti ve lütfuyla istediğimiz gibi sağlıklı olarak bu sabaha çıkmış bulunuyorsunuz. Bu gün Hanımlarımdan Hârice’nin kızının günüdür. Onun yanına gideyim mi?” diye izin isteyince;

Resûlullâh (s.a.v) de:

      “-Olur!”buyurdular.

Bunun üzerine, Hz.Ebû Bekr, kalkıp Medine’nin Sünh semtinde ki, âilesinin yanına gitti. Bundan sonra ki saatlerde ise son demlerini yaşayan Resûlullâh (s.a.v)’ı Cebrâil ve ölüm meleği Âzrail (a.s) ziyarete geldiler. Azrâil (a.s) içeriye girmek için izin istedi Resûlullâh ona müsaade etti. Azrâil (a.s) içeriye girdi. Resûlullâh’ın önüne oturdu: Önce Resûlullâh’ın hal ve hatırını sordu. Karşılıklı epey konuşmalardan sonra:

      “-Yâ Resûlallâh! Cenâb-ı Hak bana sizin her emrinize itaat etmemi emretti. İsterseniz ruhunuzu alacağım, isterseniz bundan vazgeçeceğim?!”

Resûlullâh (s.a.v) Cebrâil’e baktı. Cebrâil O’na tebessüm ediyordu.

      “-Yâ Resûlallâh, Mele-i Âlâ sizi bekliyor?!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) ölüm meleği Azrâil’e:

      “-Ey Azrâil, gel memuriyetini yerine getir!” buyurdular.

Sonra iki elini leğendeki suya batırıp ıslak ellerini mübârek yüzüne sürdü. Mübârek dudaklarından

      “-Ey Allâh’ım beni af et! Bana merhamet et! Beni Refiki’l-Âlâ’ya ulaştır!”diyerek mübârek ruhlarını teslim ettiler. Ruhu Refiki’l-Âlâ’ya yükseldi. Resûlullâh (s.a.v) Mübarek ruhlarını Rahman’a teslim ettiğinde, Miladi 61 Hicri 63 yaşlarında idi.Tarih olarak şöyle idi.

Hicri: Onbirinci yılın Rebi’ül evvel ayının on ikinci pazartesi günü Miladi: Altıyüz otuz ikinci yılın Haziran ayının sekiz pazartesi günü idi Doğum ay ve günü ile, vefat ay ve günü aynı ay ve güne tevâfuk etmiştir.

Resûlullâh (s.a.v)’in bu fâni dünyadan baki âleme göçmesi bütün sahâbeleri derin bir teessüre boğdu.

Enes bin Mâlik (r.a)’ın ifadesiyle:

      “-Resûlullâh, Medine’ye hicret ettiği gün Medine’nin her tarafı nasıl aydınlandıysa, vefât ettiği gün de her taraf, kapkaranlık olmuştu!”

Resûlullâh’ın Vefatı ve Müslümanların Mescidde Ağlaşmaları.

Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatı üzerine, Müslümanlar, Mescid de ağlaş-maya başladılar. Hz.Ömer ile Muğire bin Şû’be, izin alıb Resûlullâh’ın yanına girdiler.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Yâ Rasûlallâh!?”diyerek seslendi.

Hz.Âişe (r.a):

      “-Resûlullâh (s.a.v) bir saatten beri bayılmış bir haldedir!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’ın mübarek yüzlerini açtılar.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Vâh! Bayılmış! Resûlullâh (s.a.v)’ın bayğınlığı ne kadar da ağır!” dedi. Sonra, yüzünü örttü. Muğire bin Şû’be ise hiç konuşmadı. Kalktılar kapının eşiğine gelince, Muğire bin Şû’be, Hz.Ömer’e:

      “-Yâ Ömer! Vallâhi, Resûlullâh (s.a.v) vefat etmiştir!”dedi.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Yalan söylüyorsun! Resûlullâh (s.a.v) vefat etmemiştir! Münafık-lar, yok olmadıkça Resûlullâh (s.a.v) vefat etmez! Zâten, sen, fitneden ürperen, ürken, ürkek bir adamsın!”dedi.

O sırada münafıklar ise:

      “-Eğer, Muhammed, Peygamber olsaydı, ölmezdi!”diyorlardı.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Hiç bir kimseden Muhammed (s.a.v), öldü! Dediğini işitmiyeyim! Yoksa, şu kılıcımla, onun boynunu vururum!”deyince münafıklar, böyle söylemekten geri durdular. Hz.Ömer (r.a) ise, şöyle demeye devam etti:

“-Resûlullâh (s.a.v), Mûsâ (a.s)’ın bayıldığı gibi bayılmıştır! Mûsâ’ nın rûhuyla uruc ettiği (yükseltildiği) gibi, O da, Ruhuyla uruc etmiştir! Munafıklardan bazı adamlar, Resûlullâh (s.a.v)’ın vefat ettiğini söylüyor-lar. Vallâhi, Resûlullâh (s.a.v) vefat etmemiştir! Fakat, Mûsâ bin İmran’ın kırk gece kavminden ğayb olub Rabbına gittiği gibi, O da, yüce Rabbına gitmiştir! Vallâhi, Resûlullâh (s.a.v) Mûsâ (a.s) gibi, bir gün dönecek, vefat ettiğini söyleyenlerin dillerini, ellerini, ayaklarını kesinceye kadar yaşayacağını umarım!

Eğer, Resûlullâh (s.a.v) vefat edecek olursa, İsrail Oğullarının, Mûsâ (a.s)’ın gelmesini bekledikleri gibi, bizde, Onun gelmesini bekleriz! Vallâhi içime öyle doğuyor ki: Allâh, O’nu, geri gönderecek, münafık adamların, elleri, ayakları, dilleri kesilecektir!”diyerek konuşmağa devam etti. Hatta öyleki konuşa konuşa ağzı köpürdü.

Hz.Ömer (r.a) kendini kaptırmış konuşurken, Mescid’in son cemaat yerinde Abdullah İbn-i Ümmü Mektum (r.a):

      “-Muhammed, bir Resûlden başka bir şey değildir. Ondan önce de nice Resûller, gelip geçmiştir. Şimdi O, ölür veya öldürülürse, siz gerisin geriye mi döneceksiniz?! Kim böyle gerisin geriye dönerse, elbette ki Allâh’a hiç bir şeyle zarar yapmış olmaz. Allâh şükür ve sebat edenlere mükâfat verecektir” 104

Âyetlerini okuyor, fakat, Mescidde ağlaşan, ve dalğalanan halkın kulağına karğaşadan dolayı bir türlü ses gitmiyordu.

Hz.Abbas (r.a) da, ayağa kalkıp:

      “-Ey insanlar! Resûlullâh (s.a.v)’ın vefat etmeyeceğine dair, sizden her hanği birinizin elinde bir ahd, bir söz, var mıdır?”diye sordu.

      “-Yok!”dediler.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Yâ Ömer! Bu hususta sende bir şey var mıdır?”diye sordu.

Hz.Ömer (r.a) ağlayarak:

      “-Yok! Yâ Abbas!”

Hz.Abbas (r.a), epey âyetler okuyup nasihatlarda bulunduktan sonra şöyle bir şey söyledi:

      “-Eğer sizin ve Hattab’ın oğlunun dediği gibi doğru çıkarsa, ne âla! Allâh, O’nun kabrinin üzerinde ki, toprakları giderip Kendisini yanımıza çıkarmaktan aciz değildir! Fakat, Resûlullâh (s.a.v) vefat etmiştir! Çünkü, O da, nihayetinde bir beşer, bir insandır!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’in vefâtı gününde Hz.Ebû Bekr (r.a), Medine’nin doğusundaki Sünh semtinde, Ensâr bahçelerinden birinde bulunan zevcesi Hârice’nin kızının yanında idi. Hz.Ebû Bekr, Resûlullâh (s.a.v)’ın rahat-laştığını görünce kendisinden izin alıp oraya gitmişti. Resûlullâh (s.a.v)’ın son halinde, gördüğü o iyileşmenin, vefat rahatlığı olduğunu anlayamamış hanımının yanına gitmişti. Sabahleyin halkın bir şeyler konuştuklarını da görünce, konuşulanları, dinleyip kendisine getirmesi için hemen bir köle-sini Medine’ye gönderdi.

Köle döndüğü zaman şöyle demeye başladı:

      “-Yâ Ebû Bekr! Ben, onlardan şunu işittim, Muhammed vefat etti diyorlar?!”der demez, Hz.Ebû Bekr beyninden vurulmuşa döndü!!!

Tam o sıralarda Sahâbe’den Sâlim bin Ûbeyd’de, Sünh’a gelip, Resûlullâh’ın vefat haberini ona verdi.

Hz.Ebû Bekr (r.a) hemen atına binip Medine’ye geldi. Mescide girdi. Sahabeler Resûlullâh’ın kapısı önünde toplanmışlardı. Hz.Ebû Bekr (r.a) onlarla konuşmadan, Hz.Âişe’nin hücresine girdi. Resûlullâh’ın üzerine çizgili bir kumaş örtülmüştü. Yüzündeki örtüyü kaldırdı, ağlayarak alnın-dan öptü. Sonra da büyük bir teslimiyet içerisinde şöyle dedi:

      “-Vallâhi, Resûlullâh vefat etmiştir. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn Bizler Allâh içiniz ve dönüşümüz de O’na dır. Annem babam sana fedâ olsun! Varlığım kudret elinde bulunan O, Allâh’a yemin ederim ki: Allâh, Sana hiç bir zaman iki kerre ölüm acısını tattırmayacak, vallâhi, Allâh, senin üzerinde iki ölümü birleştirmeyecektir. Sen, bir kerre ölmüş ve mukadder olan ölüm geçidini geçmiş bulunuyorsun. Bundan sonra, Senin için bir daha ölmek yoktur! Vâh benim canım Peyğamberim!”dedi.

Eğilip Resûlullâh (s.a.v)’ın yüzünü öptü. Başını kaldırdıktan sonra:

      “-Vâh benim Dostum!”dedi, alnından öptü.

      “-Vâh benim seçkinim!”dedi, tekrar alnından öptü, ve:

      “-Sen, sağ iken de, güzeldin, ölü iken de, güzelsin! Senin sağlığın- da, ölü halin de, ne güzeldir!”diyerek yüzünün örtüsünü örttükten sonra hızla dışarıya çıktı.

Hz.Ebû Bekr (r.a), Resûlullâh’ın yanından ayrılınca, Mescid’de ki halkın yanına varmıştı. Hz.Ömer (r.a), hâlâ Resûlullâh’ın vefat etmediğini söyleyib duruyordu. Hz.Ebû Bekr (r.a), ona:

      “-Yâ Ömer! Otur artık!”dediyse de, Hz.Ömer oturmaya yanaşmadı. Hz.Ebû Bekr, iki üç kerre bu sözlerini tekrarladı:

      “-Yâ Ömer otur!”dedi. Mescidde bulunan halka da:

      “-Oturunuz ve susunuz!”diyerek seslendi. Allâh’a Hamd-ü Senâ da bulunub şehâdet getirmeye başlayınca, cemâat de, Hz.Ebû Bekr’e doğru yöneldi. Hz.Ömer’de oturdu. Hz.Ebû Bekr, Tarihi şu konuşmayı yaptı:

“-Yüce Allâh, Peyğamberine, daha aranızda sağ iken, ölüm haberini vermişti. Sizlerin de öleceğinizi, size, haber vermiştir. Resûlullâh (s.a.v) ölmüştür! Yüce Allâh’dan başka, sizlerden de, hiç bir kimse sağ kalmaya-caktır! Yüce Allâh şöyle buyurmuştur:

      “-Allâh’ın Zâtı’ndan başka her şey, helâk ve yok olacaktır. Hüküm, O’nun dur ve sizler, ancak O’na döndürülüp götürülecek-siniz!” 105

      “-Yer yüzünde bulunan her canlı, fanidir. Ancak, ululuk ve ikrâm sahibi olan Rabbı’nın Zâtı, baki kalacaktır!” 106

      “-Her can, ölümü tadacaktır. Yaptıklarınızın karşılığı, kıyamet günü, muhakkak verilecektir!” 107

“-Ey insanlar! Dikkat ediniz! Sizlerden, kim, Muhammed’e tapıyor ise bilsin ki, Muhammed ölmüştür! Sizlerden her kim de, Allâh’a tapıyor idiyse, bilsin ki, Allâh Hayy-ü Layemuttur. Ölmez, öldürülmez, ölümsüz diridir. Yüce Allâh, buyuruyor ki:

      “-Muhakkak ki Sende öleceksin onlarda ölecekler!” 108

      “-Muhammed, bir Resûlden başka bir şey değildir. Ondan önce de nice Resûller, gelip geçmiştir. Şimdi O, ölür veya öldürülürse, siz gerisin geriye mi döneceksiniz?! Kim böyle gerisin geriye döner ise, elbette ki Allâh’a hiç bir şeyle zarar yapmış olmaz. Allâh şükür ve sebat edenlere mükâfat verecektir!” 109

Hz.Ebû Bekr (r.a), bu Âyetleri onlara okuduğu zaman, cemâat artık, Resûlullâh’ın vefat ettiğine, iyice kanâat getirdiler. Hz.Ebû Bekr (r.a), bu âyetleri, kendilerine okuyuncaya kadar, halktan bir çokları, onların indi-ğini sanki bilmiyor gibi idiler. Hz.Ebû Bekr, Hz.Ömer (r.a)’e:

“-Yâ Ömer! Yoksa dininde şübhen kuşkun mu var? Yüce Allâh’ın, Peygamberi için:

      “-Muhakkak ki Sen de öleceksin, onlar da ölecekler!” 110

Buyurduğunu işitmedin mi?!”dedi.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Vallâhi, o günden önce, o âyetleri sanki hiç işitmemiş gibiydim! Onları, Ebû Bekr’den dinler dinlemez, dizlerimin bağı çözüldü, ve yere düştüm. İyice kanâat getirdim ki, Resûlullâh (s.a.v), vefat etmiştir!”demiş ve, Resûlullâh (s.a.v)’ın üzerine eğilerek alnından öpmüş, çok ağlamıştır.

Hz.Ebû Bekr (r.a) konuşmasına şöyle devam etti:

“-Yüce Allâh, Muhammed (a.s)’a Allâh’ın dinini ayakta durduracak, Allâh’ın emrini açılayıp hâkim kılacak, tebliğ vazifesini yerine getirecek ve Allâh yolunda savaşacak kadar ömür verip yaşattıktan sonra, O’nu, vefat ettirtmiştir. Resûlullâh (a.s), sizi açık delilden sonra şekâvet üzerine helâk olandan başkası helâk olmayacak bir yol üzerinde bırakmıştır.

Ey insanlar! Allâh’dan korkunuz! Dininize sımsıkı sarılınız! Rabbı- nıza mütevekkil olunuz! Allâh’ın dini yaşayacaktır. Allâh’ın kelimesi tamamlanmıştır. Allâh, dinine yardım edenlerin, ve dinini üstün tutanların yardımcısıdır. Aramızda, Allâh’ın Kitâbı bulunmaktadır. O, bir Nûr’dır ve Şifa’dır. Allâh Muhammed (s.a.v)’ı doğru yola iletmiştir. Allâh’ın, helâl ve haram kıldığı şeyler onun içindedir.

Vallâhi, Allâh’ın yarattıklarından bize sataşacaklarından kaygılan-mayız. Bundan sonra, Allâh için sıyrılmış kılıçlarını, ellerimizden bırak-mayacak, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanında savaştığımız gibi, bizlere aykırı davrananlarla savaşacağız! İsyan edib, baş kaldıranlar, ancak kendilerine yazık ederler!”

Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın bu tarihi konuşmasını dinleyen halk, kendilerini tutamayarak Resûlullâh (s.a.v)’e doya doya ağlaştılar.

Hz.Ömer’in Resûlullâh (s.a.v) için söyledikleri:

Bundan sonra Hz.Ömer’de Resûlullâh’ın faziletini bildiren uzun bir konuşma yaptı. Bir yandan ağlıyor, bir yandan da şöyle diyordu:

“-Babam, anam, Sana fedâ olsun, yâ Rasûlallâh! Üzerine dayandığ- ın Hurma Kütüğü, çoğalan halka hutbeni işittirmek için Minber edindiğin zaman, Senin ayrılığına dayanamayarak inlemeğe başlamış, Elini üzerine koyunca susmuştu. Oysa ki, Ümmetin senin ayrılığına ağlayıp sızlamağa, o hurma kütüğünden daha lâyıktır!

Babam, anam, Sana fedâ olsun yâ Resûlallâh! Senin Rabb’ın, Sana itaatı, kendisine itâat saymak:

      “-Resûlullâh’a itâat eden Allâh’a itâat etmiş olur!”

Buyurmakla Rabbının katındaki kıymet ve üstünlüğünü son derece-ye ulaştırmıştır.

Babam, anam, Sana fedâ olsun yâ Resûlallâh! Allâh, Seni Resûllerin sonuncusu olarak gönderdiği halde, öncekilere Seni anmak ve:

      “-Hatırla o zamanı ki: Biz, Peygamberlerden ahd’ı Misaklarını almıştık. Senden de, Nuh’dan da, İbrahim’den de, Mûsâ ile Meyem’in oğlu İsâ’dan da, Biz onlardan sapa sağlam bir misak almıştık!” 111

Buyurmakla, Allâh katındaki faziletini son dereceye ulaştırmıştır.

Babam, anam, Sana fedâ olsun yâ Resûlallâh! Cehennem halkı, azab edilirken:

      “-Eyvah! Keşke, Allâh’a ve Resûlullâh’a itâat etseydik!” 112

Diyerek Sana itâatı özlemeleri, Senin Allâh katındaki faziletini son dereceye ulaştırmıştır!” 113

Halifelik Hususunda Ashâb Arasındaki İhtilaf ve Girişimler:

Resûlullâh (s.a.v)’in vefâtından sonra, kimin halife olacağı ve İslâm davasını yürüteceği meselesi, bütün ağırlığıyla ortaya çıkıverdi. En başta Hâşimiler, bu işi benimsemekte idiler. Nitekim, daha Resûlullâh (s.a.v) hayatta iken, Hz.Abbas (r.a), Hz.Ali’yi bu işi, Resûlullâh (s.a.v)’den sorub öğrenmeye teşvik etmiş ve fakat, Hz.Ali menfi bir cevab alınması takdirde bu kapının, kendilerine temelli kapanmasına sebebiyet verilmiş olacağını ileri sürerek buna yanaşmamıştı.

Resûlullâh (s.a.v)’ın Hz.Ebû Bekr’i Mihraba geçirmek hususundaki ısrarı. Mescide açılan kapıların kapatılarak ancak, Hz.Ebû Bekr’ın kapısı- nın açık bulundurulması. Hz.Ebû Bekr için bir yazı yazdırmak istemesi, gibi vâkıalar ise Resûlullâh (s.a.v)’ın bu husustaki temâyülünü gösteriyor- du. Fakat, hemen herkes, rahat rahat düşünüp karar verebilecek durumda değildi. Hz.Ömer gibi bir zat bile, ne yapacağını şaşırmış, Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a)’a giderek:

“-Uzat elini, Yâ Ebâ Ubeyde sana bey’at edeyim! Çünkü Resûlullâh- den işittiğim buyruğu üzere:

      “-Sen bu ümmetin Eminisin!”demişti.

Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a) ise:

      “-Yâ Ömer! Ben, Senin, Müslüman olduğun günden beri, böylesine zaif bir görünüşünü, bundan önce hiç görmedim! İçinizde Sıddık, İkinin İkincisi olan ve, Resûlullâh (s.a.v)’ın İmam olmasını emir buyurduğu, bize İmamlık yapmış bulunan bir zat varken ve kendisi de, ölmemişken, onun önüne mi geçeceğim?! Bana mı bey’at edeceksin?!”demişti.

Evs ve Hazrec diye anılan ve aralarında yıllarca süren düşmanlıklar, İslâmiyet ile unutmuş bulunan Ensâr’a gelince: Bu iki kardeş kabile, İslâm dâvası uğrunda yapılan savaşlarda Kureyşilerin bir çok ileride gelen adam-larını öldürmüş bulundukları için fırsat bulunca belki câhiliye gayretine kapılarak kendilerinden öc almaya kalkışılabileceği endişesi içinde idiler.

Bunun için, Resûlullâh (s.a.v)’den sonraki yeni oluşacak olan yöne-tim de, hiç değilse, Kureyşilerle eşit bir yetkiye sahip olmak istiyorlardı:

      “-Bir Emir bizden, bir Emir de, sizden olsun!”diyorlardı.

Amma, kendi aralarında dahi, bu hususta hiçbir şekilde analaşabilmiş değillerdi. Hazreciler, Sa’d bin Ubâde’nin çevresinde, Evsiler ise, Üseyd bin Hudayr’ın çevresinde toplanmış, Ensâr cemâatı, böylece ikiye bölünüp aralarında yeniden eski rekâbet başlamış bulunuyordu. Medine’deki, Beni Sâidelerin Sakıfesınde toplanan Ensâr. (Beni Sâideler’in sakıfesı: Sâide oğulları bahçesinde ki gölgelikte, örtmesinde veya çardağında demektir.)

      “-Muhammed Âleyhisselâm’dan sonra bu işe de, Sa’d bin Ubâde’yi vekil yapalım!”dediler.

Sa’d bin Ubâde (r.a)’ni hasta olduğu halde, oraya getirdiler. Sa’d bin Ubâde, oğluna veya amcasının oğullarından bazılarına şöyle dedi:

      “-Ben, hastalığımdan ötürü cemâatın hepsine, söyleyeceklerimi işit-tiremeyeceğim. Fakat, benim sözümü işiten, onu, işitmeyenlere ulaştırsın!”

Sa’d bin Ubâde, konuştukça, konuşmasını, birisi ezberleyip, sesini de yükselterek onları Sâ’d bin Ubâde’nin adamlarına duyuracaktı. Sâ’d bin Ubâde Allâh’a hamdü senâda bulunduktan sonra şöyle konuşmaya başladı:

“-Ey Ensâr cemâatı! Arab kabilelerinden, dinde sizin gibi kıdem’e ve İslâmda üstünlüğe sâhib bir kabile yoktur. Muhammed Âleyhisselâm, kav-mının içinde on küsür yıl kalıp onları, Rahman’a ibadete, putlardan ayrıl- maya davet etti. Kendisine, kavminden pek az kimselerden başkası iman etmedi. İman edenler ise, ne Resûlullâh (s.a.v)’ı, ne O’nun dininin şerefini, ne de, kendilerini zulüm ve işkencelerden koruyabildiler.

Allâh, sizi, üstün kılmayı dileyince, size ikramda bulunup nimetini tahsis, Kendisine ve Resûlüne inanmayı, Resûlullâh (s.a.v) ile Ashabı’nı korumayı, Resûlullâh’ı ve dinini güçlendirmeyi, düşmanlariyle savaşmayı size nasib etti. İnsanlar içinde, Onun düşmanlarına karşı, sizden daha şiddetlisi, düşmanları üzerinde sizden daha ağır basanı yoktu.

Arablar, ister istemez yüce Allâh’ın emriyle düzeldiler, yola geldiler. En uzaktakiler bile İslâmiyet’in hükmüne boyun eğdiler. Nihayet, Cenab-ı Allâh, Resûlünü, yer yüzüne, sizinle hâkim kıldı. Arabları, Resûlüne, sizin kılıçlarınızla yaklaştırdı. Allâh, Resûlünü, sizden hoşnud ve gözünün içi güler bir halde vefat ettirdi. Öyle ise, bu işe, herkesten önce, siz el atmalı, siz başlatmalısınız! Çünkü, bu iş herkesten önce, size aiddir!”

Beni Sâide Sakıfesınde toplananların hepsi, Sa’d bin Ubâde’nin bu teklifini kabul ettiler, görüşünü muvafık ve sözlerini yerinde buldular. Ona:

      “-Biz, seni, bu işe vekil yapmak hususundaki görüşümüzden vaz geç-meyeceğiz. Çünkü, sen, bizim içimizde Mü’minlerin râzı olmalarına en elverişli bir zatsın!”dedikten sonra aralarında ileri geri konuştular.

“-Eğer, Kureyş Muhacirleri, kabul etmeğe yanaşmazlar da:

      “-Biz Muhacirleriz! Resûlullâh (s.a.v)’ın ilk Sahabeleriyiz! O’nun kabilesiyiz ve dostlarıyız, O’nun vefatından sonra, bu işde, bizimle ne için tartışıyorsunuz?!Derlerse, ne diyelim?”dediler.

İçlerinden bir takım kişiler:

      “-Biz de, öyle ise bir Emir bizden, bir Emir de, sizden olsun! Deriz ve bu işden başkasına hiç bir zaman râzı olmayız!”dediler.

Sa’d bin Ubâde bunu işitince:

      “-İşte bu, gevşekliğin başlangıcıdır!”dedi.

Bu gelişmeler üzerine, bir sahabi, bunu Hz.Ömer’e ulaştırmak için hemen aceleyle ona gelip, Hz.Ömerin kapısını çaldı:

      “-Yâ Ömer İbn-i Hattab!” diye seslendi.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Ne istiyorsun be adam! Biz meşğuluz?”dedi.

Kapıyı çalan adam:

      “-Yâ Ömer! Senin, çok acilen kalkıp benim yanıma gelmen gerekir. Korkma, inşaallâh yine geri döneceksin!” deyince

Hz.Ömer kalkıp dışarı çıktı. Gelen adam Hz.Ömer’e:

      “-Şu Ensâr kabilesinden Sa’d bin Ubâde ile birlikte bulunanlar, Beni Saidelerin sakıfesınde toplandılar. Eğer, halkın işleriyle sizler ilgilenecek iseniz, onlar, işlerini büyütmeden, Resûlullâh (s.a.v)’ın evindeki techiz, tekfin işlerinden bile öncelikli olarak, onların yanına yetişiniz!”dedi

Hz.Ömer, hemen Resûlullâh (s.a.v)’ın evine geldi. Hz.Ebû Bekr’e haber gönderdi Hz.Ebû Bekr (r.a), o sırada evinde bulunuyor ve Hz.Ali ile, Resûlullâh (s.a.v)’ın techiz tekfin, ve defn işleriyle uğraşıyorlardı.

Hz.Ömer, Hz.Ebû Bekr’e:

      “-Hemen yanıma çık gel!”diye içeriye haber saldı.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Ben şimdi çok meşğulüm!”diye cevab verdi.

Hz Ömer (r.a) ona:

      “-Ortaya çok mühim bir iş çıktı. Kendisinin muhakkak bulunması lazım!”diye tekrar içeriye haber saldı. Bunun üzerine Hz.Ebû Bekr (r.a), Hz.Ömer’in yanına çıktı.

Hz.Ömer (r.a):

“-Haberin olsun ki Ensâr bu işi Sa’d bin Ubâde’ye tevdi etmek üzere toplanmışlar. Sa’d bin Ubâde’nin, onlara söylediği sözlerden en iyisi de:

      “-Bir Emir bizden bir Emir Kureyşten olsun! Sözü imiş. Haydi, Sen, Şimdi bizi şu Ensâr kardeşlerimizin yanına götür. Kendileri, ne üzerinde duruyorlar, bir bakalım?”dedi

Acele onlara doğru yollandılar. Yolda Ebû Ubeyde bin Cerrah’a rast-ladılar. Hz.Ebû Bekr, Hz.Ömer ve Ebû Ubeyde bin Cerrah üçü birlikte yürüyüp Beni Saidelerin sakıfesıne gittiler. Yolda Ensâr’dan iki sâlih zatâ, Beni Aclanların kardeşi Uveym bin Sâide ile Ma’n bin Adiyy’e rastladılar. Bunlar, Hz,Ebû Bekr ile arkadaşlarına:

      “-Ey Muhacir kardeşler cemâatı! Nereye gitmek istiyorsuuz?”diye sordular. Onlar da:

      “-Şu Ensâr kardeşlerimizin yanına gitmek istiyoruz!”dediler.

Uveym bin Sâide ile Ma’n bin Adiyy:

“-Ey Muhacir kardeşler cemâatı! Onların yanına varmanızı, size tav-siye etmeyiz. Onlara yaklaşmayınız ve işinizi, kendi kendinize hal ediniz!

Hz.Ebû Bekr (r.a)’a da:

      “-Yüce Allâh, fitne kapısını, Seninle kapatacak ve temelli de açılma-yacaktır! Ensâr, şu Sa’d bin Ubâde’ye, Beni Sâideler’in sakıfesınde bey’at yapmak istiyorlar!”dediler.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Vallâh, onların yanına gideceğiz!”dedi.

Ve, gittilerde. Beni Sâideler’in sakıfesıne vardılar. Hz.Ebû Bekr ve arkadaşları, Beni Sâideler’in sakıfesıne vardıkları zaman, bir adamın sergi üzerinde, bir yastığa dayanmış elbisesine bürünmüş olduğunu gördüler.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Kim bu adam?”diye sordu:

      “-Sa’d bin Ubâde!”dediler.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Onun nesi var?”diye sordu.

      “-Hastadır!”dediler.

Sa’d bin Ubâde, humma hastalığına tutulmuştu. Orada oturdular,

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Bu toplantınızdan maksadınız nedir?”diye sordu.

Ensâr’ın Hatib’i olan bir kişi ayağa kalkıp, şehâdet getirdikten ve Allâh’a hamd-ü senâda bulunduktan sonra:

      “-Biz, Allâh’ın dininin yardımcıları ve derli toplu İslâm askerleriyiz! Ey Muhâcirler cemâatı! Sizler ise, bize nazaran, azıcık bir cemâatsiniz. Ağır yürüyüşlüsünüz, ve sayıca azınlıktasınız! Hâle bakın ki, Böyle bir cemâat, bize aid bir işi, ele geçirmek istiyorlar!”dedi ve sustu.

Hz,Ömer cevab vermeye davranınca, Hz.Ebû Bekr:

      “-Yavaş ol yâ Ömer!”dedi.

Hz.Ömer, Hz.Ebû Bekr’in, kendisinden daha ağır başlı daha bilgili daha yaşlı ve olğun olduğunu, bildiği için, sustu. Hz.Ebû Bekr (r.a), Sa’d bin Ubâde’ye:

      “-Ey Ebû Sâbit! Sen, ne görüşte sin?”diye sordu.

Sa’d bin Ubâde (r.a):

      “-Ben de, onlardan bir adamım!”dedi.

Yani onların görüşündeyim demek istedi.

Hubab bin Münzir (r.a):

      “-Bir Emir bizden, bir Emir de, sizden olsun! Ensâr’ın dine hizmeti yanında, Muhacirlerin hizmeti, az bir şey kalır!”dedi.

Hz.Ömer (r.a)’de:

      “-Asıl Muhacirlerin dine hizmeti yanında, Ensâr’ın hizmeti, az bir şey kalır!”dedi.

Hubab bin Münzir, Hz.Ömer’in bu sözünü red etti.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Ey Ensâr cemâatı! Resûlullâh (s.a.v)’ın, halka, namaz kıldırmağa Ebû Bekr’ı memur buyurduğunu bilmiyor musunuz?”diye sordu.

      “-Evet! Biliyoruz!” dediler.

Hz.ömer (r.a):

      “-Peki bundan sonra, Ebû Bekr’in önüne geçmeye hanginizin gönlü râzı olur?”dedi.

Ensâr:

      “-Biz, Ebû Bekr’in önüne geçmekten yüce Allâh’a sığınırız!”dediler.

Beşir bin Sa’d (r.a) ise:

      “-Bu iş, aramızda, bölme gibi iki eşid parçadır!”dedi.

Hz.Ömer (r.a):

“-Yâ Beşir! Demek sen de, böyle düşünüyorsun, hâ?! Allâh aşkına! Resûlullâh (s.a.v)’dan şu Hâdis-i şerifi:

      “-İmamlar, Kureyştendir!”buyurduğunu işitmedin mi?”diye sordu.

Beşir bin Sa’d (r.a):

      “-Vallâhi, evet! İşittim. Benim burnumu indirdin! Yâ Ömer!” dedi.

Hz.Ömer (r.a) da ona kızarak:

      “-Öyle ise sen ne konuşuyorsun?!”diyerek, Beşir bin Sa’d’e çıkıştı.

Ensâr’ın Hatibi Sâbit bin Kays kalkıp Ensâr’ın faziletlerini dile getirdi. Hz.Ebû Bekr’de, Allâh’a hamd-ü senâda bulunduktan sonra:

“-Ey insanlar! Biz Muhacirler, insanların, İslâmiyeti ilk kabul eden-leri, soy sopça en şereflileri, yurdça en üstünleri, yüzce güzelleri, Arablar içinde döl döşçe insanların çokluk olanları ve akrabalık yönünden de, Resûlullâh (s.a.v)’ın en yakınlarıyız. Biz, sizden önce Müslüman olmuşuz-dur. Nitekim, yüce Allâh:

      “-İslâmda birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve Ensâr ile onlara güzellikle tâbi olanlar yok mu?”

Buyurmuş ve Kûr’ân’da sizden önce anılmışızdır. Biz Muhacirleriz. Sizler de dinde bizim kardeşlerimiz, ğanimetlerde ortaklarımız, düşmanla- rımıza karşı yardımcılarımız sınız dır. Bizi, sizler barındırdınız. Bize iyi-likler ettiniz. Allâh, sizleri hayırla mükafatlandırsın! Biz, Emirler, siz de, Vezirlersinizdir.

Ey Ensar cemâatı! Yüce Allâh; taştan yontulmuş, ağaçtan yapılmış türlü türlü putlara tapan ve onları, Allâh katında kendileri için şefaatçı ve yararlı sayan insanları, Allâh’a ibadet ettirmek ve Onun birliğine inandır-mak için Muhammed Âleyhisselâmı Peyğamber ve ümmeti üzerinde şâhid olarak gönderdi. İsterseniz, okuyunuz:

      “-Onlar, Allâhı bırakıp kendilerine ne bir zarar, ne de, bir yarar veremeyecek olan şeylere taparlar. Bir de bunlar, Allâh yanında şefaatçılarımızdır!” derler. Veya: 114

      “-Biz, bunlara, ancak, bizi Allâh’a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz!” derler. 115

Hz.Ebû Bekr, konuşmasına şöyle devam etti:

“-Atalarının dinini bırakmak, Arablara çok ağır geldi. Yüce Allâh, Resûlünün kavmindan, Resûlünü tasdik ve Ona imanı, maddi hiç bir karşı-lık beklemeksizin iyilik etmeyi, kavminin en ağır zülüm ve işkencelerine ve yalanlamalarına Onunla birlikte katlanmayı ilk Muhacirlere tahsis ve nasib etti. Onlar, Resûlullâh (s.a.v) ile görüşmelerine, bütün halk muhalif oldukları, kendilerine kin ve düşmanlık besledikleri ve aleyhlerinde birleş-tikleri halde, sayıca az oluşlarından korkmadılar.

Yer yüzünde, hiç bir şeyi şerik koşmadan Allâh’a ilk ibadet eden, Allâh’a ve Resûlüne ilk iman eden, onlardı, Onlar, Resûlullâh (s.a.v)’ın dostları ve kabile halkıdırlar. Resûlullâh (s.a.v)’den sonra da, bu işe, insan-ların en çok lâyık ve haklı olanlarıdırlar. Onlarla, bu hususta çekişmeye, ancak, zâlim ve haksız olanlar, kalkışırlar!”dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a) Ensâr hakkında da inen âyetlerden ve Resûlullâh (s.a.v)’ın, onlar hakkında ki hadislerinden de, okumadık âyet ve Hadis bırakmadı. Resûlullâh (s.a.v)’ın:

      “-Bütün insanlar, bir vâdi yolunu tutup gitseler, Ensâr’da bir vâdi yolunu tutsa, ben, Ensâr’ın tuttuğu vâdi yolunu tutarım!” buyurduğunu, biliyorsunuzdur. Ey Sa’d! Resûlullâh (s.a.v)’ın yanında oturduğun sırada:

      “-Kureyşiler, bu işin yöneticileridirler. İnsanların iyileri, iyilerine uyarlar. Kötüleri de kötülerine uyarlar!” buyurduğunu, sende biliyorsundur.

Sa’d bin Ubâde (r.a) da:

      “-Doğru söylüyorsun, Yâ Ebâ Bekr! Biz, Vezirleriz, sizler de, Emir-lersiniz!”dedi.

Hz.Ebû Bekir (r.a) konuşmasına şöyle devam etti:

“-Ey Ensâr Cemâatı! Ensâr’ın dindeki hizmet üstünlüğü ve İslâmi-yeti kabulde yarışa girişlerinin büyüklüğünü, hiçbir kimse inkâr edemez. Allâh, dinine ve Resûlüne yardım eden sizlerden râzı olmuş ve Resûlünü size hicret ettirmiş, pâk zevcelerini ve Ashabı’nı içinizde ululamıştır. İlk Muhacirlerden sonra, bizim katımızda, sizden başka daha üstün mevkilisi yoktur. Biz Emirleriz, sizler de, Vezirlersiniz. Biz, danışmayı kaçırmaz ve hiç bir işi, sizsiz yapmayız. Ey Ensâr cemâatı! Sizler dile getirdiğiniz hayır ve iyiliklerin ehlisinizdir.

Fakat, bütün Arablar, bu işi, şu Kureyş kabilesinden başkası için hak tanımazlar. Kureyşiler, soy sopları ve yurd kutsallığı bakımından Arabların efdali ve üstünüdürler. Akrabalık yönünden de, Resûlullâh (s.a.v)’e, daha yakındırlar. Arablar, ancak, şu Kureyş kabilesi için dine girmişlerdir. Sizin ileri gelenleriniz, Resûlullâh (s.a.v)’ın:

      “-İmamlar, Kureyşten dir!”buyurduğunu biliyorlardır.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bu iş, benden sonra Kureyşte dir!”buyurmuştur.

Sizler, İslâmiyet’de bizim kardeşlerimiz, din’de ortaklarımızsınızdır. Sizler, bize yardım ve iyilik ettiniz. Bizi, barındırdınız. Kendinize ortak yaptınız. Sizler, bize insanların en sevgilisisinizdir!”dedi.

Hubab bin Münzir (r.a) da:

      “-Biz, sizi de, üstünlüğünüzü de, biliyoruz. Ben, Ensâr’ın kaşınıb rahatlayacakları dayanağı, yararlanacakları meyveli budağıyımdır. Başları derde girdikçe, onlar, bana başvurur, benim görüş, tedbir ve yardımlarımla rahata kavuşurlar. Ey Kureyş cemâatı! Bizden bir Emir, sizden de, bir Emir olacaktır!”dedi.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Bir kında iki kılıç, iyi olmaz! Bir kında iki kılıç birleşmez!”dedi.

Hz.Ebû Bekir (r.a) bu söylenenlere karşılık olarak:

      “-Hayır! Biz, Emirleriz, sizler de, Vezirlersinizdir!”dedi.

Hubab bin Münzir (r.a) buna karşılık şöyle dedi:

“-Hayır! Vallâhi, bu dediğini kabul etmeyiz! Ey Ensâr cemâatı! Siz, Emirinizi kendiniz seçiniz! İçinizde ve sizin gölgeliğinizdeki insanlar, size aykırı davranmağa cesaret edemeyeceklerdir. Halk’da, sizin görüşünüzün dışında hareket etmeyecektir. Çünkü, sizler, izzet, servet, sayı, kuvvet, tecrübe, cesaret, yiğitlik gibi bir çok üstün vasıflara sahibsiniz. Halk ancak, sizin ne yaptığınıza bakacaktır. Sakın, bu hususta anlaşmazlığa düşmeyiniz ve görüşlerinizi bozmayınız. Onlar, ancak:

      “-Bir Emir biz’den, bir Emir de, siz’den!”dediğinizi çok iyi işitsinler.

Ey Ensar cemâatı! Elinizdekine sâhip olunuz! Şunun ve arkadaşları-nın sözlerini dinlemeyiniz! Onlar, sizin bu işdeki nasibinizi gideriyorlar. Onların, sizden istediklerini kabûle yanaşmayınız. Kendilerini, gerekirse, şu beldelerden sürünüz! Onlara bırakacağınız bu işe vallâhi, siz, onlardan daha çok layık ve müstehaksınız!”dedi.

Hz.Ömer (r.a), ona:

      “-Allâh seni öldürsün!”dedi.

Hubab bin Münzir de:

      “-Hayır vallâhi! Allâh seni öldürsün!”diyerek karşılık verdi.

Hz.Ömer (r.a), Resûlullâh (s.a.v), henüz hayatta iken bir gün, Hubab bin Münzir ile çekişmişler, Resûlullâh (s.a.v)’de, Hz.Ömer’i, Hubab ile çekişmekten onu men’ etmişti. Bundan dolayı Hz.Ömer, ona bir daha kötü söz söylememeye yemin etmişti. Bunun için, Hubab bin Münzir’e başka bir şey söylemedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Sizler, Muhacir kardeşlerinize, Allâh’ın, fazlından ihsan ettiği şeyi kıskanmağa kalkışmayınız. Size yaraşan, böyle yapmamaktır!”dedi.

Hubab bin Münzir ise, Hz.Ebû Bekr ve arkadaşlarına:

      “-Ey cemâat! Vallâhi, biz şu işin size verilmesini kıskanıyor değiliz. Fakat, biz, babalarını ve kardeşlerini Bedir ve Uhud gibi bazı savaşlarda öldürmüş olduğumuz cemâatin yakınlarının intikamını alırlar korkusuyla iş başına getirilmesinden korkuyoruz. Yoksa biz ne seni kıskanıyoruz, ne de arkadaşlarını. Fakat, idare, öldürmüş bulunduğumuz kavmin eline geçer de, onlar, bize karşı, kin ve düşmanlık beslerler diye korkuyoruz!”dedi

Ensâr’ın Hâtibleri ayağa kalkarak:

      “-Ey Muhacirler cemâati! Resûlullâh (s.a.v), sizden birini, bir yere gönderdiği zaman, bizden de bir adamı, onun yanına katardı. Biz, bu işin- de, iki kişiye verilmesi gerektiğini sanıyoruz. Bir adam bizden, bir adam da, sizden olsun!”dediler.

Ensâr’dan, Zeyd bin Sâbit (r.a) ayağa kalkıb:

      “-Resûlullâh (s.a.v), Muhacirlerden idi. Biz de, Resûlullâh (s.a.v)’ın yardımcıları idik. O’nun yerine geçirilecek olanın da, yardımcısıyız!”dedi

Hz.Ebû Bekr (r.a) da bundan çok memnun olarak:

      “-Allâh sizleri hayırla mükafatlandırsın. Ey Ensâr cemâatı! Sözünüz- de sebat ediniz. Vallâhi, bundan başka türlü bir şey söylerseniz, sizinle asla anlaşamayız!”dedi.

Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a):

      “-Ey Ensâr cemâatı! Sizler, yardım edenlerin, barındıranların ilki olmuştunuz. Sakın, onu değiştirenlerin de, ilki olmayınız!”dedi.

Ensârdan Ebü’n-Nu’mân Beşir bin Sa’d (r.a) ayağa kalkıb:

      “-Ey Ensâr cemâatı! Bizim vallâhi, bu dinin kabûle yanaşmaktan ve din yolunda müşriklerle savaşmaktan maksadımız, ancak, Rabbımızın rıza-sını ve Resûlullâh (s.a.v)’e itâat faziletini kazanmaktı. Bize, bu yolda, ne insanlara hâkim olmak, ne de, dünya ve dünya malı yaraşır. Allâh, bize, bu hususta Veliyy-i nimettir. Çok iyi biliniz ki; Muhammed Âleyhisselâm, Kureyş’dendir. O’nun kavmi de, bu işe, herkesten daha lâyıktırlar. Ve önce gelirler! Vallâhi, hiç bir zaman, bu hilâfet işinde, Allâh, beni onlarla nizâ’ eder, çekişir olarak asla görmeyecektir! Allâh’dan sakınınız! Onlara, ne aykırı davranınız, ne de, onlarla çekişiniz!”dedi.

O sırada, Ensâr’dan Nû’man bin Beşir, Übeyy bin Kâ’b’a giderek kapısını çaldı. Übeyy bin Kâ’b, elbisesine bürünmüş olarak dışarı çıktı.

Nû’man bin Beşir ona:

      “-Ben, seni ne diye evinin kapısını üzerine kapatıpta evinde oturmuş olarak görüyorum? Halbuki, senin kavmın şu anda Beni Sâidelerin sakıfesı içinde bulunuyorlar! Ve Muhacir kardeşler ile çekişib duruyorlar! Haydi, tez kalk! Kavminin yanına git ve bu işi hallet!”dedi.

Übeyy bin Kâ’b (r.a), hemen çıkarak Beni Sâidelerin sakifesınde toplanmış bulunan Medineli Ensâr’ın yanına vardı. Onlara:

      “-Vallâhi, siz, bu yönetim işinden hiç bir şeye müstehak değilsiniz!” dedikten ve Muhacirlerden Hz.Ebû Bekr ile Hz.Ömer’e doğru eğilerek:

      “-Bu iş, sizin dışınızda şu iki kişiye aiddir. Sonra, üçüncüsü öldürü-lecek, yönetim, çekilib alınarak orada olacak!”dedi ve

      “-Orada olacak!”derken de eli ile Şam taraflarına işaret etti.

Hz.Ebû Bekr’e Bey’at edilmesi:

Hz.Ebû Bekr’in sağ tarafında Ebû Ubeyde bin Cerrah, solunda da Hz.Ömer bulunuyor, kendisi bunların arasında oturuyordu. Hz.Ebû Bekr, Hz.Ömer ile Ebû Ubeyde bin Cerrah’ın ellerini tutarak ve şöyle dedi:

“-Şu iki adamdan, hangisini isterseniz, ona bey’at ediniz! Ben râzıyım. İşte, Ömer İbn-i Hattab! Resûlullâh (s.a.v) bunun hakkında:

      “-Ey Allâh’ım dini Ömer ile aziz kıl!”diyerek duâ etmiştir.

“-İşte, Ebû Ubeyde bin Cerrah! Resûlullâh (s.a.v)’e bir kavm gelmiş:

      “-Bizimle birlikte emin bir kimse gönder!”demişlerdi.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Sizinle birlikte hakkıyla Emin olunan bir kimseyi göndereceğim!”

Buyurmuş ve onlarla birlikte Ebû Ubeyde’yi göndermişti! Ben sizin için Ebû Ubeyde’ye bey’atınıza râzıyım! Resûlullâh, bunun hakkında:

      “-Bu Ümmetin Eminidir!”buyurmuştu, dedi.

Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a):

      “-Hayır! Vallâhi, Hayır! Bu işde, biz sana bey’at edeceğiz! Çünkü, sen, Muhacirlerin üstünü ve mağarada iki’nin ikincisisindir. Resûlullâh’ın namaz kıldırmaya yetkili kıldığı Halifesisin dir. Namaz ise, Müslümanların dininde en üstün bir ibâdettir. Senin önüne geçmeye ve sana karşı bu işi üzerine almağa daha lâyık kim vardır.? Vallâhi biz bu hususta senin önüne geçemeyiz. Sen Resûlullâh (s.a.v)’ın arkadaşı ve ikinin ikincisisin!”dedi.

Hz.Ömer de, bu mânâda bir konuşma yaptı.

      “-Yâ Ebû Bekr! Sen bizim büyüğümüzsün! Sen bizim hayırlımızsın! Sen ki; Resûlullâh’a en sevgili olanımızsın. Resûlullâh’ın koymuş olduğu makamından seni sağ iken geri çekecek bir kimse bulunamaz!”

Ensâr’a da:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’ın ileri sürdüğü onun iki ayağını geri çekmeğe hanginizin gönlü râzı olur?!”dedi.

Abdurrahman bin Avf (r.a) kalkıb:

      “-Ey Ensâr cemâatı! Siz fazilet ve üstünlük dâvasındasınız amma, içinizde Ebû Bekir, Ömer ve Ali gibi bir kimse yoktur!”dedi.

Münzir bin Erkam kalkıb:

      “-Söylediğin zatların fazilet ve üstünlüğünü inkâr etmiyoruz. Onların içinden, bu işi, O, yâni Ali bin Ebi Tâlib, istemiş olaydı, Ona, hiç kimse itiraz etmezdik!”dedi.

Ensâr’dan bazıları da:

      “-Biz, Ali’den başkasına bey’at etmeyiz!”dediler.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Uzat elini Ey Ebû Bekr! Sana biat edeyim!”dedi.

Ebû Bekr (r.a):

      “-Hayır! Yâ Ömer! Ben sana bey’at etmeliyim. Çünkü sen, bu iş için, benden daha güçlüsün!”dedi.

Birbirlerinin elini tutub açmak ve bey’at etmek istediler. Nihâyet, Hz.Ömer, Hz.Ebû Bekr’in elini tuttu açtı ve:

      “-Benim gücüm, Senin içindir ve Senin gücünün yanındadır!”deyip ona ilk bey’atı yapmış oldu.

Beşir bin Sa’d ise, daha önce davrandı ve bey’at etti. Bunun üzerine, halk, Hz.Ebû Bekr (r.a)’in başına yığılıb bey’at etmeye koyuldular. Bazıları hariç, Ensâr’ın birçokları kafileler halinde gelib Beni Sâidelerin sakifesın-da Hz.Ebû Bekr (r.a)’e bey’at ettiler.

Ertesi gün, ise yani, Salı günü, Hz.Ebû Bekr, Mescidin Minberine çıkıp oturdu. Konuşmaya başlamadan önce, Hz.Ömer, ayağa kalktı. Yüce Allâh’a Hamd-ü Senâ da bulunduktan sonra:

      “-Ey insanlar! Dünkü gün, ben sizlere, Resûlullâh’ın vefatı anında ğayri ihtiyari olarak bazı sözler söylemiştim!”

      “-Vallâhi, Resûlullâh (s.a.v) Mûsâ (a.s) gibi, bir gün dönecek, vefat ettiğini söyleyenlerin dillerini, ellerini, ayaklarını kesinceye kadar yaşa-yacağını umarım! Eğer, Resûlullâh (s.a.v) vefat edecek olursa, İsrail Oğul-larının, Mûsâ (a.s)’ın gelmesini bekledikleri gibi, bizde, Onu bekleriz!”

Ben, bu söylediklerime ne Allâh’ın Kitabı’nda delil bulamadığım gibi, Resûlullâh (s.a.v)’ın de, bana bu hususta hiç bir sözü yoktur. Fakat, ben, sanıyordum ki, Resûlullâh (s.a.v) bizden sonraya kalacak ve işleri-mizi, Kendisi çekib çevirecek! Oysa ki, Cenab-ı Allâh, Resûlullâh’a doğru yolu gösteren bir kitâbı sizin de içinizde bırakmış bulunmaktadır ki, Ona sımsıkı sarılırsanız, Cenab-ı Allâh, Onunla, Resûlüne doğru yolu gösterdiği gibi, size de, doğru yolu gösterir.

Yüce Allâh, Hilâfet işinizi, sizin hayırlınız ve Resûlullâh (s.a.v)’ın arkadaşı, Mağarada iki’nin ikincisi olan zat üzerinde topladı yoluna koydu. Ayağa kalkınız! Ve Ebû Bekr’e bey’at ediniz!”deyince,

Mescid’deki tüm halk, ayağa kalkarak, Hz.Ebû Bekr’e umûmi olarak bey’at yaptılar.

Birinci Halife Olarak Hz.Ebû Bekr (r.a)’in Konuşması:

“-Hamd olsun, O Allâh’a ki, ben O’na hamd eder, gizli, açık her işde Ondan yardım dilerim. Gecede, gündüzde gelecek kötülüklerden de, O’na sığınırız. Şehâdet ederim ki: Allâh’dan başka ilâh yoktur. O, birdir. O’nun eşi ve ortağı yoktur. Yine şehâdet ederim ki: Muhammed Âleyhisselâm, O’nun kulu ve Resûlüdür. O’nu, kıyametten önce hak ile Beşir ve Nezir olarak göndermiştir. O’na itâat eden, doğru yolu bulur, O’na isyan eden de, helâk olur! Resûlullâh Aleyhisselâm, önceki yılda şu durduğum yerde dikilmişti. (Burada Hz.Ebû Bekr, kendisini tutamayarak ağladı.) Sonra da şöyle demişti.

      “-Size doğruluğu tavsiye ederim, doğruluktan ayrılmayınız. Çünkü, doğruluk, iyilikle bir aradadır. İkisi’de, Cennettedir. Yalandan sakınınız! Çünkü yalan, kötülükle bir aradadır. İkisi’de, Cehennemdedir. Allâh’dan af ve afiyet dileyiniz. Çünkü, hiç kimseye, Yakin’den sonra, af ve afiyetten daha hayırlısı verilmemiştir. Birbirinizi kıskanmayın. Birbirinize düşman- lık etmeyiniz. Birbirinizle ilişiğinizi kesmeyiniz. Ey Allâh’ın kulları kardeş olunuz!” buyurmuştu. Bundan sonra bilesiniz ki:

“-Ey İnsanlar! Ben, sizin en hayırlınız olmadığım halde, sizlere Emir oldum. Fakat, inen Kûr’ân, ve Resûlullâh (s.a.v)’ın sünnetleri bize öğretildi de, biz, bu sâyede bilgi sâhibi olduk. İyi biliniz ki, Bana yapılan bey’atı, düşünmeden kabul ediverişim, ümmet arasında bir fitne ve fesad çıkma-sından korktuğum içindir. Allâh’a yemin ederim ki, ben hiç bir gün veya gece, bunun, ne üzerine düşmüş, ne isteklisi olmuş, ne de bu hususta Allâh’dan gizlice veya açıkça bir dilekte bulunmuşumdur.

Emirlik hizmetinde, benim için bir rahatlık yoktur. Gücüm yetmeyen büyük bir işi, elimde olmayarak boynuma takmış bulunuyorum! Benim yerime, daha güçlü bir insanın seçilmiş olmasını ne kadar arzu ederdim! Size, Allâh’dan sakınmayı tavsiye ederim. İyi biliniz ki, akıllılığın akıllılı- ğı, Allâh’dan son derecede sakınmaktır. Akılsızlığın akılsızlığı da, günaha dalmak, hakdan yan çizmektir. Ey insanlar! Ben, ancak, Resûlullâh’ın izine uyucuyum. Dinde, kendiliğimden bir şeyler icad edici değilim.

Eğer, ben, vazifemi iyi yaparsam, bana yardım ediniz! Eğer kötülüğe saparsam, beni doğrultunuz! Doğruluk, emânettir. Yalancılık ta, hiyanettir. İnşaallâh içinizdeki en zayıfınız, kendisinin hakkını alıncaya kadar benim yanımda en güçlünüz olacaktır! İnşaallâh, içinizdeki en güçlünüz de, üzeri-ne geçirdiği hakkı, kendisinden alıncaya kadar benim yanımda en zayıfınız olacaktır! Ey insanlar! İyi biliniz ki:

Allâh’ın zillete müstehak kıldığı kavmdan başka hiç bir kavm, Allâh yolunda cihadı, savaşı bırakmaz! Hiç bir kavmın kötülükleri yaygın hâle gelmedikçe de, Allâh, o kavmın ibtilâ ve musibetini yaygın hâle getirmez. Ey İnsanlar! Allâh’ın Kitabını tâleb ve öğütlerini kabul ediniz!

      “-Kullarının tevbesini kabul ve günahlarını affeden, ne yapar-sanız bilen O Allâh’dır. Öyle bir günden korkunuz ki, Yürekler, gırt-lağa dayanmış olarak korku ile dolmuş bulunur. Zalimler için ne yakın bir dost vardır, ne de dinlenebilecek bir kayırıcı vardır!” 116

Bu gün, her amel sahibi, gücünüz yettiği ve kendisini yüce Allâh’a yaklaştıracak ameli, onu işlemeğe güç yetiremeyeceği gün gelmeden önce, işlemeye baksın!

Ben, Allâh’a ve Resûlüne itaat ettiğim müddetçe, siz de, bana itâat ediniz. Allâh’a ve Resûlüne âsi olduğum zaman, sizin bana itâat etmeniz gerekmez! Kendim ve sizin için Allâh’dan mağfiret, yarğılanmak dilerim. Haydin, namazınızı kılmağa kalkınız! Allâh, sizlere rahmet etsin!”dedi.

İlk icrâat Üsâme Ordusu Şam’a gidecek:

Resûlullâh (s.a.v)’ın techiz tekfin ve defn işlemleri bittikten sonra ilk icraat olarak, Resûlullâh (s.a.v)’ın, vefât etmeden birkaç gün önce Şam taraflarına göndermek isteyipte gönderemediği bu orduyu göndermek oldu. Resûlullâh (s.a.v) bu orduyu eliyle hazırlamış. Başına da Kumandan olarak meşhur sahabi Zeyd bin Hârise (r.a)’in oğlu Üsâme bin Zeyd’i tayin etmiş sancağı kendi eliyle bağlamış, ona ve ordularına:

      “-Haydi, Allâh’ın emriyle yürüyün!”buyurmuştu.

Fakat, Resûlullâh aniden ölümcül bir şekilde ağır hastalanınca bu ordu hareket edememişti. Resûlullâh (s.a.v)’ın vefâtından sonra, ilk halife Hz.Ebû Bekr (r.a), Üsâme ordusunu derhal gönderme hazırlığına girişti. Sancağı Üsâme’ye göndererek:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’ın gitmeni istediği tarafa hareket et!”dedi.

Ancak o sırada Müseylimetü’l-Kezzab gibi yalancı Peyğamberlerin çıkmış olması; bazı Arab kabilelerinin irtidat edip İslâmiyetten tekrar şirke dönmesi, Medine’yi ve Müslümanları çok ağır tehdit ediyordu. Bunun için, Sahabelerin bir çoğu böyle bir ortamda, bu ordunun Şam’a gönderilmesini istemiyorlardı. Ordu kumandanı olan Üsâme bin Zeyd’de aynı fikirdeydi. Ordusun’da, emri altında bulunan Hz.Ömer’i şu tavsiyelerle Müslüman- ların halifesi Ebû Bekir (r.a)’e gönderdi:

      “-Halifeye git ve ordunun Medine’de kalması için ondan izin iste. Ona de ki; Ashabın ileri gelenleri bu orduda bulunuyorlar. Ben, ve onlar, Medine’de yokken Resûlullâh (s.a.v)’ın pâk hanımlarına, mü’mine kadınlara ve halifeye müşriklerin zarar vermelerinden endişe ediyorum!”

Ensâr’da Hz.Ömer’den şu ricada bulundu:

      “-Şayet Ebû Bekr bunu kabul etmeyib mutlaka gitmemizi emreder ise, Üsâme’den daha yaşlı birisini bize kumandan tayin etmesini iste!”

Hz.Ömer, Halife Hz.Ebû Bekr (r.a)’in huzuruna geldi. Ensâr’ın ve Komutan Üsâme’nin ricasını ona bildirdi. Hz.Ebû Bekr’in çehresi birden değişti. Çünkü, Ebû Bekr’in en bâriz vasfı, Resûlullâh’ın emrine sımsıkı sarılmaktı. Bu bağlılığını da şöyle ifade etti:

“-Allâh’a yemin ederim ki, eğer kaplanların ve kurtların dağlardan inip de, Medine’ye gelip beni parçalayacaklarını bilsem, yine Resûlullâh’ın emrini yerine getireceğim. Resûlullâh (s.a.v):

      “-Üsâme ordusunu mutlaka gönderiniz!”demişken, nasıl olur da bu ordunun sefere gitmesi önlenebilir?!”

Hz.Ebû Bekr’in bu kesin cevabından sonra, Hz.Ömer, Ensâr’ın:

      “-Ordunun başına daha yaşlı birinin kumandan tayin edilmesini!” istediğini söyledi. Ebû Bekr (r.a) yine aynı hiddetle:

      “-Ey Annesi acı haberini alasıca! Ey Hattab’ın oğlu Ömer! Üsâme’yi Resûlullâh kumandan tayin etmişken. Sen şimdi kalkmış, onu görevden almamı benden istersin ha?” diye çıkıştı. Bu istekleri de kabul etmedi.

Hz.Ebû Bekr, Mücahidlerin maneviyatını yükseltmek düşüncesiyle kalkıp karargâha gitti. Orduya hareket emrini verdi. Kendisi yaya, Üsâme bin Zeyd ise süvari idi, Hz.Üsâme’nin gönlü buna razı olmadı.

      “-Ey Resûlullâh’ın halifesi, yâ sen hayvanına bin, ya bende ineyim?” dedi. Hz.Ebû Bekr şu mukabelede bulundu:

      “-Allâh’a yemin ederim ki sen inmeyeceksin, ben de binmeyeceğim. Allâh yolunda kısa bir süre olsun ayaklarımı ne diye tozlandırmayayım ki? Çünkü, ğaziye Allâh yolunda attığı herbir adım karşılığında yedi yüz sevab yazılır. Derecesi yedi yüz misli yükseltilir. Yedi yüz günahı af olunur!”

Hz.Ebû Bekr (r.a), daha sonra Üsâme’den orduda bulunan Hz.Ömer’i Medine’de bırakması için ricada bulundu.

      “-Eğer emrinde bulunan Ömer’i bırakmakla bana yardımcı olmayı uygun görüyorsan, bunu yap!”dedi. Üsâme (r.a) Hz.Ömer’e izin verince:

Halife Ebû Bekr (r.a):

      “-Bunu gönül rızâsıyla mı yapıyorsun?”diye sordu.

Üsâme bin Zeyd:

      “-Evet, gönül rızâsıyla!”dedi.

Hz.Ebû Bekr kendisi halife olduğu halde, ordu komutanının emrinde bulunan Hz.Ömer (r.a) gibi önemli birini ondan izinsiz almıyor, böylece ümmete idarecilik dersi veriyordu. Artık ayrılacakları o an geldiğinde, Hz.Ebû Bekr, orduyu durdurdu ve bütün dünyaya medeniyet dersi veren, şu, tavsiyede bulundu:

      “-Allâh yolunda, inkâr edenlerle savaşın! Hainlik etmeyin! Sözünüz den asla dönmeyin! Ğanimet mallarına hıyanet etmeyin! Korkak olmayın! Yeryüzünde fesat çıkarmayın! Verilen emir ve talimatlara karşı gelmeyin! Öldürdüğünüz kimselerin kulak, burun ve ağız gibi azalarını kesmeyin! Çocukları, kadınları ve yaşlı insanları öldürmeyin! Hurma ağaçlarını kesib yakmayın! Meyve veren hiçbir ağacı kesmeyin! Yemek için kesmenin dış-ında deve sığır ve koyun gibi hayvanları telef edip öldürmeyin! Manastır, ve kilise gibi ibâdethanelerde inzivaya çekilmiş kimselere rastlayacaksınız. Onları ibâdetleriyle başbaşa bırakın! Haydi, Allâh’ın adı ile ilerleyin!”

Bizanslı Rumlar Müslümanlardan çekindikleri için İslâm ordusuna karşı çıkamadılar. Bu sebeble, Hz.Üsâme bin Zeyd, Rumlarla karşılaşmadı. Fakat dinden dönen Huzaâlılar’dan bir grubu bozguna uğratarak, diğerler-ine de gözdağı verdiler. Niyeti bozuk olanlar da:

      “-Eğer Müslümanlar güçlü olmasalardı. Bu orduyu göndermezlerdi!” diyerek yapmak istedikleri fitneden vazgeçmişlerdi.

Böylece hem Resûlullâh (s.a.v)’in emri yerine getirilmiş, hem de Müslümanlar büyük bir fitneden kurtulmuş oldular. 117

İrtidad Olayları ve Hz.Ebû Bekr (r.a) da ki kararlılık:

Resûlullâh (s.a.v)’in Risâlet görevini tamamladıktan sonra hastalan-ması, peyğamber olduğunu ileri süren bazı yalancılara cesaret vermişti. O’nun vefâtıyla birlikte bu hareketler isyanlara dönüştü. Kabilelerin bir kısmı da Resûlullâh’ın vefatı üzerine namaz kılmakla beraber devlete artık zekât vermeyeceklerini ilân ettiler. Bu arada Arabistan’ın muhtelif yerlerinde yaşayan yeni Müslüman olmuş bazı kabileler Medine ile irti-batlarını kestiler. Bunların bir kısmı yalancı peyğamberlere tâbi olurken bazıları zekât vermeyeceklerini bildirdiler.

Peyğamber olduğunu iddia eden yalancılar ile savaşma konusunda sahabiler arasında hiçbir ihtilaf kesinlikle yoktu. Ancak namazı kılmakla birlikte zekâtı vermek istemeyenlerle mücadele hususunda Müslümanlar arasında farklı görüşler ortaya çıktı. Halife Hz.Ebû Bekr, bunlarla savaşa kalkışınca Bazı sahabeler:

      “-Bu yıl zekât toplanmasından vaz geçelim!”teklifinde bulundular.

Hz.Ömer (r.a):

“-Sen, bu halkla nasıl çarpışacaksın ki, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ben, insanlarla, Lâ ilâhe illallah deyinceye kadar çarpışmaya emir olundum. Bunu ikrâr eden, malını, canını benden korumuş kurtarmış olur. Müslüman olmayıb da, vergi vermeyi kabul edenler, müstesnadır. Onların kendi dinlerinde kalmalarının hesabını görmek Allâh’a aittir!”buyurdu.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Vallâhi, ben, Namaz’dan, Zekâtı ayıranlarla savaşırım! Çünkü, Zekât, malın ödenmesi gereken bir hakkı, ve bir vergisidir. Vallâhi, onlar, Resûlullâh (s.a.v)’e veregeldikleri bir dişi oğlağı veyâ devenin diz bağını benden esirgeyecek olurlarsa, bundan dolayı muhakkak onlarla savaşır, boyunlarını vururum!” dedi.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Vallâhi, ben anladım ki, Ebû Bekr’in bu savaşma kanâatı, gönlüne, Allâh’ın açtığı, doğurduğu gerçekten başka bir şey değildir!”diyerek onun, dini meselelerdeki derin anlayış ve isâbetli görünüşünü takdirle benimsemiştir. 118

Birinci halife Ebû Bekr (r.a), görülüyor ki:

Hangi sebeble olursa olsun irtidad edenlerle mücadele kararlı olan Halife Ebû Bekr, ilk önce Medine’deki sahabilerin tereddüdlerini giderdi. Namaz ile zekâtı birbirinden ayrı düşünmenin doğru olmayacağını bunları ayrı ayrı ibadetmiş gibi görmek isteyenlerle savaşmanın şart olduğunu belirtti. Dinin tamamlandığını, onun bazı esaslarının terkedilmesine izin vermeyeceğini söyleyerek bu kararlı tavrıyla bütün teredüdleri giderdi.

Halife Hz.Ebû Bekr şöyle demişti:

“-Allâh’a yemin ederim ki, Allâh’ın emrini yerine getirmeye devam edeceğim. Bize zafer ihsan edip vâdini gerçekleştirinceye kadar onun yol-unda savaşacağım. Bizden, savaşta ölenler Cennete girerler. Sağ kalanları ise Allâh yeryüzüne hakim kılacak ve yeryüzünede Salih kullarını vâris kılacaktır. Allâh böyle hükmetmiştir. Asla sözünden hiç dönmeyen Allâh şöyle buyurur:

      “-Allâh, içinizden îmân edenlere ve ameli salih işleyenlere şun-ları vaâd etti. Kendilerinden öncekileri hakim kıldığı gibi onları da yeryüzüne hakim kılacaktır!” dedi. 119

Ebû Recâ el-Utaridi anlatıyor:

“-Medine’ye gelmiştim. Baktım, halk toplanmış, aralarında’da, biri-nin alnını öpen, bir adam vardı.

Adam şöyle diyordu:

      “-Canım, sana kurban olsun! Sen olmasaydın, biz helâk olmuştuk!”

Ben, merak edib:

      “-Öpen kim, Öpülen kim?”diye sordum.

Birisi:

      “-Şu, Ömer İbn-i Hattab’dır. Zekât vermeyi reddeden mürtedlerle savaşmasından dolayı halife Ebû Bekr’in alnını öpüyor!”dedi. 121

Hz.Âişe (r.a), bununla ilgili olarak şöyle diyor:

      “-Resûlullâh vefât edince, Arablar’dan bazıları dininden döndü. Fitne büyüdü. Babamın üzerine çöken dağların üzerine çökseydi, muhakkak dağı param parça ederdi. Resûlullâh’ın vefâtı üzerine, Arab kabilelerinden bir çoğu dinden döndü. Yahudiler, Hrıstiyanlar ve münafıklar harekete geçti. Müslümanlar, kış gecesinde yağmura tutulup dağılan sürülere döndüler!”

Abdullâh İbn-i Mes’ûd (r.a):

      “-Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatından sonra, öyle zor bir durumla karşı karşıya geldik ki, eğer Allâh bize Ebû Bekr’i ihsan etmeseydi, helâk olub gidebilirdik!”

Ebû Hureyre (r.a):

      “-Resûlullâh (s.a.v)’ın vefâtından sonra, eğer, Ebû Bekr olmasaydı, Müslümanlar helak olurdu!”

Halife Hz.Ebû Bekr (r.a), son derece mükemmel iyi bir idareciydi. Devleti İşlerine kabiliyetli ve liyakatli olan kişilerı tayin ederdi. Meselâ, maliye işlerine Resûlullâh (s.a.v)’ın:

      “-Ümmetin Emini!”dediği Ebû Ubeyde bin Cerrah’ı tayin etti. Adalet timsali Hz.Ömer’i hukuk işlerine, tayin etti. Vahy kâtiblerinden Zeyd bin Sabit’i de kayıt ve yazma işlerine memur etti. İşte Halife Ebû Bekr, başta Allâh’ın yardımı, Resûlullâh’dan almış olduğu ilim ve feyizle, İhsan-ı İlâhi tarafından omuzuna yüklenen bu kadar ağır vazifenin altından kalkmaya bu mükemmel kadro ve:

      “-Emaneti ehline veriniz!”dusturuyla görevi ehline vermekle ancak muvaffak oldu. Eğer insaf ve vicdan ile araştırılırsa; Müslümanları tarihin bu en tehlikeli geçidinden zarara uğratmadan geçirmesini bildi. Zaten saha-belerîn çoğu bu zorlu geçidin Ebû Bekr (r.a)’ın sayesinde kolay aşıldığını her yerde ve her zaman itiraf etmişlerdir.

Bu mükemmel kadro ve yerinde verdiği isabetli karar, ve o dimdik duruşuyla bütün tereddüdleri gideren, halife Hz.Ebû Bekr (r.a), Hicretin 11. yılının Cemâziyelevvel veya Cemâziyelâhir ayında Miladi 632 yılının Ağustos, Eylül aylarında 100 kişilik bir süvari birliğinin başına geçerek Fezâre Kabilesi’nin zekâtlarına el koyan ve Medine’ye saldırmak isteyen Hârice bin Hısn el-Fezâri’nin üzerine yürüdü.

Kısa bir çarpışmadan sonra âsileri dağıttı. Birkaç gün orada bekledik-ten sonra, Medine ve çevresindeki kabilelerden gelen yardımcı güçlerle birleştirerek, peyğamberlik iddiasında bulunan Tulayha bin Huveylid’in üzerine yürümeyi kararlaştırdı. Ancak Hz.Ömer ve Hz.Ali’nin yaptıkları çok ısrarlar üzerine ordunun başına Hâlid bin Velid’i getirerek kendisi Medine’ye geri döndü.

Resûlullâh (s.a.v), vefât etmeden önce Yemâme, Yemen, ve daha başka yerlerde bir takım yalancı peyğamberler türedi. Bunlar, önce kendi kabilelerini kendi nüfuzları altında toplamak istiyorlardı. Resûlullâh’ın vefâtını da fırsat bilib harekete geçtiler. Halife Ebû Bekr bunlardan bir kısmının üzerine ilk önce İkrime bin Ebi Cehl (r.a)’i, daha sonra Hâlid bin Velid’i görevlendirdi. Hâlid bin Velid (r.a) bu İrtidat hareketlerinin bastırılmasında ve bilhassa yalancı peyğamber Tuleyha bin Huveylid, Secah, ve Müseylemetü’l-Kezzab gibilerin ortadan kaldırılmasında büyük başarılar kazandı. Bu kararlılıkla Arab yarımadası çok büyük bir fitneden kurtulmuş oldu.

Yemen ve Hadramut’taki isyanlar üzerine Muhâcir bin Ebû Ümeyye kumandasındaki ordu ile mahalli valilerin ğayretleri sonucunda bastırıldı. Bahreyn ve Umman’daki isyanlar üzerine de, İkrime bin Ebi Cehl ve Amr bin Âs, komutasında ordular gönderdi, ve bu fitnelerin de önü alındı.

Halife Hz.Ebû Bekr (r.a), İslâm dinini tebliğ etme ve koruma konu-sunda Resûlullâh (s.a.v)’ın stratejisini devam ettirerek İran Sâsânileri’nin elinde bulunan Fırat’ın aşağı taraflarındaki bölgelere ordu göndermeye karar verdi. Bekir bin Vâil Kabilesi’nin önemli bir kolu olan Şeybâniler-’in reisi Müsennâ bin Hârise’nin Medine’ye gelerek İranlılar’la savaşmak üzere kabilesine kendisinin kumandan tayin edilmesini istemesi üzerine Hâlid bin Velid’i Sâsâniler’le yapılacak savaşa başkumandan tayin etti. Müsennâ’ya da Hâlid bin Velid’e destek vermesini istedi.

Hâlid bin Velid (r.a) Irak’taki Basra körfezindeki önemli yerleşim merkezlerini fethetti. Daha sonra aldığı bir emirle Suriye cephesine geçti. Müslümanların Bizans Rum İmparatorluğu ile siyasi ve askeri mücadelesi Resûlullâh (s.a.v) zamanında yapılan Mûte Savaşı’yla başlamış, Tebûk Seferi’yle devam etmişti. Bizanslılar’la yapılan bu savaşların esas hedefi bölgenin güvenliğinisağlamak, ve orada yaşayanların uğradığı zulüm ve haksızlığa son vermekti.

Halife Hz.Ebû Bekr (r.a)’de bu amaçla Miladi 633 yılı sonbaharında her biri 3000 kişiden oluşan üç ayrı birliği Suriye’nin güney ve güney-doğu sınırlarına doğru göndermeyi kararlaştırdı. Yezid bin Ebû Süfyan ile Şûrahbil bin Hasene’yi, Tebûk, Mean istikametinde, Amr bin Âs’ı, Eyle üzerinden sahil istikametinde yola çıkardı. Kısa bir müddet sonra ordula-rın mevcudu 7500 sayısına ulaştı. Başkumandanlığa önce Amr bin Âs, daha sonra da Ebû Ubeyde bin Cerrâh getirildi. Vâdilarabe, Filistin’deki Kaysâriye ve Ğazze gibi bazı şehirler fethedildi.

Allâh’ın yardımı halife Hz.Ebû Bekr’in sevk ve idaresi, Hz.Hâlid bin Velid ve Hz.Amr bin Âs gibi harb dâhilerinin kumandası ve mücâhid-lerin ğayretleri neticesinde, o ğün 36 bin kişilik küçük bir kuvvet, 200 bin kişilik dev bir orduyu mağlub etti. Halife Hz.Ebû Bekr, başkumandanlı-ğını Hâlid bin Velid’in yaptığı Ecnâdeyn Savaşı’nın neticesini öğrendik-ten sonra vefat etmişti.

Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın Devlet Millet idaresi:

Hz.Ebû Bekr (r.a) halife seçildikten altı ay kadar sonra evinde veya evinin yanında ilk defa beytülmali kuran Hz.Ebû Bekr (r.a) buraya muhafız tayin edilmesini teklif edenlere:

      “-Kilitli olduğu için korkmanıza gerek yok!”diye söyledi. Esasen kendisi, ğanimet ve fey gelirlerini sahabiler arasında eşit olarak hemen dağıttığı için beytülmalin korunmasına fazla ihtiyaç yoktu. Nitekim vefat ettiği zaman Hz.Ömer bazı sahabilerle beytülmale girdiğinde burada bir dirhemden başka bir şey bulamamıştır. İşlerinin çokluğu sebebiyle evini Medine’nin merkezine taşıdığında. Beytülmâle Ebû Ubeyde bin Cerrah’ı, kazâ işlerine Hz.Ömer’i, kâtibliğine Zeyd bin Sâbit ile Hz.Osman’ı, Hacibliğine Azadlısı Şedid’i Medine’nin gece bekçiliğine de Abdullah bin Mes’ud’u tayin etti. iki yıllık hilafeti döneminde devlet idaresinde büyük dış gelişmeler olduğu için iç gelişmeler için yeni müesseselere ihtiyaç duyulmamıştır.

Hz.Ebû Bekr, valilerine ve ordu komutanlarına sözlü ve yazılı tali-matlarla tavsiyelerde bulunurdu. Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın kumandanlarına ve valilerine verdiği emirler islâm’ın ve Kûr’an’ın evrensel esaslarına dayan-maktadır. Bu emirlerin savaş hukuku ve ğayri müslimlerin statüsüyle ilgili olanları ise dikkat çekicidir. Bu arada irtidad edenlerin üzerine gönderdiği başkumandan Halid bin Velid’e, düşmana onların kullandık- ları silahlarla mukabele etmesini emretmesi, değişen savaş teknolojisine rağmen islâmiyet’in insan hayatını her şeyin üstünde tuttuğunu göster-mesi bakımından çok önemli bir husustur.

İkrime bin Ebi Cehil (r.a)’na şu ibretli tavsiyede bulunmuştur:

      “-Yapacağım, dediğin bir şeyi yap. Söz verince vaa’dini yerine getir. İkaz etmekten korkma. Fakat bunu yaparken de neyi söyleyip neyi söyle-meyeceğine dikkat et! Suçluya hak ettiği cezadan fazlasını verme. Cezayı hak edene de ceza vermeyi geciktirme!”

Halife olduktan sonra eski mesleği olan ticaretle uğraşmasını uyğun görmeyen Hz.Ömer ile Ebû Ubeyde bin Cerrah kendisine devletten maaş bağlanmasını sağlamışlardır. Hz.Ebû Bekr, halife seçildikten sonra aile-sinin geçimi için devlet hazinesinden maaş almayı hiç düşünmemişti. Geçimini ticaret ile yaparak karşılamak istiyordu. Halife seçildikten sonra bir gün ticaret için pazara gidiyordu. Hz.Ömer (r.a) ile yolda karşılaştılar. Hz.Ömer (r.a) kendisine:

      “-Beytü’l-Mâldan sana maaş bağlansın!”diye teklif etti.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Alacağım bu maaşın karşılığını ödeyememekten korkarım?” dedi.

Fakat, Hz.Ömer (r.a) vaktinin ancak devlet işlerine yeteceğini, ticaret yapmaya artık vakit kalmayacağını söyledi. Onu hazineden geçimi kadar maaş almaya ikna etti. Hz.Ebû Bekr Halifelikte kaldığı iki yıl müddetince Hazineden maaş almıştır. Fakat, vefât ettiğinde aldığı maaşların hepsinin hesap edilerek tamamıyla mirasından karşılanmasını tavsiye ve vasiyet etti.

Hz.Ömer (r.a)’in teklifi ve ısrarı üzerine Müellefe-i kulub’a zekât gelirlerinden pay vermeyi kaldıran birinci halife Hz.Ebû Bekr (r.a), devlet işlerinde Resûlullâh (s.a.v)’den intikal eden mührü kullanırdı. Şahsi işle-rinde ise; “Ni’me’l-Kadirullâh”ibaresini taşıyan kendi mührünü kullanırdı. Hz.Ebû Bekr, idaresini üzerine aldığı halkın durumunu teftiş etmek için geceleri dolaşır, zayıf ve kimsesizlerin yardımına koşardı.

Ebû Sâlih el Ğıfâri bununla ilgili bir hatırasını şu şekilde anlatır:

“-Hz.Ömer, Medine’de âmâ bir kadını geceleyin belirli aralıklarda ziyaret ve onun işlerini görmek isterdi. Onun yanına vardığında, kendi-sinden önce başka birisinin gelerek istediği şeyleri yaptığını görürdü. Bir gün Ömer gizlice onu bekledi, kendisinden once gelip te onun işlerini gizlice yapan kişinin Mü’minlerin halifesi Ebû Bekr olduğunu gördü Bunun üzerine Hz.Ömer:

      “-Yemin ederim, demek ki bu işleri yapan sensin!” 122

Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın Devrinde, Mushaf’ı Şerifin toplanması:

Halife Hz.Ebû Bekr (r.a)’in diğer en mühim bir hizmeti de Kûr’ân-ı Kerim’i bir araya cem edip toplatmasıdır. Gerek Mekke devrinde, gerekse Medine devrinde olsun; bir âyet nâzil olduğunda, Resûlullâh (s.a.v), hem-en vâhy kâtiblerinden birini çağırır, derhal vâhy edilen, âyeti yazdırırdı. Bu şekilde muhtelif zaman ve yerlerde nâzil olan âyetler, bulunan kâğıt parçaları, tabaklanmış deriler, yassı beyaz taşlar, düz tahtalar, koyun ve develerin kürek kemikleri veya hurma yapraklarına yazılıyordu. Herhangi bir yanlışlığa meydan vermemek için de,

Resûlullâh, yazılan âyeti vahy kâtibine okutarak, fazla eksik bir şey varsa kontrol ederdi. Resûlullâh hayatta iken Kûr’ân-ı Kerîm’in tamamı, tam ve doğru olarak ezberlenmiş ve yazılmıştı. Fakat, yazılan bu nüshalar o gün için bir yerde biriktirilmiyordu. Sahabelerden isteyen bu nüshaları kendileri alabiliyordu. Gerek, Resululah (s.a.v)’ın hayatta olması, gerekse Kûr’ân hafızı olan sahabelerin çoğunun hayatta olması, sayfaları bir araya getirme ihtiyacı hissettirmemişti.

Ancak, Yemâme bölgesinde peyğamber olduğunu iddia eden yalancı Müseylimetü’l-Kezzab ile yapılan Yemâme Savaşları’nda çok sayıda ki, Kûr’an hafızının şehid edilmesi, bu ihtiyacı ortaya çıkardı. Sayfaların bir

araya toplanması ihtiyacını ilk hisseden Hz.Ömer idi.

Hz.Ömer (r.a)’nı, Yemâme Savaşları’ndan sonra, hafızların daha da azalacağından elde âyetlerin yazılı olduğu bu vesikaların kaybolabileceği endişesine kapıldı. Bu düşüncesini Halife Hz.Ebû Bekr’e açtı. Değişik yerlerde dağınık halde bulunan Kûr’ân âyetlerinin yazılı olduğu sayfaları-nın bir araya getirilmesini teklif etti.

Resûlullâh (s.a.v)’ın hayatta iken böyle bir şeyi yapmamış olduğu- nu düşünerek evvelâ tereddüt geçiren Hz.Ebû Bekr, meselenin ehemmi- yetine binaen teklifi kabul etti. Beraberce müzakere ederek, sayfaların bir araya getirilmesini kararlaştırdılar. Kûr’ân-ı Kerim sayfalarının biraraya toplatılması vazifesi, Resûlullâh (s.a.v)’ın vahy kâtiblerinden Zeyd bin Sâbit (r.a)’e verildi. Zeyd bin Sâbit, o sırada 20 yaşlarında bulunuyordu. Kendisi Kûr’ân-ı Kerîm’i baştan sona kadar ezberleyen, ve en iyi okuyan Sahabelerden biriydi. Zeyd bin Sâbit önce üzerine böyle bir sorumluluğun verilmesinden kaçındı ise de sonra bu görevin zarureti üzerine kabul etti.

Zeyd bin Sâbit (r.a), bu kudsi ve bir o kadarda ağır olan bu vazifeyi üzerine alır almaz, derhal harekete geçti. Halife Ebû Bekr (r.a)’in emriyle, yanında Kûr’an âyetleri bulunanların, Resûlullâh’ın huzurunda yazıldığı-na dair iki şahidle birlikte bu âyetleri veya sayfaları getirmesini ilan etti. Sahabeler meseleye tüm güçleriyle sahib çıktılar. Ellerindeki âyet yazılı sayfaları, Resûlullâh’ın huzurunda yazıldığına dair iki şahidle beraber Zeyd bin Sâbit’e getiriyorlardı. Hz.Zeyd’de onları, sûre ve âyet sırasına göre düzenliyordu.

Bu şekilde bir sene gibi çok kısa bir zamanda, dağınık olan Kûr’ân-ı Kerim sayfaları bir araya toplanmış oldu. Hz.Ebû Bekir (r.a), Hz.Zeyd’e âlim sahabelerden bir heyet teşkil etmesini emretti. Toplanan bu Kur’ân âyetleri bu heyet huzurunda okundu. Hiç biri itiraz etmedi. Hz.Ebû Bekr, vefâtına kadar, toplu haldeki Kûr’ân nüshası Mushâf-ı Şerif’i yanın da muhafaza etti. Vefâtından sonra da Hz.Ömer, daha sonra ise, Hz.Ömer’in kızı, ve aynı zamanda Resûlullâh (s.a.v)’in hanımı olan Hz.Hafsa (r.a)’nın yanında kaldı.

Hz.Ebû Bekir (r.a)’in bazı önemli, hususiyetleri:

Birinci halife Hz.Ebû Bekr devrinde kurulan müesseselerden biri ifta mahkemeleri idi. Bu mahkemelerin görevi fıkhî meseleleri tetkik veya tahkik etmek idi. Böylece hem ilme ve hem de halka yardım ediliyordu. Ayrıca Hz.Ebû Bekr zımmilere masuniyet tanıdığı gibi vicdani hürriyette tanıyarak onları himayesi altına almıştı.

Hz.Ebû Bekr, İslâmiyet’i yaymayı esas gaye edinmişti. Zamanında Arabistan’dan başka Bizans Rum ve İran hudutlarına kadar Müslümanlığı yaymaya çalışmıştı. Onun bu ulvi gayesini iyi bilen kumandanları vali, ve memurları gittikleri her yerde öncelikle İslâm dâvetini tebliğ etmeyi birinci görev olarak yapıyorlardı.

Hz.Ebû Bekr’in Tefsir ilmine ve Hâdis ilmine birçok hizmetleri olmuştur. Bunların başında bazı âyetlerin tefsirinin naklini yapmıştır. Yine pek az kişinin bildiği bazı hadis-i şerifleri nakletmiştir ki bunların başında Peyğamberlerin öldükleri yere gömülmeleri ve Peyğamberlerin öldüklerinde elbiseleriyle gömülmeleri konusundaki hadisler gelmektedir.

Hz.Ebû Bekr (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’den yüz kırk iki hadis rivâyet etmiştir. Onun bu kadar az hadis rivâyet etmesinin sebebi Resûlullâh’den sonra iki yıl gibi kısa bir müddet hayatta kalmış olmasıdır. Ayrıca devlet işleriyle meşguliyeti de hadis rivâyetine mani bir sebep olmuştur.

Hz.Ebû Bekr’in faziletleri pek çoktur. Resûlullâh (s.a.v)’ın en sam-imi dostu, nübüvvet esrarının en samimi mahremi idi. Resûlullâh’ın kayın pederi ve mağara arkadaşı idi. Resûlullâh’ın arzuları hilafına bir hareket vukubulduğunda, müteessir olduğu zaman huzuruna Hz.Ebû Bekr girse, hemen yüzü güler ve teessürü dağılırdı.

Hz.Ebû Bekr’in ahlâkı çok yüksekti. Son derece iffetli merhametli dürüst ve dinine düşkün idi. Takvâsına diyecek yoktu. Mütevazı fakat vakur idi. Malını Allâh yolunda sarfetmek onun en büyük zevklerinden biriydi. Âile hayatı son derece nezih olub evinin kapısı bütün misafirlere ve Ashab-ı Suffe’ye daima açıktı. Kendisi son derece sade yaşardı. Dinine Diyanetine büyük bir ihtimam gösterir. Ve ibâdetlerini huşu’ ve hudü içinde yapardı.

Hz.Ebû Bekr (r.a) tam bir takvâ ehliydi. Haram ve şüpheli şeylerden kaçınmakta büyük bir dikkat gösterirdi. Hz.Ebû Bekr Kûr’ân’ı anlama, sünnete vâkıf olma hususlarında Sahabelerin en âlimi idi. Çünkü hayatı boyunca Resûlullâh’la beraber olmuş, bütün duyguları ve kabiliyetleriyle ondan İslâm’ı ve Kûr’ân’ı anlamaya yönelmişti. Bunun içindir ki:

Resûlullâh (s.a.v), sağlığında bile kendisine fetva verme selahiyeti vermişti. Hz.Ebû Bekr hangi âyetin ne zaman ve hangi olayın üzerine indirildiğini en iyi bilenlerdendi.

Bir gün, Hz. Ebû Bekr, Ashab’dan bir grubun:

“-Ey îmân edenler! Siz kendi nefsinizi kötülüklerden korumaya bakınız. Siz doğru yolda olduktan sonra, sapıklığa düşenler size hiç zarar veremezler" 123

Meâlindeki Âyeti kerîmeyi farklı bir şekilde anladıklarını gördü. Duruma müdahale ederek:

“-Siz bu âyeti, asli maksadından farklı anlıyorsunuz. Ben bu âyeti okuduktan sonra, Resûlullâh (s.a.v)’ın şöyle buyurduğunu işittim:

      “-İnsanlar zalimi görüb, zulmüne engel olmazlarsa, hepsine birden ceza gelmesi, beklenmelidir!”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer’le Hz. Âişe, ve İbnü’l-Müseyyib anlatıyorlar:

Resûlullâh (s.a.v) vefat edip Rabbine kavuştuğu, Hicri 11. senenin, Rebiülevvel ayının 12. Pazartesi günü, Hz.Ebû Bekr’e biat edildi. O gün-lerde Medinenin Sünh semtinde oturuyordu. Hanımı, Hârise bin Hazrec oğullarından Hârice bin Ebû Züheyr’in, kızı, Habibe bint-i Hâris’in yanın-da kalıyordu. Kıldan örülme bir çadırı vardı. Medine’ye yerleşinceye kadar, bu çadırda oturdu.

Kendisine biat edildikten sonra da, tam altı ay Sunh’ta ikâmet etti. Oradan, şehre yaya gelip gidiyordu. Bazen at ile gelip giderdi. Üzerinde bir eteği, bir de boyalı bir hırkası vardı. Şehre muntazam olarak gelir, cemaate namaz kıldırırdı. Yatsıyı kıldırınca da, Sunh’a âilesinin yanına dönerdi. Geldiğinde, namazları cema’ate, bizzat kendisi kıldırır; gelemediği zamanlarda da ise, namazları Hz.Ömer (r.a) kıldırırdı. Cuma günü kuşluk vaktine kadar, Sunh’da kalır, sonra Cuma vaktinde şehre iner halka Cuma namazını kıldırırdı.

Kendisi ticaret ile uğraşırdı. Her gün erkence çarşıya iner, alış veriş yapardı. Yaylıma çıkan bir koyun sürüsü vardı. Bazen sürüyü yaylıma bizzat kendisi götürürdü. Çok kere de, kendisi sürünün başında gidemez, bir çobana verip yaylıma gönderirdi. Hz.Ebû Bekir halife olmadan önce, bir kabilenin koyunlarını sağardı. Halife olunca, koyunlarını sağdığı bu kabileden bir cariye, kendisine:

      “-Ya Ebû Bekr! Artık, davarlarımızı sağmayacak mısın?”dedi.

Bu sözleri işiten Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-O da, ne demek, yeminle söylüyorum, koyunlarınızı sağacağım. Halifeliğin alışkanlıklarımı değiştirmemesini temenni ediyorum!”dedi. Onların sütlerini sağmaya devam etti. Bazen, cariyeye:

      “-Yâ falan! İstersen, bu sütten sana kaymak çalayım, dilersen ağız döndüreyim?” derdi. Câriye de bazen ona:

      “-Kaymak çal!” Bazen de:

      “-Ağız döndür!”derdi.

Üneyse anlatıyor:

“-Mahallenin kızları, koyunlarını Hz.Ebû Bekr es-Sıddık’a getirir-lerdi. Hz.Ebû Bekr, onlara:

      “-Koyunlarınızı sağmamı ister misiniz? Yalnız ben İbn-i Afra gibi sağarım!”derdi. (İbn-i Afra Ensâr’dan bir zâtın adıdır.) 124

Hz.Ebû Bekr, halife olduktan sonra, Sunh’da böyle altı ay geçirdi. Daha sonra, Medine'ye, gelip şehrin içine yerleşdi. kendi durumunu, başta Hz.Ömer gibi dostlarıyla, bir daha gözden geçirdikten sonra:

      “-Devlet işleri ticareti aksatıyor. Halkın işinin iyi görülmesi için, onların durumuyla daha yakından ilgilenmek gerekir. Aile bireylerimin de birtakım ihtiyaçları var!”dedi.

Ticareti terkederek, hazineden kendisine ve âile bireylerine yetecek kadar bir maaş bağlandı. Hac ve Umre masrafları da bu maaşa dahildi. Senelik aldığı maaş ise, altı bin dirhemdi.

Hz.Ebû Bekr hicri onbirinci yılda, Hz.Ömer’i Hac Emîri olarak tayin etti. Kendisi, hicri onikinci senenin Receb ayında Umre yaptı. Bu Umre için gittiğinde bir kuşluk vaktinde Mekke’ye girdi. Babası Ebû Kuhafe, evinin kapısı önünde otururken baba evine geldi. Ebû Kuhafe yanında iki gençle sohbet ediyordu ki, birden o iki genç:

      “-Yâ Ebû Kuhafe! Oğlun, Ebû Bekr geldi!”dediler.

Bunu duyan Babası Ebû Kuhafe ayağa kalktı. Halife Ebû Bekr’de, babasına hürmeten devesini yere çöktürmek için acele etti. Ve devesi henüz yere çökmeden üzerinden atlayarak:

      “-Babacığım, ne olur ayağa kalkma, yorulma!”demeye başladı.

Sonra babasını kucakladı. Bir müddet onu hiç bırakmadı. Babasının alnından öptü. İhtiyar babası, oğlunun gelişine çok sevindi. Useyd, ve Süheyl bin Amr, İkrime bin Ebû Cehl, Hâris bin Hişam’da Mekke’ye gelmişlerdi. Bunlar, Hz.Ebû Bekr’in yanına gelerek:

      “-Es-Selâmü Âleyküm! Ey Resûlullâh’ın halifesi!”diyerek, halifeyi selâmladılar. Hepsi teker, teker onun elini sıktı. Onlar, Resûlullâh’ın adını anınca Ebû Bekr ağlamaya başladı. Bu dört kişi, sonra da Ebû Kuhafe ye selâm verdiler.

Ebû Kuhafe:

      “-Yâ Ebû Bekr! Bunlara iyi muamele et!”dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Babacığım, güç ve kuvvet, ancak Allâh’ındır. Üzerime büyük bir mesuliyet aldım. Allâh’ın yardımı olmadan, bu mesuliyetin altından da kalkamam!”dedi.

Sonra içeri girdi. Yıkanıp dışarıya çıktı. Arkadaşlarına:

      “-Yavaş, yavaş yürüyün!”dedi.

Daha sonra kendisi de, önünden gidenlere yetişti. Hz.Ebû Bekr gelir-ken, arkadaşları, onun Resûlullâh’ın yanında bulunmakla kazandığı şereflerden bahsediyorlardı. Nihayet Kâbe’ye vardılar. Ebû Bekr (r.a.) üzerinde hırkası olduğu halde, tavafa başladı. Hacer-i Esved’i öperek ziyaret etti. Kâbe’yi yedi şavt tavaf etti. Ardından iki rekât namaz kıldı. Evine döndü. Öğle vakti tekrar evden çıkarak, Kâbe’yi yeniden tavaf etti. Sonra Darü’n- Nedve’ye yakın bir yere oturup halkın tâleb ve şikayetlerini sordu,

      “-Zulümden şikâyet eden, veya bir hak talebinde bulunan var mı?!”

Fakat hiç kimse herhangi bir taleb ve şikayettte bulunmadı. Halk, Mekke valisi Attab bin Useyd’i çok övdüler. Sonra ikindi namazını kıldı cemaatle sohbet etti. Mekke halkıyla vedâlaşarak, Medine’ye geri dönmek üzere Mekke’den yola çıktı. Hicretin on ikinci yılında Hac mevsimi olunca da, Medine’de, yerine vekil olarak, Hz.Osman (r.a)’ı bıraktı. O yıl bizzat kendisi Hac Emiri olarak Müslümanlarla Hacca gitti. Haccını da, ifrâd Haccı olarak yaptı.

Hicretin 8. yılında, Resûlullâh (s.a.v)’ın zamanında Zatü’s-Selasil Seferi’ne, Hz.Ebû Bekir ile birlikte katılan, Rafi’ bin Ebi Rafiü’t-Tai isminde ki bir sahabe, halife Hz.Ebû Bekr (r.a) ile aralarında geçen bir olayı şöyle anlatır:

“-Ben, Hıristiyan dinin de bulunan bir adamdım ve Sercis adı ile anılırdım. Halka kılavuzluk eder onlara çölde şu kum yığınlarının yerlerini gösterirdim. Şöyle ki:

Câhilliye devrinde deve kuşu yumurtalarının içine su koyar, kum yığınlarının bir köşesine saklardım. Sonra, halkın develerini yağmalar kum yığınlarına sokardım. Beni arayıb bulmağa kimse güç yetiremezdi. Deve kuşu yumurtalarının içine koyduğum sulara uğrar onları çıkarır içerdim. Müslüman olduğum zaman, Resûlullâh Âleyhisselâm’ın Amr bin Âs’ı gönderdiği Zatü’s-Selasil seferine ben de katılmıştım. Kendi kendime:

      “-Vallâhi, ben kendime iyi bir arkadaş seçeceğim!”dedim.

Ebû Bekr’i arkadaş edini verdim. Hep onun yanında bulunuyordum. Kendisinin üzerinde Fedek işi kalın bir harmanî, abası vardı, inip konak-ladığımız yere onu serer, hayvanımıza bineceğimiz zaman, onun uçlarını dikenle iliştirip elbise yerine üzerine onu giyerdi. Bunun için, kendisine (Zü’l-Abaet) Abalı denilirdi.

Nitekim, Ebû Bekr, Resûlullâh’ın vefatından sonra halife olunca, Necid halkı, dinden dönüb irtidat ettikleri zaman, onun hakkında:

      “-Demek, biz Abalı’ya mı biat edeceğiz?!”demişlerdi.

Zatü’s-Selasil Seferi’nden dönüp Medine’ye yaklaştığımız sıralar da:

      “-Ey Ebû Bekr! Ben, ancak, Allâh, beni, seninle yararlandırsın diye sana arkadaş oldum. Sen, bana, bazı öğütler ve bilgiler ver!”dedim.

Ebû Bekr (r.a):

“-Sen benden istememiş olsaydın bile, bunu, muhakkak yapardım:

1-Kendisine hiç bir şeyi şerik koşmadan Allâh’ı tevhid edib bilmeni

2-Namazı kılmanı,

3-Zekâtı vermeni,

4-Ramazan orucunu tutmanı,

5-Şu Beytullah’a Hacc etmeni,

6-Cünüblükten gusledip yıkanmanı,

7-Müslümanlardan iki kişinin bile olsa başına geçmek arzusunda bulunmamanı sana emir ve tavsiye ederim!”dedi.

“-Ey Ebû Bekr! Vallâhi, ben hiçbir zaman Allâh’a şerik koşmaya-cağımı umarım. İnşallâh namazı da hiç zaman bırakmayacağım! Malım ne olursa inşallâh onun zekâtını da öderim. İnşallâh Ramazan orucunu da tutacak, hiç bırakmayacağım. Haccı da gücüm yeterse, İnşallâh’ü-Teâlâ yapacağım. Bende cünüblük oldukça inşallâh, yıkanıb ondan arınacağım. İnsanların başlarına geçmeye gelince!

      “-Yâ Ebû Bekr! Ben görüyorum ki; Bir çok İnsanlar, Resûlullâh’ın yanında, ve insanların yanında da, ancak bununla şerefleniyorlar. Sen ise beni bundan neyh ediyorsun?”dedim.

Ebû Bekr (r.a)’de:

“-Sen, benden görüşümü sordun, öğüt istedin. Bende sana görüşü- mü anlatmağa çalıştım. Sana şunları da haber vereyim ki, yüce Allâh, Muhammed Âleyhisselâmı şu İslâm dini ile Peyğamber gönderdi.

O da bu din uğrunda olanca gücüyle çalıştı. Nihayet halk isteyerek, istemeyerek ona girdiler. Girince de, Allâh’a sığınmış, O’nun komşulu-ğuna ve himayesine girmiş oldular. Sakın komşuluk hakkında Allâh ile olan ahdini bozayım deme! Allâh ahdini bozanları takib eder. Allâh’ın, ahdini bozan komşusundan dolayı gazabı ise, şiddetlidir!”dedi.

Onu dinledim ve daha sonra yanından ayrıldım. Aradan yıllar geçti. Resûlullâh (s.a.v)’ın vefâtından sonra, Ebû Bekr halkın başına halife ola-rak seçildiği zaman, onun yanına vardım. Ona:

      “-Yâ Ebû Bekr! Sen, beni Müslümanlardan iki kişinin bile başına geçmekten nehy etmemiş miydin?”

Ebû Bekr (r.a):

      “-Evet! Ben bu sözümün üzerinde duruyorum, şimdi bile seni ondan nehy ediyorum!”dedi.

      “-Yâ Ebû Bekr! Öyleyse, seni insanların işini üzerine alıp yürütmeye sürükleyen sebeb ne, ola ki?”diye sordum.

Ebû Bekr (r.a):

      “-Muhammed Ümmetinin ihtilâf ve tefrikaya düşüp helak olmala-rından korktuğum, için bana tevdi ve emânet ettikleri vazifeden, kaçıb kurtulmanın yolunu bulamadım!”dedi. 125

Hz. Ebû Bekr Yerine Hz.Ömer’i Halife Tayin Ediyor:

Hz.Ebû Bekr (r.a) kendisi hayatta iken kendisinden sonraki halifenin seçilmesini çok istiyordu gerek Resûlullâh’ın vefât etmesi gerekse İhsan-ı İlâhi tarafından omzuna yüklenen bu ağır vazife, Hz.Ebû Bekr’i oldukça sarsmıştı. Resûlullâh’ın vefâtından iki yıl sonra hastalandı. Bu hastalıktan kurtulamayacağını anlamıştı.

Hz.Ebû Bekr (r.a) Resûlullâh’ın vefâtından sonra, ümmetin mühim bir tehlike atlattığına şahid olmuştu. Birliğin yeniden temini için büyük gayret sarf etmişti. Vefâtından sonra yine aynı hadiselerin yaşanmasından çok endişe ediyordu. Müslümanların aynı sıkıntıyı ikinci kez yaşamaya tahammülü yoktu. Bu sebeple kendisinden sonra halife olacak zâtın tesbit edilmesini istiyordu.

Bu tayin işine kendisi karar verebilirdi. Fakat, Hz.Ebû Bekr’in en mühim hususiyetlerinden birisi, tek başına karar vermemesi, Kûr’ân ve, Sünnet’te olmayan bazı meselelerde, diğer sahabelerle istişare etmesiydi. Hz.Ebû Bekr cemaatten yanlış bir kararın çıkmayacağına inanıyordu. Fikrine ehemmiyet verdiği Sahabeleri topladı. Sonra da toplanmalarının sebebini onlara şöyle ifade etti:

      “-Durumu görüyorsunuz. Her an âhiret âlemine göçebilirim. Cenâb-ı Hak bana yaptığınız beyatı hükümsüz bırakmış; halife seçme işini sizlere havale etmiştir. İstediğiniz kimseyi kendinize halife tayin edebilirsiniz. Ben hayatta iken bunu yaparsanız, benden sonra ayrılığa düşmezsiniz!”

Orda bulunanlar bu teklif üzerine kimin halife olabileceğini araların-da müzakere etmeye başladılar. Fakat herhangi bir isim üzerinde ittifak edemediler. Çözümü Hz.Ebû Bekr’e danışmakta buldular.

      “-Bize kimi tavsiye edersin?” diye sordular.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Bunun için bana biraz müsaade edin!”dedi.

Aslında bu ağır vazife için yerine Hz.Ömer’i düşünüyordu. Çünkü Resûlullâh (s.a.v) onu cennetle müjdelemişti. Resûlullâh’ın Ömer (r.a) hakkında bir çok medhiyesi vardı. Ayrıca Hz.Ömer kuvvetli bir karekter ve şahsiyete sahipti. Müslümanların birlik ve beraberliklerini temin edip, onları bu birlik ve beraberlik ile, zaferden zafere koşturabilirdi.

Bu düşüncesini bildirmek için Hz.Ömer’i yanına çağırdı ve ona durumun önem ve ciddiyetini anlatmak için şöyle dedi;

      “-Yâ Ömer! Senin, zor ve yorucu bir işi üzerine almanı istiyorum. Yâ Ömer! Allâh’a itaatte kusur etme. Bunu yaparken de takvâ yolundan ayrılma. Çünkü, Allâh’dan korkan bir adam, dâima Onun himâyesindedir. Halifelik, ancak yapabilene vacibdir. Kim hakkı tavsiye eder’de kendisi bâtılı yaparsa; iyiyi tavsiye eder, kendisi kötüyü yaparsa, yalanı çabucak ortaya çıkar, bütün ameli ve iyilikleri mahvolur. Eğer, sen Müslümanlara halife olursan, onların canlarına ve mallarına dokunmamaya, namuslarına dil uzatmamaya çalış. Hayır namına hiçbir şey Allâh’ın yardımı olmadan başarılı olmaz unutma!”

Ancak Hz.Ömer’in halife olmaya, böyle çok büyük bir mes’uliyeti üzerine almaya hiç niyeti yoktu.

      “-Ben halife olmak istemiyorum!”dedi.

Hz.Ebû Bekr, bu makama onun lâyık olduğunu biliyordu. Böyle bir şeyin ümmetin hayrına olacağına inanıyordu. Bu sebeple onun bu önemli görevi istememesine önem vermedi. Onu iknâ etmek için şöyle dedi:

      “-Yâ Ömer! Senin müslümanlara halife olman gerekir! Çünkü sen Resûlullâh’ı gördün, O’nunla arkadaşlık ettin. Resûlullâh’ın bizi başkalarına tercihine şâhid oldun. Benim halifeliğimi de yakından gördün. Bana yardımda bulundun!”

Bu söylenenler üzerine Hz.Ömer, ikna’ oldu. Böyle zor bir zamanda Hz.Ebû Bekr’i reddetmeyi daha fazla uyğun bulmadı.Onun bu teklifini kabul etti.

Hz.Ebû Bekr, bundan sonra yerine geçecek olacak şahsı tayin etme yetkisi kendisine bırakıldığı halde, yine de tesbit ettiği bu isim hususunda Hz.Ömer’i Sahabelere soruyor onun hilafete gelmesi hakkında istişarede bulunmak istiyordu. Sahabelerin Fikirlerini almak için onları teker teker çağırmayı uygun buldu. İlk defa Abdurrahman bin Avf’ı çağırdı, ve onun ile bu hususu görüştü.

      “-Ömer hakkında ne düşünüyorsun?”

      “-Onu, sen benden daha iyi tanırsın!”

      “-Fakat sen yine de düşünceni söyle?”

      “-Ömer senin hakkında ki kanaatinden daha iyi birisidir. Halifeliğe lâyık olanların en faziletlisidir. Ancak biraz şiddetlidir!”

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-O beni yumuşak gördüğü için öyle davranıyor. İş kendisine kalın- ca şiddetli davranışların çoğunu terk edecektir!”dedi

Abdurrahman bin Avf (r.a)’ın görüşünü alınca ikinci olarak da Hz.Osman’ı çağırdı. Aynı sualleri ona da sordu.

Hz.Osman şöyle dedi:

      “-Ben, onun içinin dışından daha temiz olduğunu kesin biliyorum. İçimizde onun benzeri yoktur!”

Ebû Bekr (r.a) daha sonra Said bin Zeyd, Üseyd bin Hudayr (r.a)’ı çağırdı. Onlar da Hz.Ömer hakkındaki kanaatlerini şöyle ifade ettiler:

      “-Senden sonra hayırlımızın o olduğunu biliyoruz. O, râzı olunacak şeye razı olur; kızılacak şeye de kızar. Onun içi de dışı kadar tertemizdir. Bu vazifeye ondan daha liyakatlisi yoktur!”

Bu arada, Hz.Ömer'in şiddetinden korktukları için birkaç kişi onun halife tayin edilmesini hoş karşılamadılar. Hatta içlerinden biri Hz.Ebû Bekr’in yanına gelerek,

      “-Ömer’i yerine tavsiye ettiğin için Rabbine nasıl hesab vereceksin? Onun şiddetli biri olduğunu bilmiyor musun?”dedi.

Hz.Ebû Bekr, artık hastalanmış yatağa düşmüştü yanındakilerden kendisini oturtmalarını istedi. Yanındakiler yattığı yerden onu doğrultun- ca, bu lafları söyleyen adama şu ibretli cevabı verdi:

“-Siz, beni Allâh ile mi korkutmak istiyorsunuz? Ben Allâh’ı’da. Ömer’i de sizden çok daha iyi bilirim. Bu meselede size karşı zerre kadar haksızlık eden, zarar ve ziyana uğrasın! Ben Rabbime:

      “-Allâh’ım, kullarının işini içlerinden en hayırlı olanına yükledim!” derim. Bu sözlerimi senin gibi düşünenlere de git söyle!”

Hz.Ebû Bekr (r.a), Ahidnâme yazdırıyor:

Böylece Hz.Ömer hakkında Sahabelerle istişare eden Hz.Ebû Bekir, Hz.Osman’dan, Hz.Ömer’i kendisinden sonra halife olarak tayin ettiğine dair, bir ahidnâme yazması ricasında bulundu, Hz.Osman’da denilenleri yazmaya başladı.

      “-Bu, Ebû Bekr bin Kuhafe’nin dünyadan ayrılırken son deminin bitiminde, âhirete gitmesinin başlangıcın da; kâfirin îmâna, günahkârın tövbeye geldiği, yalancının doğru söylediği dakikadaki yazılan ahid ve vasiyetidir!”

Hz.Ebû Bekr bir hayli yorgun düşmüştü. Ahidnâme’nin burasında bayıldı. Onun bayıldığını gören Hz.Osman ihtilaf çıkmasından endişe ettiğinden, isim yazılacak yere Hz.Ömer’in ismini yazdı.

Biraz sonra Hz.Ebû Bekr ayıldı ve Hz.Osman’a:

      “-Yazdığını oku!”dedi.

Yazılan yazıda Hz.Ömer’in ismini duyunca,

      “-Allâh-u ekber! Allâh-u ekber!”diyerek tekbir getirdi.

Sonra da Hz.Osman (r.a)’a dönerek şu iltifatta bulundu:

      “-Baygınlığım sırasında ruhumu teslim edeceğimden ve Müslüman-ların ihtilafa düşmelerinden korktuğun için! Ömer’in ismini yazdığını görüyorum. Allâh senin İslâm’a ve Müslümanlara olan bu hizmetlerinin karşılığını versin. Vallâhi sen de bu işe lâyıksın!”dedi.

Daha sonra yazılan ahidnâmenin kalan kısmını şöyle tamamlattı:

      “-Ben, size Ömer İbn-i Hattab’ı halife olarak seçtim. Onun sözünü dinleyiniz, kendisine itaât ediniz. Ben bunu böyle yapmakla, Allâh’a, ve Resûlü’ne, İslâmiyet’e, kendime ve size karşı iyilik yapmış oluyorum. Eğer, Ömer size adaletle muamele ederse, ondan umduğum beklediğim zaten budur. Şayet Ömer umduğum gibi çıkmazsa, herkesin vebali günahı onun boynunadır. Benim bütün düşüncem hayırdır. Ğaybı ise bilemem. zulüm edenler karşılaşacakları elim azabı çok iyi bilirler. Allâh’ın selâmı rahmeti ve bereketi üzerinize olsun!”

Ahidnâme tamamlandıktan sonra Hz.Ebû Bekr altını mühürledi ve Hz.Osman’a teslim etti. Onu tüm Müslümanlara okumasını emretti.

Hz.Osman (r.a), dışarı çıktı. Toplanmış bulunan halka:

      “-Bu mektub da yazılı olan zâta biat edecek misiniz?”diye sordu.

Onlar da:

      “-Evet!”dediler.

Hz.Ali (r.a)’de oradaydı. Hz.Osman (r.a)’a:

      “-Yazılı olan zâtın Ömer olduğunu biliyoruz. Mektubu oku!”dedi.

Hz.Osman da o mektubu okudu. Hiç kimse itiraz etmedi. Herkes Ömer’in halifeliğini kabul etti.

Bundan sonra Hz.Ebû Bekr (r.a), Müslümanlara hitaben son olarak bir konuşma daha yaptı. Bu konuşmasında Hz.Ömer’ın bu makama her-kesten daha lâyık olduğunu şu sözleriyle ifade etti:

“-Ey insanlar! Dünyaya karşı ihtiyatı elden bırakmayın. Dünyaya itimat etmeyin. Âhireti dünya’ya tercih edin. Âhireti çok sevin. Bunlardan birine olan sevgi diğerinden nefret ettirir. Bu islâm dini bizlere şahsiyeti-mizi kazandırmıştır. Müslümanların içinde bulundukları sıkıntılar, ancak İslâm’ın ilk günlerinde ki metodun tatbik edilmesiyle düzelebilir. Hilafet görevini ise; güçlü, kendisine güveni olan, yerine göre en katı, yerine göre en mülayim, istişâre ettiği kimselerin, fikirlerini en iyi değerlendiren kişi-niz yerine getirebilir.

Ayrıca kendisini ilgilendirmeyen şeylerle meşgul olmayan, gücünün yetmediği şeyleri yapamadığı için üzülmeyen, bilmediğini öğrenmekten utanmayan, apaçık hususlarda tereddütlü olmayan, devlet malını koruyan, kızdığında onu boş yere harcamayan, istikbalde olması muhtemel şeyler sebebiyle zarurî harcamalardan kısıntı yapmayan, ihtiyat ve itaati âdet edinen kimse halife olabilir.

Bütün bu hasletleri kendisinde toplayan kişi ise? Bence Ömer’dir. Benim size halife seçtiğim zatı gönül hoşluğuyla kabul ediyor musunuz? Gerçek şu ki, ben size akrabam olan birini halife seçmedim. Ben size Ömer’i halife olarak gösteriyorum. Onu dinleyiniz ve itaat ediniz, Allâh’a yemin ederim ki, görüşümde isabetli olabilmek için elimden gelen her şeyi sizin için yaptım!”

Bu konuşmayı dinleyen Müslümanlar hep bir ağızdan:

      “-Dinledik ve itaat ettik!”diye bağırdılar.

Bir başka rivâyette ise:

Hz.Ebû Bekr (r.a.) Hâlid bin Velid’i Şam’a gönderdikten sonra, birkaç ay içinde kendisini ölüme götüren Hastalığa yakalandı. Ölmek üzere iken Müsenna’yı çağırdı ve halifeliğe Hz.Ömer’e teslim edeceğini söyledikten sonra:

      “-Bana Ömer’i çağır!”dedi.

Hz.Ömer derhal Ebû Bekr’in yanına geldi. Ebû Bekr (r.a), ona:

“-Dinle yâ Ömer! Şimdi sana söyleyeceklerimi mutlaka yap! Bu gün (Pazartesi) ruhumu teslim edeceğimi sanıyorum. Eğer şimdi ölürsem, bu akşam Müsenna ile birlikte mutlaka Müslümanları toplayarak kararımı onlara bildirin. Ve eğer bu gece ölürsem yine Müsenna ile beraber sabah erken Müslümanları toplayarak kararımı ilân edin. Büyük de olsa, hiçbir bela, musibet, sizi dininizin emirlerini, ve Rabbinizin emir ve tavsiyeler-ini yerine getirmekten alıkoymasın.

Üzüntülerin en büyüğünü yaşadığımız gün ise Resûlullâh (s.a.v)’in vefât ettiği gündü. Benim, o gün de yaptıklarımı hepiniz gördünüz. Eğer, Allâh, ve Resûlünün emrini yerine getirmekte azıcık tereddüt etseydım, Allâh bizi rezil eder, bizi mutlaka cezalandırır, Medine kardeş kavğaları-na sahne olurdu!” Şeklinde tavsiyelerde bulundu. 126

Hz.Ebû Bekr'in Hz. Ömer'e Tavsiyeleri:

Hz.Ebû Bekr, halifelik gibi mühim bir meselenin ihtilâf çıkmadan tamamlanmış olmasına çok sevindi. Sonrada bazı tavsiyelerde bulunmak için Hz.Ömer’i yanına çağırttı. Hz.Ömer (r.a) yanına geldiğinde ona şöyle nasihatta bulundu:

“-Yâ Ömer! Yüce Allâh’ın geceleyin yerine getirilmesi gereken bazı hakları vardır. Onları gündüzleyin kabul etmez. Gündüzün yapılması gereken hakları vardır. Onları da geceleyin kabul etmez. Farz yerine getirilmedikçe hiçbir nafileyi kabul etmez!

Dikkatini çekiyor mu ya Ömer?! Kıyâmet gününde terazileri ağır gelenler Hakka tâbi olanlar ve Onun kendilerine yüklediği ağırlıkları taşıyanlardır. Sadece hakkın konulduğu bir terazinin ağır gelmesi haktır. Oradaki terazi’de asla yanlışlık ve hile yoktur!

Dikkat etmedin mi, yâ Ömer?! Kıyâmet gününde hayır yönüyle tartıların hafif gelmesinin sebebi batıla uymaktır. Sadece bâtıl şeylerin konulduğu bir terazinin hafif gelmesi ise hakkın kendisidir!

Dikkatini çekmedi mi yâ Ömer?! Rahat ve huzur âyeti sıkıntı âyetiyle birlikte, sıkıntı âyeti de rahat ve huzur âyetiyle beraber inmiştir. Böylece, Mü’min’in Allâh’ın Cennet’inden ümit var, Cehennem’inden de korku içinde olması esas alınmıştır!

Yâ Ömer! Seni önce nefsine, sonra da halka karşı uyanık olmaya dâvet ediyorum. Çünkü halkın gözünden hiçbir şey kaçmaz, en küçük dikkatsizliği dahi fark edecek kabiliyette oldukları için halifeye tepeden bakarlar. Bu sebeple, hata yapmamaya gayret et. Unutma! Sen, Allâh’dan korktuğun müddetçe, halk’da senden korkacaktır!

Yâ Ömer! Eğer, bu vasiyetimi tutarsan, gelmek üzere olan ölümü dünyadan daha çok seversin. Şayet vasiyetimi tutmazsan, dünya senin için gelmesine mâni olamayacağın ölümden daha sıkıcı olur!”

Hz.Ebû Bekr (r.a)'in son demleri ve duâsı:

Hz.Ebû Bekr (r.a), artık bu hususta yapabileceği görevi yapmıştı. Yapması bir tek şey kalmıştı: Cenâb-ı Hakk’ın dergâhına el açıb, bunun Müslümanlara hayırlı olması için duâ ve niyazda bulunmak. Seçim işini şu özlü duâ ile noktaladı:

“-Allâh’ım! Ben, bununla Müslümanların iyiliğini istedim. Onların ihtilâfa düşmelerinden korktum. Sen onların halini benden daha iyi bilir-sin. Onların hayrı için bu fikrimi açıkladım. Onlara en hayırlılarını, en kuvvetlilerini, kendilerini doğru yola getirmeye en çok düşkün olanını halife olarak seçtim. Artık ömrümün son anlarını yaşıyorum. Onu bana hayırlı bir halife yap.

Allâh’ım, bunlar Senin kullarındır. Kaderleri ise Senin elindedir. Halifeyi onların hayrı yolun da çalıştır. Onu, Âlemlere rahmet olan ve insanlara yol gösteren, Resûlü’nün yolundan giden kâmil halifelerden eyle. Halkı da kendisine yardımcı et!”

O günden sonra Medine’de bulunan sahabeler onun ziyaretine gelip Resûlullâh’ın halifesini hasta yatağında son kez ziyaret ediyorlardı.

Ona:

      “-Yâ Ebû Bekr! Sana doktor çağıralım mı?”diye sordular.

Ebû Bekr (r.a) bu hastalıktan kurtulamayıb vefât edeceğini iyice anlamıştı. Şöyle bir cevab verdi:

      “-Bana tabib geldi. Ben istediğimi yapacağım!”dedi.

Teklifte bulunanlar onun ne demek istediğini iyi anladılar, seslerini çıkarmadılar. Hz.Ebû Bekr’in artık gönlü ferahtı.

Vefâtından evvel, en mühim meseleyi en güzel bir şekilde neticeye bağlamıştı. Bundan sonra da, yakında çıkacağı ebedi yolculuk için en son hazırlıklarını yapmaya başladı. Vefâtına yakın olan günlerde, yakınlarına, Beytü’l-Maldan almış olduğu ne varsa, maaş, arsa vesaire gibi, tüm bunları hazineye geri vermelerini vasiyet etti:

      “-Evimizde bulunan, Müslümanlara ait malları teslim ediniz. Artık ben, bunlardan hiçbir şey harcamayacağım. Şu, şu yerlerde ki arazilerimi, hazineden harcadıklarıma mahsub olmak üzere hazineye bırakıyorum!”

Bunlar bir dişi deve, kılıçları cilalayan bir köle, beş dirhem değerin- de ki bir kumaş gibi, Vefatından sonra bunlar,kendisinden sonraki halife, Hz.Ömer’e teslim edildi. Bunları teslim alan ikinci halife Hz.Ömer bu hassasiyet karşısında şöyle demekten kendisini alamadı:

      “-Geride kalanları sıkıntı ve sorumluluk içinde bıraktın!”dedi.

Selmân-ı Farisi (r.a) son hastalığında ona;

      “-Bana bir nasihatta bulun?”dedim.

Bana:

      “-İleride Allâh size büyük fetihler müyesser kılacak. Herkes o zaman sadece kendine yetecek kadar alsın!”dedi.

Abdurrahman bin Avf (r.a)’dan:

“-Son hastalığında Ebû Bekr’i ziyarete gittim. Selâm verdim. Bana;

      “-Gelecekte dünyanın size genişleyeceğini bolluğa kavuşacağınızı görüyorum. Bolluk zamanı geldiğinde ipek perdeler ve atlastan yastıklar kullanacak, Azerî yününden yatakları, sanki diken üzerinde yatıyormuş-sunuz gibi beğenmeyeceksiniz. Fakat, aslına bakarsan, sizden birinizin boynunun vurulması, dünyaya dalmasından daha hayırlıdır!”dedi. 127

Son nefeslerini vermeden biraz önceki son bir tabloyu Mü’minlerin annesı olan, kızı Hz.Âişe (r.a), şöyle bir tabloyu bize aktarır:

“-Babam, Ebû Bekr (r.a)’in son hastalığı iyice şiddetlendiği zaman ben dayanamıyıp ağlayarak babamın üzerine kapandım. Sonra da:

      “-Hayatta hiç göz yaşı dökmeyenler, bir gün gelir boncuk, boncuk yaş dökerler!”beytini ona okudum.

Babam ayıldı, Bana:

      “-Dediğin gibi kızım! Fakat ilâhi bir kanun gereği ölüm sarhoşluğu mutlaka gelecektir; Ey insan! İşte o, öteden beri kendisinden kaçıp durdu- ğun şeydir denecektir!”daha sonra bana dönerek:

“-Kızım Âişe!

      “-Resûlullâh (s.a.v) hangi gün de vefât etmişti?”

      “-Pazartesi günü!”

      “-Kızım, bu gün günlerden ne?”

      “-Pazartesi!”

      “-Bende Allâh’dan ruhumun bu gün almasını temenni ederim!”

      “-Resûlullâh kaç kat kefene sarılmıştı?”

      “-Üç kat beze sarılmıştı!”

      “-Öyle ise şu elbisemi yıkayın, yanına iki tane daha elbise koyun!”

      “-Ama o elbise eski!”

      “-Diri olan, yeni elbiseye ölüden daha çok muhtaçtır!”dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a)’in artık nefes alıp vermesi iyice sıklaşmıştı. Zor konuşabiliyordu. Son sözleri şöyle oldu:

      “-Allâh’ım! Müslüman olarak ruhumu al! Beni Salihler arasına kat!”

Hz.Ebû Bekr (r.a) Hicretin 13.yılının Cemaziyelahir ayının başında Miladi 634 yılının 23 Ağustos ayının Pazartesi günü, Medine’de, vefat etti. Vefat ettiği sıralarda Hicri takvime göre 63 Miladi takvime göre 61 yaşlarında bulunuyordu. Resûlullâh (s.a.v)’de o yaşta vefât etmişti.

Abdullah bin Ebû Bekir, bin Muhammed, bin Amr, bin Hazm’dan rivâyet edilmiştir:

“-Hz.Ebû Bekr (r.a) vefat ettiğinde, onu hanımı Esmâ bint-i Umeys yıkadı. Sonra, Esmâ dışarı çıktı ve orada bulunan Muhacirlere sordu:

      “-Ben oruçluyum ve bu gün de çok soğuk bir gün; acaba yıkanmam gerekir mi?”

      “-Hayır!”dediler. 128

Bu rivâyete göre onu hanımı yıkamıştır. Bazı rivâyetlerde ise onu Hz.Ali yıkamıştır da denilir.

Cenaze namazını İkinci halife Hz.Ömer (r.a) kıldırdı. Resûlullâh’ın kabrinin hemen yanına, Ebû Bekr’in başı Resûlullâh’ın gövdesi hizasına gelecek bir şekilde defn ettiler. Onu, kabrine, oğlu Abdurrahman, ikinci halife Hz.Ömer, Hz.Osman ve Hz.Talha (r.a) indirdiler.

Kabrinin üzerini Resûlullâh (s.a.v)’ın kabri gibi düz yaptılar. Kabri, Medine’de, Mescid’i Nebevi’nin içindedir.

Hz.Ebû Bekr (r.a), vefât ettiğinde babası Ebû Kuhafe Osman (r.a) hayatta idı. Oğlunun vefât haberini duyduğunda çok üzüldü ve bunun Müslümanların başına gelen büyük bir musîbet olduğunu söyledi.

Hz.Ebû Bekr (r.a) iki yıl, üç ay, on gün gibi, kısa bir müddet hilafet makamında kaldı. Bu kısa müddet zarfında İslâm adına çok büyük işleri yapmaya muvaffak oldu.

Hz.Ebû Bekr (r.a) vefât ettiğinde âilesine pek miras bırakmadı. Fâni dünya hayatından kazandığı en büyük ve önemli mükâfat ise çok sevdiği Resûlullâh (s.a.v)’in Hücre-i Saâdetlerinde dünyada O’nunla yan yana bir kabri paylaşmak, en büyük saadetleri oldu.

Urve dedi ki:

“-Bana kızı Âişe (r.a) bildirdi:

      “-Ebû Bekr tek bir dinar, tek bir dirhem bırakmadan ölmüştür!”

Ya’kûb bin Süfyân Tarihinde der ki:

“-Bize, Humeydi, Süfyân bin Hişâm, babasından nakletti:

      “-Ebû Bekr (r.a), Müslüman olduğu zaman, kırkbin dirhemi vardı. Hepsini Allâh yolunda infâk etti. birçok köleyi alıp azad etti!”

Ebû Bekir (r.a)’dan 142 tane hadis rivayet edilmiştir. Kendisinden Ömer, Osman, Ali, Abdurrahman bin Avf, Abdullah İbn-i Ömer, Abdullah bin Amr, bin Âs, Abdullah İbn-i Abbas, Huzeyfe, Zeyd bin Sabit, Ukbe bin Amr, Ma’kil bin Yesâr, Enes bin Mâlik, Ebû Hüreyre, Ebû Ümâme, Ebû Berze, Ebû Musa, kızları Âişe ile Esmâ ve sahabeden kimileri rivayet ettiler. Yine ondan, tabiin’in büyüklerinden es-Sunâbihi, Mürre bin Şerâhil, et-Tayyib, Evsat el-Beceli, Kays bin Ebû Hâzim, Süveyd bin Ğafele ve kimileri rivayet ettiler. 129

Şüphesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan râzı olsun.


KAYNAKLAR 


1- M.Âsım Köksal İslâm Târihi- 3-110. 
2- Kütüb-i Sitte Muhtasarı-12-434 
3- el-İsabe, İbn-i Hacer el-Askalani-3-226-No-4820 
4- Kütüb-i sitte Muhtasarı-12-435 
5- M.Âsım Köksal-İslâm Tarihi-3-109-118- 4 -119 
6- M.Asım Köksal İslâm Tarihi-4-99 
7- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-4-198. 
8- M,Âsım Köksal İslâm Tarihi-4-201-202 
9- M.Yusuf Kandehlevi. Hadislerle Müslümanlık-1-275 
10- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-5-183 
11- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-5-183 
12- Enfal-30 
13- M.Âsım köksal İslâm Tarihi-6-146. 
14- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-274. 
15- Mevahibi Ledunniye, 1-58 
16- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-6-160-161. 
17- Tevbe-40 
18- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-6-171-172 
19- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5- 2049. 
20- Kitabı hazırlayan: 
21- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-337 
22- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-759. 
23- Leyl suresi-5-21 
24- M.Âsım Köksal-İslâm Tarihi-4-99 
25- M.Âsım Köksal-İslam Tarihi-8-122 
26- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-168-170 
27- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi -9- 106 
28- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi -9-112 
29- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-143 
30- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-145. 
31- İbrahim Sûresi Ayet: 36 
32- Maide Suresi Ayet: 118 
33- Nuh : 26. 
34- Yunus: 88. 
35- M.Âsım Köksal-İslâm Tarihi-9-172-1732-Enfal:-67-69 
36- Enfal-67-69 
37- M.Âsım Köksal-İslâm Tarihi-9- 195-197 
38- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-116 
39- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-13-219 
40- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-202. 
41- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-924. 
42- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-425. 
43- Halebi İnsanülüyün-3-233-İbni dahlan Sire-2-140. 
44- M-Asım Köksal İslam Tarihi-16-429. 
45- Sünen-i Tirmizi- Menâkıb bölümü-26-3747 
46- Camiu’l-Usûl-13-650-Ashabın fazileti-No-6.403-Tirmizi-Menakıb-17-3679 
47- Camiu’l-Usûl-13-653-Ashabın fazileti-No-6.404-Ebû Dâvûd-Sünnet-9-4652 
48- Sünen-i Tirmizi Menakıb bölümü-H.No-14-3655- 
49- Sünen-i Tirmizi Menakıb bölümü-14-3657 
50- Sünen-i Tirmizi Menakıb bölümü-14-3658 
51- Sünen-i Tirmizi- Menakıb bölümü-15-3659 
52- Sünen-i Tirmizi- Menakıb bölümü-15-3661 
53- Câmiu’l-Usûl-13-654-Ashabın fazileti-No-6.405 
54- Sünen-i Tirmizi- Menakıb bölümü-16-3663 
55- Sünen-i Tirmizi- Menakıb bölümü-14-3656 
56- Sünen-i Tirmizi Menakıb bölümü-16-3665 
57- Sünen-i Tirmizi Menakıb bölümü-16-3668 
58- Sünen-i Tirmizi Menakıb bölümü-16-3669-70 
59- Sünen-i Tirmizi Menakıb bölümü-16-3671 
60- Sünen-i Tirmizi Menakıb bölümü-17-3680 
61- Sünen-i Tirmizi-Menakıb bölümü-16-3674 
62- Sünen-i Tirmizi-Menâkıb Böümleri-17-3677 
63- Tevbe: 40 
64- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1065 
65- M.Asım köksal-İslam Tarihi-8-228. 
66- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1033-Buhâri-Fedâil-5-Tefsir-7-3 
67- Sünen-i Tirmizi- Menâkıb Bölümleri-19-3710 
68- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-266. 
69- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1981. 
70- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1605. 
71- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1101 
72- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1663 
73- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1805 
74- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-698. 
75- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-683. 
76- Zilzal-7-8 
77- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1421. 
78- Şûra-30. 
79- Nisâ-123. 
80- M-Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1415. 
81- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-3-1236 
82- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1233 
83- M Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1215. 
84- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1112. 
85- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1416. 
86- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-738. 
87- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-319. 
88- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1194. 
89- M-Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-471 
90- M-Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1051-52 
91- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1011 
92- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-17-228. 
93- Rum-1-3 
94- Rum-4 
95- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1402 
96- M.Yusuf kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-771 
97- M.Yusuf kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-786. 
98- Müzemmil-20 
99- Al-i İmrân-181 
100- Al-ı İmrân-186 
101- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-279 
102- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-18-35-38-Özet. 
103- M.Âsım Köksal İslâm tarihi-18-41-46-özeti 
104- Âl-ı İmran-144 
105- Kasas-88 
106- Rahman-26-27 
107- Al-ı İmran-185 
108- Zümer-30 
109- Âl-ı İmran-144 
110- Zümer-30 
111- Ahzab -7 
112- Ahzab -66 
113- M.Âsım köksal İslâm tarihi-C-18-S-35-74-özet. 
114- Yunus-18 
115- Zümer-3 
116- Mü’min-18 
117- İbnü’l-Esir el kamil fit-Tarih tercümesi-M.Beşir Eryarsoy-Bahar yayınları-C-2-S-290-308-özet 
118- M.Âsım Köksal İslam Tarihi-8-217. 
119- Nur-55 
120- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1404 
121- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1097. 
122- İbnü’l Esir fi’t tarihi kamil -2-387- 
123- Mâide -105 
124- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1168. 
125- M.Asım köksal İslâm Tarihi -15-110. 
126- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2--435 
127- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle müslümanlık-2-886. 
128- Câmiu’l-Usûl-Ğusul-11-567-No-5.380-Muvatta-Cenaiz-1-3 
129- el-İsabe, İbn-i Hacer el-Askalani-3-225-No-4820