Ca’fer Bin Ebi Talib / Cafer'i Tayyar

Ca’fer bin Ebi Talib (r.a), Takriben Miladi 589 veya 590 yıllarında Mekke’de dünya’ya geldi. Babası: Ebi Talib bin Abdülmuttalib, Annesi: Fâtıma bint-i Esed, bin Hâşim, bin Abdi Menaf, bin Kusayy el-Kureyşiy el-Hâşimi dir.

Ca’fer Bin Ebi Talib / Cafer'i Tayyar

Ca’fer Bin Ebi Talib
جَـعْــفـَــرُ بْــنُ أبـِي طـَا لـِـب


 Baba Adı    :    Ebi Talib bin Abdülmuttalib.
 Anne Adı    :    Fâtıma bint-i Esed bin Hâşim.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Takriben Miladi 589. yıl, Mekke’de doğdu.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicri 8. Miladi 629. yılda, Mûte savaşında şehid oldu. Kabri, Ürdün’de Amman’ın Belka kasabası kerek köyündedir. Fiziki Yapısı Suret ve Siretçe Resûlullâh’a çok benzerdi.
 Fiziki Yapısı    :    Bilgi yok.
 Eşleri    :    Esmâ bint-i Umeys.
 Oğulları    :    1-Abdullâh, 2-Muhammed, 3-Avn.
 Kızları    :    Ammare.
 Gavzeler    :    Mûte.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Mekke, Habeşistan, Medine Muhacirdir.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    Rivayeti var, sayısı belli değildir.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Muâz bin Cebel ile denirse de şübhelidir.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Ca’fer bin Ebi Talib bin Abdülmuttalib, bin Hâşim, bin Abdimenaf, bin Kusay el-Kureyşiy, el-Hâşimi’dır.
 Lakap ve Künyesi    :    Ca’fer-i Tâyyar, Ebi’l-Mesakin, Ebi Abdullah, Zü’l-Cenâheyn, Zü’l-Hicreteyn
 Kimlerle Akraba idi    :    Resûlullâh (s.a.v)’in amcası oğlu, Hz.Ali ve Akil bin Ebi Talib’in kardeşleri, Hz.Abbas, ve Hz.Hamza’nın yeğenleridir



Ca’fer Bin Ebi Talib Hayatı

Ca’fer bin Ebi Talib (r.a), Takriben Miladi 589 veya 590 yıllarında Mekke’de dünya’ya geldi. Babası: Ebi Talib bin Abdülmuttalib, Annesi: Fâtıma bint-i Esed, bin Hâşim, bin Abdi Menaf, bin Kusayy el-Kureyşiy el-Hâşimi dir. Babası ile annesi amcazade olurlardı. Neseb silsilesi ise: Ca’fer bin Ebi Talib bin Abdülmuttalib bin Hâşim bin Abdimenaf bin Kusayy el-Kureyşi el-Hâşimi’dır. Resûlullâh (s.a.v)’ın amcası oğludur. Hz.Ali (r.a) ve Hz.Akil’in kardeşleridir. Hz.Ali (r.a)’den takriben on yaş kadar daha büyüktür. Künye ve lakabı: Ca’fer’i Tâyyar, Ebi’l-Mesâkin, Ebi Abdullâh, Zü’l-Cenâheyn, Zü’l-Hicreteyn’dir. Hicretin sekizinci yılı, Miladi 629 yılında Mûte Savaşı’nda kahramanca savaşıb şehid olmuştur.

Başka bir rivayette ise şöyle anlatılır:

Hz.Ca’fer bin Ebi Talib, Resûlullâh’ın amcası Ebi Talib’in oğludur. Ebi Talib’in dört oğlu olub, en büyüğü Talib, sonra Akil, sonra Ca’fer, en küçükleri de, Hz.Ali idi. Sırasiyle bunların aralarında onar yaş fark vardı. Resûlullâh (s.a.v), Erkam’ın evine girib İslâmiyet’i yaymağa başlamadan önce, Hz.Ca’fer Müslüman olmuştu. Habeşistan ülkesine ikinci Hicret Kafilesine katılarak zevcesi Esmâ bint-i Ümeys ile birlikte hicret etmişti. Abdullâh, Avn ve Muhammed ismindeki oğulları, orada iken, doğmuşlar Hz.Ca’fer’de oğlu Abdullâh’dan dolayı Ebi Abdullâh künyesi, ile anılırdı. Kendisi, Resûlullâh’a, yaratılışça ve, ahlakça da, çok benzerdi. 1

Resûlullâh (s.a.v)’ın amcası Ebu Talib’in çocuklarının fazla oluşu sebebiyle geçim sıkıntısı çektiği yıllarda onun yükünü hafifletmek üzere Resûlullâh (s.a.v) Hz.Ali’yi, Amcası Abbas’da, Ca’fer’i yanına almıştı. Bu sebeble Hz.Ca’fer’in gençlik yılları amcası Abbas’ın yanında geçti. Daha sonraları ise Hz.Abbas (r.a) yeğeni Hz.Ca’fer’i küçük baldızı Hâris el-Hilâliye’nin kızı Esmâ bint-i Ümeys (r.a)’e ile evlendirdi. Hz.Câ’fer Resûlullâh (s.a.v)’e ilk İman edenler arasında yer aldı. Hz.Ca’fer’in Hz.Ebi Bekr (r.a)’dan önce İslâm’a girdiği de rivâyet edilir.

Resûlullâh (s.a.v)’in İslâm dinine davetine Dâru’l-Erkam’dan daha önce icabet etmiştir. İbn-i İshak’a göre, İslâmiyeti kabul eden otuzbirinci kişidir. Resûlullâh (s.a.v) ve küçük kardeşi Hz.Ali (r.a) beraberce namaz kılarlarken bunu gören babası Ebu Talib:

      “-Haydi sende amcanın oğlunun yanında namaz kıl!”deyince sol tarafında namaz kılmıştır. 2

Başka bir rivâyette ise:

Bir gün Resûlullâh (s.a.v), ile Hz.Ali, Mekke’nin tenha bir yerinde ibadet ederlerken Resûlullâh (s.a.v)’in amcası Ebu Talib ile oğlu Ca’fer oradan geçiyorlardı. Resûlullâh (s.a.v)’ın ve oğlu Ali’nin huşu içinde ibadet ettiklerini görünce durub bir müddet hayranlık ve ğıbta ile onları seyretti. Bu güzel durumu yakından gören Hz.Ca’fer (r.a)’de bir taraftan babasını, öbür taraftan kardeşini ve amcasının oğlu Resûlullâh (s.a.v)’ı iyice süzmüştür.

      “-Acaba ne yapıyorlar?”diye bir müddet düşünmüştür.

Ertesi gün kardeşi Hz.Ali’yi arayıb bulan Hz.Ca’fer, onların ne yap-tıklarını sorduğunda, Hz.Ali bunun bir ibadet olduğunu ve bu ibadetin ancak Allâh’a yapılabileceğini ve İslâm’ın esaslarını uzun, uzun anlatıp Hz.Ca’fer’in sorduğu her bir sorusuna gerekli ve ikna edici cevabları vermiştir. Bu sözler karşısında Ca’fer’inde kalbi heyecanlanarak hemen Darü’l-Erkam’a giderek İslâm dini ile müşerref olmuştur.

Hz.Ca’fer son derece keremli bir zat olub fakirleri çok sever ve gözetirdi. Onun fakir ve ğariblere iltifatına şahit olan Resûlullâh (s.a.v), bundan dolayı ona:

      “-Ebi’l-Fukara!”derdi.

Ayrıca fazilet bakımından çok yüksek bir kişiliğe sahibti. Bu yüzden Resûlullâh (s.a.v)’ın lütfuna mazhar olarak, hakkında:

      “-Senin sûretin de, siretin de bana benzer!” buyurmuşlardır.

Ca’fer bin Ebi Talib (r.a), son derece iyi hitab eden hâtib bir sahabe idi. Belâğat bakımından çok üstündü. Ayrıca şecaât sahibi, cesur kahra-man ve, çok hayırseverdi. Bazı fakir kimseler karınlarını doyuramadık-ları zaman onun geçeceği yolun üstüne çıkıb otururlardı. O da, onları alarak evine götürür, yedirir, içirir karınlarını doyurur sırtlarını giydirirdi.

Hz.Ca’fer’in kaçtane hanımı olduğu isimleri hakkında pek malumat bulunmamaktadır. Ancak, Esma bint-i Ümeys’e (r.a)’a ile evli olduğunu ve ondan olan evlatlarından Abdullâh, Muhammed, Avn adlarında üç oğlu ile Ammare adında bir kızının olduğu bilinmektedir. Nesli, büyük oğlu Abdullâh bin Ca’fer ile devam etmiştir. Ancak, Abdullâh bin Ca’fer’in oğullarından Hüseyin, Avnü’l-Asğar, Muhammedü’l-Asğar bin Abdullâh Ca’fer adlarındaki oğulları Kerbelâ’da şehid edilmişlerdir. Diğer iki oğlu-nun durumları ise açıkça belli değildir.

İman eden bazı Müslümanlara karşı müşriklerin işkenceleri artınca Resûlullâh (s.a.v), Nübüvvetin beşinci yılının Receb ayında Habeşistan’a hicret etme izni verdi. Aralarında Hz.Osman (r.a) ve hanımı Resûlullâh’ın kızı Rukeyya (r.a)’nın da bulunduğu on yedi kadın ve erkek Müslüman Habeşistan’a hicret ettiler. Bir müddet Habeşistanda kaldıktan sonra şöyle bir şayia ortalıkta dolaşmaya başladı ki, İslâm Tarihinde buna Ğaranik hadisesi denilir.

Ğaranik Hadisesi Nedir?

Ğaranik hadisesinin sâhih rivayetlerde açıklanan oluşumuna gelince: Resûlullâh (s.a.v), birgün, Mekke’de Kâbe’nin yanında Necm sûresini, okumaya başlayıb bu sûrenin, sonundaki secde âyeti olan altmış ikinci âyetini okuduktan sonra, olduğu yerde, tilavet secdesi etmiş, yanında ve arkasında bulunan her insan ve Müslümanlar; Resûlullâh (s.a.v)’e uyarak secde etmiş, cemaatten, secde etmeyen kimse, kalmamıştır. Müşrikler ise; kendi putlarının adını işittikleri için putlarına, tâzim maksadiyle secde etmişlerdir. Hatta Kureyş kavminden, yaşlı eğilemeyen bir adam Ümeyye bin Halef’te, bir avuç toprak veya çakıl taşı alıp alnına yüzüne kaldırmış, onun üzerine secde etmiş ve:

      “-Bu bu kadarı bana yeter!”demiştir.

Sahâbe’den Abdullâh İbn-i Mes’ûd (r.a):

      “-And olsun ki, bundan sonra ben, onun, kâfir olarak öldürüldüğünü, gördüm. O, Ümeyye bin Halef idi!”demiştir.

İşte bu olay; Arab ve Habeş beldelerine:

      “-Muhammed ve Mekkeliler uzlaştılar!”diye yayıldı.

Zaten bundan önce Mekke müşrikleri Resûlullâh ile uzlaşma kasdı ile, Resûlullâh (s.a.v)’e sık sık gelerek:

      “-Yâ Muhammed! Gel uzlaşalım. Bir zaman Sen bizim ilâhlarımıza kulluk et. Bir Müddette biz Senin Rabbına kulluk edelim!”

İşte müşrikler sandılar ki, Muhammed (s.a.v)’e yapılan uzlaşı teklifle rini kabul etti onun için secdeye gittiler. Halbuki Resûlullâh (s.a.v) bunu Kâfirûn sûresinde şiddetle reddetmişti. Bu olay etrafa şöyle yayıldı:

      “-Muhammed ve tüm Mekkeliler Müslüman oldu uzlaşı sağlandı!” diye haberler yayılmaya başladı. Habeşistan’da muhacir olarak bulunan Müslümanlar’da bu habere istinâden Mekke’ye evlerine geri döndüler. Ancak Mekke’ye varınca haberin yalan olduğunu, müşriklerin eskisinden daha beter olduklarını gördüler. Öyleki bu defa kendi memleketleri olan Mekke’ye dahi giremediler. Ancak herbiri güçlü bir adamın himayesinde veya keffâletinde Mekke’ye girebildiler.

Kureyş müşrikleri; Habeş ülkesinden Mekke’ye geri dönen muhacir Müslümanların, Habeş Necaşi’si tarafından çok iyi korunduğunu, işitince onlardan, yakaladıkları her kişiyi, en ağır işkencelere uğratmaya başladık-ları zaman, Resûlullâh (s.a.v); yeniden Habeş ülkesine hicret etmelerine, izin verdi. Hz.Ca’fer bin Ebi Talib’de, Resûlullâh (s.a.v)’e gelerek:

      “-Hiç kimseden korkmaksızın Allâh’a ibadet edebileceğim bir yere gitmeme izin ver!”dedi, ve kendisine izin verildi.

Habeş ülkesine yapılan bu ikinci hicret, Nübüvvet’in beşinci yılının Zilhicce ayında idi. Habeş ülkesinden Mekke’ye geri gelib de, müşriklerin işkencelerine uğrayınca, geri dönen Muhacirlerin yanına, Mekke’deki Müslümanlardan, katılanlar olduğu gibi, sonradan, fırsat buldukça, kafile kafile Habeşistan yolunu tutanlarda, olmuş ve orada, toplanmışlardı ki, bu sayının yüzbir kişi olduğu rivâyet edilir. 3

Ca’fer bin Ebi Talib ve Arkadaşlarının Habeştistan’a Hicretleri

Muhammed bin Hâtib anlatıyor:

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Hurması bol bir memleket biliyorum. Oraya gidin!”buyurdular.

Bunun üzerine Hatib ve Cafer (r.a) denize açıldılar. İşte ben bu yolculukta gemide doğmuşum!”

Ümeyr bin İshak’da Hz.Ca’fer’in şöyle dediğini nakleder:

      “-Yâ Resûlallâh! Bana, kimseden korkmaksızın Allâh’a ibadet ede-bileceğim bir yere gitmem için izin ver!”

Resûlullâh (s.a.v), ona izin verdi. O da, Habeş kralı Necaşi’ye gitti.

Ümmü Seleme (r.a) anlatıyor:

“-Çeşitli eziyet ve işkencelere maruz kalan Allâh Resûlü’nün arka-daşları için Mekke’de yaşamak çok güçleşti. O gün için Resûlullâh (s.a.v) amcasının himayesinde olduğu için Kureyş’in zulmüne karşı bir dereceye kadar emniyet içinde sayılırdı. Kendisine bir kötülük ulaşmamakla birlik-te, Ashabı’nın işkenceye maruz kalmasına gönlü kat’iyyen razı değildi. Bu sebepledir ki, Resûlullâh (s.a.v) Ashabına şöyle buyurdu:

      “-Hakikat şu ki; Habeşistan ülkesinde yanında bulunan hiç kimseye zulüm olmayan bir Kral bulunmaktadır. Derhal onun memleketine gidin. Allâh size bir çıkış, bir kurtuluş yolu verinceye kadar da orada kalın!”

Bunun üzerine bizler, ğrublar halinde yola çıkarak bir araya geldik. Hayırlı bir komşunun hayırlı ülkesine yerleşiverdik. Dinimizin emirlerini hiç zulüm korkusuna düşmeden güven içinde yerine getirdik. Kureyşiler bizim emin bir ülkeye yerleştiğimizi görünce bizi kıskandılar. Necaşi’ye elçi gönderib ülkesinden çıkarılmamızı ve onlara teslim edilmemiz için bizim hakkımızda derhal bir toplantı yaptılar. Amr bin Âs ve Abdullah bin Rebiâ’yı Habeşistan’a gönderdiler. Gerek, Habeş Kralı, ve gerekse, onun devlet adamları, için çeşitli hediyeler hazırladılar. İleri gelenlerden kendilerine hediye hazırlamadıkları hiç kimse kalmadı.

Amr bin Âs ile Abdullah bin Rebiâ’ya:

      “-Habeşli her bir idarecinin her bir devlet büyüğünün yanına gidin. Onlarla Müslümanlar hakkında konuşmadan önce onlara hediyesini verin. Sonrada Kralları olan Necaşi’ye gidib kendisine hediyelerini takdim edin. Müslümanların Kral ile konuşmasına fırsat vermeden, size, onların geri teslimini sağlayabilecekseniz, bunu hemen yapın!”dediler.

Amr bin Âs ile Abdullâh bin Rebia her ikisi derhal Habeşistan’a gelerek diplomasiye başladılar. Kral’ın ve ileri gelen danışmanları ile her birinin yanına ayrı ayrı varıb şöyle söylediler:

      “-Kral’a bizim bazı akılsızlarımızla ilgili taleblerde bulunmak üzere geldik. Onlar, kendi atalarının dinlerinden ayrıldılar. Ve, sizin dininize de girmiş değillerdir. Kavmimiz Kureyş, onların bize geri iadesi için bizleri, size gönderdi. Biz, Kral Necaşi ile konuşmadan önce sizler de Kral’a böyle yapması yolunda tavsiyelerde bulununuz!”dediler.

Kral Necaşi’nın danışmanları Kureyş’in kendileri için gönderdikleri hediyeleri alıb:

      “-Elbette sizin dediğiniz gibi yaparız!”diye cevab verdiler.

Nihayet, Necaşi ile de görüşüb ona da hediyelerine takdim ettiler hediye edilen şeyler arasında;Necaşi’nin en çok hoşlandığı, Mekke yapımı deri ve meşinler idi. Hediyeleri ona sunduktan sonra da şöyle dediler:

      “-Ey Melik! Bizden akılsız bir cemaât, kendi milletlerinin ve ataları-nın dinlerinden ayrıldılar. Senin dinine’de girmediler. Mahiyetini anlaya-madığımız yeni bir din getirdiler. Ve, bunlar üstelik senin memleketine gelib iltica ettiler! (Yani senin ülkenede bu yani dini getirmekle burada da bölücülük yapabilirler) Onları, bize geri teslim etmen için bizi, onların kabileleri, babaları, amcaları, hâsılı onların kavmi sana gönderdi. Bunlar için memleketlerine geri gitmeleri daha hayırlıdır. Senin dinini de kabul etmediklerine göre, herhalde onları bize geri teslim edersin?”

Melik Necaşi bu konuşmaya çok sinirlendi ve şöyle cevab verdi:

      “-Asla!Allâh’a and olsun ki, onları çağırıb onlarla konuşuncaya ve işin içyüzünü tam öğreninceye kadar size teslim edemem. Çünkü, bunlar benim memleketime iltica edib benim himayemi tercih etmişlerdir. Eğer, sizin dediğiniz doğru ise onları size geri veririm. Onlarla sizin aranıza girmem, kendilerini size teslim edib Kureyşileri hoşnut ederim! Yok eğer, onlar, sizin dediğiniz gibi değilse, onları himaye ederim! Kendilerini size teslim edib de, Kureyşileri asla hoşnud edemem!”

Kral Necaşi, Muhacir olan Müslümanları huzuruna çağırttı. Muhacir Müslümanlar, Necaşi’nin huzuruna girdikleri zaman karşısında eğilmeden sadece selâm verdiler. Bunun üzerine Kral Necaşi şöyle dedi:

      “-Ey cemaât! Sizler, kavminizden bize gelib de selâm verenler gibi Kraliyet makamına eğilerek selâm vermediğinizi söyleyebilir misiniz? Ayrıca, Hz.İsâ (a.s) hakkında ki görüşünüzü açıklar mısınız? Sizin dininiz nedir? Hırıstiyan mısınız? Bana cevab veriniz!”

Hz.Ca’fer bin Ebi Talib (r.a) Muhacir Müslümanlar adına konuştu:

      “-Hayır!”diye cevab verdi.

Necaşi:

      “-Yahudi misiniz?” diye sordu:

      “-Hayır!”dedi.

Necaşi:

      “-Peki, kendi kavminizin dininden misiniz?”:

      “-Hayır değiliz!”Karşılığını verdi.

Necaşi:

      “-Öyle ise, sizin dininiz nedir?”

      “-İslâm!”diye cevab verdi.

Necaşi:

      “-İslam nedir?”diye sordu.

      “-Biz Allâh’a kulluk eder, ona hiçbir şeyi ortak koşmayız!”dedi.

Necaşi:

      “-Bunu size getiren kimdir?”diye sordu.

Hz.Ca’fer (r.a):

      “-Onu bize, aslını ve neslini yakinen bildiğimiz, içimizden bir adam getirdi. Bizden önce gelenlere peyğamberler gönderdiği gibi onu da bize Allâh gönderdi. Bize iyiliği, doğruluğu, vefakârlığı, emanete riâyeti emr etti. Putlara tapmaktan men ederek, bize eşi ve benzeri olmayan tek bir Allâh’a ibadeti emretti. O’nu, derhal tasdik ettik. Allâh’ın kelâmını anla-maya çalıştık; O, bize, Allâh indinden getirileni öğretti. Biz böyle hareket edince kavmimiz bize düşman oldu. Hak Peyğambere kin bağlayıb onu yalanlayıb, öldürmek istediler, bizlere de tekrar putlara ibadet etmemiz için işkenceler yaptılar. Biz de, kavmimizin şerrinden kaçıb, buraya senin himayene sığındık!”dediler.

Bunun üzerine Necaşi:

      “-Yüce Allâh’a yemin olsun ki, Mûsâ (a.s)’ın getirdikleri ile bu, aynı kaynaktandır!”diye mukabele etti.

Hz.Ca’fer (r.a) sözlerine şöyle devam etti:

      “-Selâm hususuna gelince; Allâh’ın Resûlü, bize, Cennet Ehl-i’nin selâmını öğreterek onu yapmamızı emretti. Bunun içindir ki, sana kendi aramızda selâmlaştığımız gibi selâm verdik! Meryem oğlu İsa meselesine gelince; O, yüce Allâh’ın kulu ve Resûlü’dür. O’nun Meryem’e ilka ettiği kelimesi, O’ndan bir nefestir. Ve temiz bir bâkirenin oğludur!”

Bunun üzerine Necaşi eline, bir çöp alarak:

      “-Vallâhi Meryem’in oğlu İsâ (a.s) bu ölçünün üstüne şu çöp kadar da olsa bir şey söylemedi!”dedi.

Habeş ülkesi devletinin ileri gelenleri bu sözler üzerine:

      “-Allâh’a yemin olsun ki, Habeşistan halkı bunu işitirlerse, seni, mutlaka tahtından alaşağı eder!”dediler.

Necaşi:

      “-Allâh’a and olsun ki, İsa (a.s) hakkında, asla bundan başkasını söylemem. Allâh’ın dininde saltanatının bana iadesi karşılığında da olsa halka uyub Allâh kelâmının tâhrif edilmesine razı olamam. Böyle bir şey yapmaktan Allâh korusun!” dedi.

Aynı hadiseyi Resûlullâh (s.a.v)’in zevcesi Ümmü Seleme (r.a) daha değişik ve uzun olarak anlatmış ve şöyle demiştir:

“-Melik Necaşi, Resûlullâh (s.a.v)’in Ashabına bir adam gönderib onları yanına çağırttı. Necaşi’nin elçisi onların yanlarına geldiğinde bir araya gelerek birbirlerine şöyle dediler:

      “-Necaşi’nin yanına vardığımızda Resûlullâh (s.a.v) hakkında neler konuşacağız?”diye meşverette bulundular.

Ve, cevabımız şu olur dediler:

      “-Allâh’a and olsun ki, Akibet ne olursa olsun biz ona, Resûlullâh’ın bizlere öğretib emrettiklerini olduğu gibi eksiksiz söyleyeceğız!”dediler.

Necaşi’nin yanına vardıkları zaman o, ülkesinin ilerde gelen patrik-leriyle oturmakta idi. Patrikler, önlerine mukaddes kitaplarını açmışlar, bekliyorlardı. Necaşi, Müslümanlara:

      “-Bu, nasıl bir dindir ki, sizin, kendi kavminizden ayrılmanıza sebeb ve, benim dinime dahi girmenize engel olabiliyor. Halbuki bu milletlerin dininde böyle birşey yoktur?”dedi.

Hz.Ca’fer bin Ebi Talib (r.a) söz aldı:

      “-Ey Kral! Biz, câhil bir kavim idik. Putlara tapar, leş eti yerdik. Her kötülüğü yapar, akrabalarla alâkamızı keser, komşulara kötü davranır idik. Kuvvetli olanlarımız zayıf olanı ezerdi. İşte biz, bu hal üzere iken Allâh, bize soyunu sopunu, doğruluğunu, emanete riâyetini, ve namuslu olduğunu çok iyi bildiğimiz, bizlerden birini bize, Peyğamber olarak gönderdi. O da, bizi, Aziz ve Celil olan Allâh’ı birlemeye ve ona kulluk etmeye çağırdı. Bizim ve dedelerimizin Allâh’dan ğayrı taptığımız taşlar ve putlara ibadet etmeden vazgeçmemizi istedi. Bize, doğru sözlü olmayı, emanete riâyeti, akrabaları ziyareti, komşulara iyi davranmayı, kan dök-memeyi, haramlardan kaçınmayı emretti. Yine O, bizi bütün kötülükler-den, yalan yere şahitlikten, yetim malı yemekten, iffetli kadına iftiradan men etti. Allâh’a ibadet etmemizi, O’na, hiçbir şeyi ortak koşmamamızı, hakkıyla namaz kılıb, zekât vermemizi emretti!”

Hz.Ca’fer ona, İslam’ın diğer hususiyetlerini anlatarak şöyle dedi:

      “-Biz de, O’nu tasdik ettik. O’na iman ettik, getirdiklerine uyduk. Tek olan Allâh’a ibadet ettik. Allâh’a hiçbir şeyi ortak koşmadık. Allâh’ın haram kıldığını haram, helâl kıldığını da helâl, olduğunu bildik. İşte, bu yüzden kavmimiz bize düşman oldu, eziyetler etti, dinimizden vazgeçib Aziz ve Celil olan Allâh’a ibadeti bırakıb, putlara tapmamızı, câhiliyet devrinde helâl kabul ettiğimiz kötü şeyleri yine helâl kabul etmemizi istediler. Bize bu yolda işkence ettiler, zulüm yaptılar, sıkıntılara düşür-düler, dinimizi yaşamamıza engel oldular. Biz de seni başkalarına tercih ederek memleketine geldik. Senin himâyene güvenib, zulme uğramayaca-ğımızı ümid ettik, ey Melik!”dedi.

Bunun üzerine Necaşi, Ca’fer (r.a)’e şunu sordu:

      “-Peyğamberinize gelen Kûr’ân’dan bildiğin bir şey var mı?”

Hz.Ca’fer bin Ebi Talib (r.a):

      “-Evet var!”diye cevab verdi.

Necaşi, Hz.Ca’fer’e:

      “-Öyle ise, oku!”dedi.

Hz.Ca’fer (r.a), Meryem Sûresi’nin başından sonuna kadar okudu. Kûr’ân’ı dinlerken Necaşi ağladı. Hatta sakalından yaşlar süzüldü. Yanın-da bulunan patrikler’de ağladılar. Ve sakallarından inen yaşlar önlerindeki sayfaları ıslattı. Necaşi sözüne şöyle devam etti:

      “-Hiç şüphesiz ki, bu, Mûsâ (a.s)’ın getirdiği şeyle aynı kaynaktan çıkmıştır!”dedi.

Amr bin Âs ile Abdullah bin Ebi Rebiâ’ya şöyle dedi:

      “-Allâh’a and olsun ki, onları size teslim etmem ve aldatmam!”

Kureyş elçileri, Necaşi’nin huzurundan çıktıklarında, Amr bin Âs:

      “-And olsun ki, yarın onların âleyhinde ileri süreceğim bir şey ile, onların köklerini kazıyacağım!Kral Necaşi’nin yanında onların itibarlarını zedeleyib perişan edeceğim!”deyince, Abdullâh bin Ebi Rebiâ, Amr bin Âs’dan daha iyi idi, ona:

      “-Yapma yâ Amr! Her ne kadar onlar bizim muhalifimiz de olsalar, onlarla bizim akrabalık bağlarımız vardır!”dedi.

Fakat Amr bin Âs diretti.

      “-Vallâhi, Necaşi’ye, onların, Meryem oğlu İsâ’nın kul olduğunu iddia ettiklerini bildireceğim!”dedi.

Ertesi gün Amr bin Âs, Necaşi’ye giderek huzurunda şöyle konuştu:

      “-Ey Kral! Onlar, Meryem oğlu İsâ hakkında çok kötü konuşuyorlar. Onları çağır ve İsâ hakkındaki düşüncelerini sor!”dedi.

Necaşi, Müslüman muhacirlere adam göndererek İsâ (a.s) hakkın-daki düşüncelerini sordu. Müslümanlar bu dâvetten son derece kayğılan-dılar bir araya toplanıb birbirlerine:

      “-Başımıza hiç böyle birşey gelmemişti!”

Orada bulunan muhacir Müslümanlar bir araya geldiklerinde biribir-lerine şöyle söylüyorlardı:

      “-Melik Necaşi size, İsâ (a.s) hakkında birşeyler sorduğu zaman ne diyeceksiniz?”

Sonunda şöyle demeye karar verdiler:

      “-Vallâhi, Allâh’ın dediği ve Resûlü’nün bize öğretib bildirdiğini olduğu gibi söyleriz. Akibet ne olursa olsun!”dediler.

Necaşi’nin yanına geldiklerinde, onlara:

      “-Meryem oğlu İsâ hakkında ne diyorsunuz?”diye sordu.

Hz.Ca’fer (r.a) ona:

      “-O’nun hakkında biz Peyğamberimizin bize öğrettiklerini söyleriz. O, Allâh’ın kulu ve Resûlü’dür. O’nun ruhudur. İffetli ve temiz bâkire Meryem’e ilka ettiği kelimesidir!”dedi.

Neceşi, elini yere uzattı, oradan bir çöp aldı, sonra şöyle dedi:

      “-Yüce Allâh’a yemin olsun ki, Meryem oğlu İsâ hakkında benim söylediğim ile bunların söylediği arasında şu çöp kadar bile bir fark yok!”

Necaşi bunu söylediği zaman, etrafında bulunan patrikleri ve devlet adamları ile komutanları homurdanmaya başladılar. Necaşi’de onlara:

      “-Boşuna homurdanmayın! Siz, homurdansanız’da, vallâhi, gerçek olan, budur!”dedi.

Muhacir Müslümanlara da:

      “-Gidiniz, sizler benim ülkemde emniyet içindesiniz. istediğiniz yere gitmekte serbestsiniz. Size söven, dil uzatan kimse cezalandırılacaktır! (Bunu üç defa tekrarladı) sizlere kötülük edenlerin vay haline! Size küfredenin, vay haline! Dağlar kadar altın da verseler sizden hiçbirinize eziyet etmem. Kureyş elçilerine hediyelerini iâde edin! Benim hediyeye ihtiyacım yok. Vallâhi, bu memleketi bana bağışlarken Allâh, benden rüş-vet almadı. Ben, O’nun kullarına sıkıntı etmek için rüşvet mi alacağım? İnsanlara âlet olarak Allâh’a isyan mı edeceğim?”dedi.

Bunun üzerine Kureyş’in iki elçisi, Amr bin Âs ile Abdullah bin Ebi Rebiâ, Necaşi’nin yanından getirdikleri hediyelerle beraber perişan bir vaziyette çıktılar.

Resûlullâh (s.a.v)’in zevcesi Ümmü Seleme (r.a) sözlerine devamla:

“-Biz de ülkelerin en iyisinde, en hayırlı komşu ile beraber kaldık. Allâh’a yemin ederim ki Habeşistan da iç isyanlar çıkıncaya kadar Necaşi, bize karşı bu tutum ve davranışını değiştirmedi. Vallâhi asilerin Necaşi’ye ğâlib geleceklerinden korkup üzüldüğümüz kadar hiç üzüntü duyduğu-muzu hatırlamıyorum. Çünkü Necaşi’nin yerine gelecek olanın Necaşi kadar bizim hakkımızda bilgisi yoktu. Necaşi, isyanı bastırmak için Nil Nehri’nin öbür kıyısına gitti.

Resûlullâh’ın arkadaşları şöyle dediler:

      “-Kim gidib savaşın neticesi hakkında bize malumat getirecek?”

Zübeyr bin Avvam (r.a):

      “-Ben!”diye cevab verdi.

O, bizim en gencimizdi. Bir tulum şişirib kendisine verdiler. Onu göğsüne bağlayıb yüzerek Nil Nehri’nin öbür kıyısına geçti. İki ordunun savaştıkları yere vardı. Biz, Allâh, Necaşi’yi düşmanına ğalib getirmesi ve memleketinde saltanatının devamı için dua ediyorduk. Vallâhi biz merak ile neticeyi beklerken, birden Zübeyr göründü. O hem koşuyor ve hem de işaret ediyordu:

      “-Müjde! Necaşi zaferi kazandı. Allâh, onun düşmanını helâk etti. Onu kendi memleketinde daha kuvvetli kıldı!” diyordu.

Allâh’a and olsun ki, hiç bu kadar sevindiğimizi hiç hatırlamıyorum.

Daha sonra Necaşi döndü. Allâh, düşmanını helâk etmiş, kendisini ülkesinde daha da kuvvetlendirmişti. Habeş ülkesi istikrara kavuşunca onun yanında güven içinde kaldık. Bu durumumuz daha sonra Medine’de bulunan Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına dönünceye kadar değişmedi!”

Necaşi’nin Hz.Ca’fer (r.a)’ın vasıtasıyla Müslüman olduğu söylenir. Bedir Ğazvesi’ne katılmamış olmakla beraber kendilerine Resûlullâh’ın bu savaşta elde edilen ğanimetlerden pay ayırdığı ve Bedir’e katılma şeref ve sevabına sahip olduklarını belirttiği sekiz kişiden birisi de Ca’fer bin Ebi Talib (r.a) idi. Resulullah (s.a.v)’ın bu uyğulaması bazı kaynaklarda yanlış veya eksik yorumlanmış ve Ca’fer’in Bedir Gazvesi’ne katıldığı zannedilmiştir. Halbuki, Hz.Ca’fer (r.a) Habeşistan’a hicretinden sonra Hicri yedinci yılına kadar orada kalmıştır. Belki şu olabilir! Hanımı Esmâ bint-i Ümeys’e Hz.Fâtıma ve Hz.Ali (r.a)’nin evlendikleri sıralarda evli-likleriyle ilgili olarak bu hizmetlerin içinde Esmâ’nın ismi çokça geçer. Bu da gösteriyor ki o sıralarda Esmâ bint-i Ümeys’e, Medine’de bulunu-yordu. Resûlullâh (s.a.v), Esmâ ve onun çocuklarına yardım için böyle bir uyğulamada bulunmuş olabilir. Yine de en doğrusunu Allâh bilir.

Ca’fer bin Ebi Talib anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v)’in Medine’ye hicret ettiğine dair haberleri aldı-ğımız zaman Necaşi’ye:

      “-Resûlullâh’ın Medine’ye hicret ettiğini öğrendik. Resûlullâh, sana bahsetmiş olduklarımızın (müşriklerin) hesabını görmüş. Bizler, O’nun yanına gitmeyi istiyoruz; bizi gönder!”dedik.

Necaşi:

      “-Peki!”diye mukabele etti. Bizi, bir gemiye bindirdi. Yiyeceğimizi, içeceğimizi verdi. Sonra şöyle dedi:

      “-Size karşı davranışlarımı Resûlullâh’a anlatın. Elçim de sizinle gelecek Ben Allâh’dan başka ilâh olmadığına ve O’nun Allâh’ın Resûlü olduğuna şehâdet ederim. O’na, benim için, yüce Allâh’dan af dilemesini söyleyiniz!”

Nihayet bizler Habeşistan’dan ayrıldık. Epey uzun bir yolculuktan sonra Medine’ye geldik. Beni, Resûlullah (s.a.v) karşıladı ve boynuma sarıldı. Sonra şöyle buyurdu:

      “-Ey Allâh’ım! Hayber’in fethine mi, yoksa Ca’fer’in gelişene mi, sevineyim, bilemiyorum!”

Bu hâdise, Hayber’in fethine tevafuk etmiş, Resûlullâh (s.a.v) bir kenara oturunca Necaşi’nin elçisi:

      “-Yâ Resûlallâh!İşte, Ca’fer burada, Kralımızın ona nasıl muamele ettiğini sor!”dedi.

Bunun üzerine ben:

      “-Evet ben anlatayım, bize şöyle güzel, şöyle iyi davrandı. Bizi bir gemiye bindirdi. Yol azığımızı da verdi. Ve Allâh’dan başka ilâh olmadı-ğına, Senin’de Allâh’ın Resûlü olduğuna şehâdet etti. Ve, bana, size, kendisi için Allâh’dan af ve mağfiret dilemenizi iletmemi istedi!”dedim.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v) kalkıp abdest aldı, sonra da üç defa

      “-Allâh’ım, Necaşi’yi yarğıla onu mağfiret eyle!”diye dua ederken Müslümanlar da:

      “-Amin!”dediler.

Ben de elçiye:

      “-Memleketine gidince, gördüklerini Kralınıza anlat!”dedim. 4

Ebi Mûsâ el-Eş’ari (r.a) anlatıyor:

“-Yemen’de iken, Resûlullâh’ın Medine`ye hicret ettiğini duyduk. İki kardeşim Ebi Bürde ile Ebi Ruhm, ve kavmimden elli küsür insan ile beraber gemiye binerek yola düştük. Gemimiz bizi Habeşistan sahillerine attı. Orada karaya çıkarak Necaşi’nin yanına gittik. Ca’fer bin Ebi Talib ile görüştük. Onunla bir müddet beraber kaldık, daha sonra hep birlikte Medine’ye döndük. Resûlullâh’ın Hayber’i fethettiği sırada yanına geldik. Bir kısım Müslümanlar bize:

      “-Biz, sizden önce hicret ettik!”diyorlardı.

Bizimle beraber gelen Ca’fer bin Ebi Talib’in hanımı Esmâ bint-i Ümeys’e, Müminlerin annesi Resûlullâh (s.a.v)’ın hanımı Hz.Hafsa’yı ziyarete gitmişti. Esmâ bint-i Ümeys’e Habeşistan’a hicret edenlerdendi. Hz.Ömer (r.a) o sıralarda kızı Hz.Hafsa’nın yanına gelmişti. Hz.Ömer, Esmâ’yı görünce:

      “-Bu kim?”diye sormuş,

Hz.Hafsa’da:

      “-Esmâ bint-i Umeys’e!”demiş.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Haa, şu Habeşistan’a hicret eden, gemiye binen Esmâ mı?”demiş.

Esmâ bint-i Ümeys’e ise:

      “-Evet!”demiş.

Bunun üzerine Hz.Ömer (r.a):

      “-Biz hicretle sizden daha üstünüz. Resûlullâh (s.a.v)’e sizden daha yakınız!”demiş.

Esmâ da kızarak:

      “-Hayır! Siz Resûlullâh ile beraberdiniz. Açınızın karnını doyuruyor, dini bilmeyene de dini öğretiyor. Biz ise uzak diyarlarda, asık suratlılar içinde Habeşistan’da idik. Bunlara Allâh ve Resûlü uğrunda katlandık. Allâh’a yemin ederim ki, senin bu söylediklerini Resûlullâh’a giderek anlatıp, aslını öğrenmedikçe hiçbir şey yiyip, içmeyeceğim!”demiş.

Resûlullâh (s.a.v)’e gelince:

      “-Yâ Resûlallâh! Ömer böyle, böyle diyor!?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sen ona ne cevab verdin?”diye sordu.

Esmâ bint-i Ümeys:

      “-Ben de şöyle şöyle dedim!”

Bunun üzerine Allâh’ın Resûlü:

      “-Onlar, bana sizden daha yakın olamazlar. O ve arkadaşları bir defa hicret etmiş, siz de gemi ile iki defa hicret ettiniz!”buyurmuştur.

Esmâ bint-i Ümeys’e (r.a) der ki:

      “-Ebi Mûsâ ve Habeşistan’a hicret edenler ğrub ğrub bana gelerek bu hadisi sordular. Hiçbir şey Resûlullâh’ın sözleri kadar onları sevindir-medi. Ebu Mûsâ el-Eş’âri’nın, bu hadisi benden tekrar, tekrar sorduğunu hatırlarım!” 5

Habeş ülkesine hicret edib Resûlullâh (s.a.v)’in, Amr İbn-i Ümeyye ed-Damri’yi Hudeybiye Sulh Andlaşmasından hemen sonra elçi olarak Necaşi’ye yolladığı hicretin yedinci yılına kadar Habeş ülkesinde oturan Muhacirler, Habeşistan Meliki Necaşi tarafından iki gemiye bindirilip deniz yoluyla Medine’ye gönderilmişlerdi. Resûlullâh (s.a.v), Hayber’den döndüğü zaman, Hz.Ca’fer (r.a) ile karşılaşıb onu, gözlerinin arasından, alnından öptü, kucakladı ve bağrına bastı. O kadar sevinç duydu ki:

      “-Ben hangisine sevineceğimi bilemiyorum; Hayber’in feyhine mi, yoksa, Ca’fer’in gelişine mi?”buyurdular.

Daha sonra, Hz.Ca’fer Medine’ye geri dönünce Resûlullâh, ona ve ailesine Mescid-i Nebevi’nin yanında bir ev yaptırdı.

Enes bin Mâlik (r.a)’ın bildirdiğine göre:

“-Rum Hükümdarı, Resûlullâh (s.a.v)’e atlastan, altın sırmalı, uzun yenli bir kürk hediye etmişti. Resûlullâh (s.a.v) onu giyince, halk:

      “-Yâ Resûlallâh! Bu, Sana semadan mı indirildi?”dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Pek mi hoşunuza gitti? Varlığım, kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki : Sa’d bin Muâz’ın cennetteki mendillerinden bir mendil bile, bundan daha hayırlı ve, daha güzeldir!”buyurdu.

Daha sonra bu kürkü, Hz.Ca’fer’e gönderdi. Hz.Ca’fer, onu, sırtına giyince, Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Ben bunu, sana giyesin diye göndermemiştim!”buyurdu.

Hz.Ca’fer:

      “-Onu giymeyib de ne yapayım?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Onu, kardeşin Necaşi’ye gönder!”buyurdular.

Resûlullâh (s.a.v), bu kürkü, yanına hicret edib sığınan Sahabilere çok iyi davranmış bulunan Habeşistan Meliki Necaşi’ye gönderdi. 6

Resûlullâh (s.a.v)’e ahlakça ve vücutça yapısınca en çok benzeyen sahabe, Hz.Ca’fer (r.a) idi. Onun, Resûlullâh (s.a.v)’in yanında ap ayrı bir yeri vardı. Sahabeler de Hz.Ca’fer (r.a) için:

      “-Ebi’l-Fukara, Fakirlerin babası!”derler di.

Hz.Ca’fer (r.a), bütün fakirleri korumakla beraber, bilhassa Mescid-de devamlı ilim ve iman hizmetleriyle meşgul olan Ashab-ı Suffeyi himaye ederdi. Onların zaruri ihtiyaçlarını karşılardı. Ashab-ı Suffe’nin ileri gelenlerinden Ebi Hüreyre (r.a)’in onu hakkındaki şu sözleri bunu çok güzel ifade eder:

      “-Biz, Ca’fer bin Ebi Talib’e fakirlerin babası diye hitab ederdik. Kendisine gittiğimiz zaman hazırda ne varsa bize ikram ederdi. Bir çok-ları bana çok fazla hadis rivayet ediyor. Ben, karın tokluğu ile iktifa ederek daima Resûlullâh (s.a.v) ile beraber bulunuyordum. Ne yemeğin lezzetlisini ne de elbisenin yenisini arardım. Kimsenin bana hizmet etme-sini de istemezdim. Bazen açlığı bastırmak için karnıma taş bağladığım olurdu. Fakirlere en çok yardım eden, Ca’fer bizi alır, evine götürür, ne varsa yedirirdi!”

Hz.Ca’fer’ın hanımı Hâris el-Hilâliye’nin kızı Esmâ bint-i Ümeys’e idi. dolaysiyle kayın validesi: Hind bint-i Avf, bin Züheyr, el-Kureyşi’dir. Esmâ bint-i Ümeys (r.a)’ın annesi, Mekke’nin çok sayğın hanımlarından biridir. Hind bint-i Avf, birkaç kez evlenmiş olub bu evliliklerindende dokuz tane kızları vardı, her bir kızını Mekke’nin önemli âilelerinden birine vererek, onlarla âilevi bağlar tesis etmiştir.

Büyük âlim İbn-i Habib:

      “-Hind’in sahib olduğu damatlar kadar asil damatlara sahib hiç bir Arab kadını yoktur!”demektedir. 7

Esmâ bint-i Ümeys’e (r.a)’nın, Anne, veya anne baba bir bu kız kardeşlerinin hepside İslâm tarihinde çok meşhur olmuş kişilerdir ki, Resûlullâh (s.a.v) bu bahtlı bacılara:

      “-Mü’mine kardeşler!”pâyesi’ni vermiştir. Bu kızkardeşler şöyledir.

Anne baba bir kardeşleri:

1- Meymûne bint-i Hâris, İslâmdan önce, Câhilliye devrinde Mes’ûd bin Amrü’s-Sekafi ile evli iken onunla anlaşamıyarak ayrıldı. Bu evlilik-ten sonra da, Sehcere bin Ebi Rühm bin Abduluzza ile evlenmişti. O da vefât edince, dul kaldı. Daha sonra Resûlullâh (s.a.v) ile evlendi.

2-Lübabetü’l-Kübra Ümmü’l-Fadl; Hz.Abbas’ın hanımı, Abdullah bin Abbas, Fadl, Kusem, Mabed, Abdurrahman, ve Meşhur hanım muhad-dis ve âlimlerden olan Ümmü Habibe’nin Anneleridir.

3-Lübabetü’l-Suğra; Velid bin Muğire’nin eşi, Hz.Hâlid bin Velid’in muhterem annesi dir.

4-Âsmâi, Ubeyy bin Halef’in eşidir.

5-Azze, Ziyad bin Abdullah bin Mâlik’in hanımıdır.

Anne bir kız kardeşleri ise şunlardır;

1-Zeyneb bint-i Huzeyme: ilk önce, Resûlullâh (s.a.v)’ın amcası oğlu Tufeyl bin Hâris ile evliyken ondan boşandı. Sonra, diğer kardeşi Ubeyde bin Hârise ile evlendi. Onun, Bedir’de Şehâdeti’nden sonra, Abdullah bin Cahş ile evlendi. Onun’da Uhud’da şehâdetinden sonra Resûlullâh (s.a.v) ile evlendi, üç beş ay sonra da vefat ettiler.

2-Esmâ bint-i Ümeys’e, Hz.Câ’fer bin Ebi Talib (r.a)’in eşi, onun şehâdetinden sonra, Hz.Ebi Bekr (r.a) ile evlendi. Onun vefatından sonra ise, Hz.Ali bin Ebi Talib (r.a) ile evlendi.

3- Selmâ bint-i Ümeys’e, Hz.Hamza (r.a)’ın eşi, onun Uhud’da şehid olmasından sonra, Şeddâd bin Hâdiyyü’l-Leysi ile evlenmiştir.

4-Selâme bint-i Ümeys’e, sahabeden Abdullah bin Kâ’b’ın eşidir.

Hz.Ca’fer (r.a) hicretin yedinci yılındaki Kaza Umresine katılmıştır. Bu Umre sırasın da İslâm fıkhına ışık tutan şöyle bir olay gerçekleşmiştir. Hz,Hamza (r.a)’ın, Selmâ bint-i Umeys’den doğma kızı Umâme, Mekke’-de bulunuyordu. Resûlullâh (s.a.v) hicretin yedinci yılında bir yıl önce yapamadığı Umresini kaza etmek üzere Mekke’ye kaza ümresi için geldiği sırada, Hz.Alî (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Amcâmızın biricik yetim kızını, müşriklerin arasında ne diye bırakılım?”demiş, Resûlullâh (s.a.v)’de bunu ğayet olumlu karşılamıştır.

Hz.Ali (r.a), Umâme bint-i Hamza’yı, erkekler arasında Kabe’yi tav-af ederken görüb elinden tutmuş ve Hz.Fâtıma’nın yanına getirmişti:

      “-Amcanın kızı yanında dursun!”demiş onu, Hz.Fâtma’nın bindiği devenin hevdecine koymuştu.

Veya;Resûlullâh Mekke’den ayrılırken, Ümâme bint-i Hamza (r.a):

      “-Amca! Amca!”diye seslenerek Resûlullâh’in arkasına düşmüş Resûlullâh (s.a.v)’de, onu alıb Medine’ye getirmiştir.!”

Daha sonra ise Hz.Hamza’nın kızı Ümâme üzerinde anlaşmasızlık çıktı şöyle ki:Zeyd bin Hârise, Hz.Hamza’nın şehâdetinden sonra, onun çocuklarının velîsi ve vasisi kendisi olduğunu söyledi. Çünkü, Resûlullâh, Zeyd bin Hâris ile Hz.Hamza’yı Mekke’de iken din kardeşi ilan etmişti. Bunun için de, Zeyd bin Hârise (r.a):

      “-Kardeşim Hamza’nın kızını, görüpb gözetmeye, ben, daha haklı ve layığım!”dedi.

Hz.Ca’fer bin Ebi Talib (r.a), bunu işitince:

      “-Teyze’de, bir annedir! Teyzesi zevcem olarak bulunan Esmâ bint-i Umeys’den dolayı Umâme’yi, görüb gözetmeye, ben, daha haklı ve daha layıkım!”dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Amcamın kızı hakkında anlaşmazlığa düştüğünüzü görüyorum. Halbuki, onu, müşriklerin arasında gören, çıkarıb getiren benim. Siz, ona, soyca benim kadar yakın değilsinizdir. Ben, onu, görüp gözetmeye, sizden daha haklı ve layıkım dır!”dedi.

Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v):

      “-O halde, aranızda, ben, hüküm vereceğim!”

      “-Ey Zeyd! Sen, Allâh’ın ve Resûlünün dostusun!”

      “-Ey Ali! Sen de, benim kardeşim ve arkadaşımsın!”

      “-Ey Ca’fer! Sen de, bana yaratılışça ve huyca en çok benzersin!”

      “-Ey Ca’fer! Umâme’yi görüp gözetmeye, sen, daha haklı ve lâyık-sın. Çünkü, onun, teyzesi ile evli bulunuyorsun. Kadın, ne teyzesi, ne de, halası üzerine nikahlanıb gelemez!”buyurdu.

Hz.Cafer (r.a)’in, Umâme’yi görüb gözetmesine hüküm verdi.

Resûlullâh (s.a.v), bu hükmü verince, Hz.Ca’fer, sevincinden, ayağa kalkıp Resûlullâh’ın çevresinde tek ayağı üzerinde Hacel yapıp seke, seke yürümeğe başladı. Resûlullâh (s.a.v), ona:

      “-Yâ Ca’fer! Nedir bu?”diye sordu.

Hz.Ca’fer (r.a):

      “-Bu, Habeşlilerin, sevinçlerinden, krallarına yaptıklarını gördüğüm bir şeydir! Yâ Resûlallâh! Necaşî’de, bir kimseden hoşlandı mı, kalkar, onun çevresinde tek ayağı üzerinde seke, seke yürürdü!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Hamza (r.a)’ın kızı, Ümâme bint-i Hamza’yı, daha sonra üvey oğlu olan Hz.Ümmü Seleme’nin oğlu Seleme bin Ebi Seleme ile evlendirmiştir. 8

Bundan önce, Hz.Ali (r.a), Hz.Hamza ile Resûlullâh’ın süt kardeşi olduklarını bilemediğinden, Resûlullâh’a, Ümame’ye sahib çıkılması için amcasının bu güzel kızı ile Resûlullâh’ın evlenmesini teklif etmiş, Fakat, Resûlullâh (s.a.v), buna şöyle bir tepki göstermişti:

      “-Ümame, benim süt kardeşimin kızıdır. Allâh kişinin süt kardeşinin kızı ile evlenmesini haram kılmıştır!”diye hatırlatmıştır.

      “-Resûlullâh (s.a.v)’in Uhud’da şehid olmuş olan meşhur amcası Hz.Hamza (r.a)’ın kızı Umâme bint-i Hamza, o tarihler de Mekke’de idî. Babası Hamza’nın şehâdetinden dahi geç haberdar olmuştu. Ümâme, bazı muhaddisîn’in bize söylememekte itinâ ettikleri bir takım sebeplerden dolayı pederinin arkası sıra Hicrete iştirak etmemiş ve hep Mekke’de kalmıştı. Yoksa, müşriklik dinine sâdık bir halde vatanı Mekke’de kalmış olan annesi, Selma bint-i Umeys’in tesiri ile böyle olmuş olması muhte-meldir!”deniliyorsa da, bu tamamen yalan ve yanlıştır.

Selmâ bint-i Umeys, müşriklik dinine bağlı kalmış değil, bilâkis kız kardeşi Esmâ bint-i Umeys’le birlikte Müslüman olmuştur. Esmâ bint-i Umeys’in Müslüman oluşu ise, Resûlullâh (s.a.v)’in Mekke’de Erkam’ın evine girib orada İslâmiyet’i yaymağa çalışmasından öncedir.

Selmâ bint-i Umeys’e, Hz.Hamza’nin Uhud’da şehid olması üzerine dul kalmıştır. Daha sonraları, Şeddâd bin Hâdiyyü’l-Leysî ile evlenmiştir. Selmâ bint-i Umeys’in, Abdullah bin Şeddâd, Abdurrahman bin Şeddad ismindeki oğulları, bu kocasındandır. Şeddâd bin Hâdiyyü’l-Leysî, Hâşim Oğullarının müttefiki olub Medine’de otururdu. Sonradan evini Kûfe’ye nakl etmiş ve orada oturmuştur. 9

Hz.Ca’fer (r.a) yerine göre, çok beliğ bir hatib, fakirleri koruyan bir hayır sever, olduğu gibi hak yolunun kahraman bir mücahidi idi. Onun ve arkadaşlarının Bizans Rum İmparatorluğu ve müttefikleri ile yapılan Mute harbinde gösterdiği kahramanlık tarihe altın bir sayfa olarak kaydoldu.

Tüm Tafsilatıyla Mûte Savaşı:

Mûte Ğazası, hicretin sekizinci yılında Cümadel’ûlâ ayında vuku bulmuştur. Mûte Ğazası, veya diğer adıyla, Ceyşü’l-Ümera Ğazvesi, (Kumandanlar Ordusunun Ğazası) diye de anılır. Bu da, ya orduya katılan müteâddid kumandanların katılışından veya orduya katılan Mücahidlerin çok sayıda oluşundan, ya da, düşmanlarıyla karşılaşılınca, son derece şiddetli çarpışma yapılışından ötürü idi.

Mûte, Şam sınırlarında Belka köylerinden bir köy, Şam meşref-lerinden (yaylalarından) bir yayla olub kılıçların en iyisi orada yapılır ve orada yapılan bu kılıca da, oraya izafeyle Meşarif yapısı Kılıç denilirdi. Meşarif, bu gün Ürdün’ün Belka köylerindendir. Mûte, ise Belka, yakı-nındadır. Beytü’l-Makdis’e Kudüs’e iki merhaleliktir. Belka, Dımaşk nahiyelerinden olup Şam ile Vadi’l-Kurâ arasındadır. Amman şehrinın kasabasıdır. Belka’da bir çok köyler ve oldukça geniş ekin alanları vardır. Buğdayının kalitesi ve iyiliği dillere destandır. Mûte halkı, Gassan’larla Rum’lardan karışıktı. Bizans Rum İmparatorluğu ile Hicaz arasında tampon idi.

Mute Seferi Niçin ve Nasıl Hazırlandı?:

Resûlullâh (s.a.v), Beni Lihb’lerden Hâris bin Umeyrü’l-Ezdî’yi Busrâ Hükümdarına bir mektubla göndermişti. Rivâyete göre: Hâris bin Umeyr, Resûlullâh (s.a.v)’in tebliğ mektubunu, Şam’a, Rum Kayserine götürmekte idi.

Hâris bin Umeyr, Mute’ye varınca, durdurulub Şurahbil bin Amrü’l- Gassânî’nin huzuruna çıkarıldı. Şurahbil bin Amr, Kayser’in, Şam ülkesi bölge valilerindendi. Şurahbil, Hâris bin Umeyr’e:

      “-Sen, nereye gitmek istiyorsun?”diye sordu.

Hâris bin Umeyr (r.a):

      “-Şam’a!”dedi.

Şurahbil bin Amr:

      “-Sen, Muhammed’in elçilerinden olmayasın, olabilirsin?”dedi.

Hâris bin Umeyr (r.a):

      “-Evet! Ben, Resûlullâh’ın elçisiyim!”dedi.

Şurahbil bin Amr, emretti. Bir ip ile bağlandıktan sonra götürülüb Hâris bin Umeyr’in boynu vuruldu. Resûlullâh (s.a.v)’in, o güne kadar, Hâris bin Umeyr’den başka hiçbir elçisi öldürülmemiş idi. Hâris bin Umeyr’in öldürülmesi, Resûlullâh (s.a.v)’e çok güç ve ağır geldi. Hemen Müslümanları topladı. Onlara, Hâris’in öldürüldüğü yeri ve kendisini kimin öldürdüğünü haber verdi. Kendilerini, Medine’nin Cürf mevkiinde bulunan ordugâh da toplanmaya davet etti. Müslümanlar, acele gidib Cürf ordugâhında toplandılar.

Resûlullâh (s.a.v), daha önce, Kâ’b bin Umeyr’in kumandası altındaki on beş kişilik İslâm tebliğ heyetini Şam’ın Zât-i Atlah nahiyesinde şehid edenlere bir birlik göndermeğe niyetlenmiş İdiyse de, oradaki halkın başka bir yere çekip gittiklerini haber alınca, bundan vazgeçmiş bulunu-yordu. Zât-i Atlah halkı, Kudaalar dan olub Sedüs adında bir Liderin idaresi altında idiler. Silahlanıb yola çıkmağa hazırlanan İslâm Mücahid-leri üç bin kişi idiler .

Resûlullâh (s.a.v), Mescidinde öğle namazını kıldırdıktan sonra oturdu. Ashabı da kendisi ile birlikte oturdular. O sırada; Nû’man bin Funhus adındaki Yahudi de gelib Resûlullâh (s.a.v)’in başucunda halkla birlikte durdu. Resûlullâh (s.a.v):

      “-Cihada çıkacak olan şu insanlara, Zeyd bin Hârise’yi kumandan tayin ettim! Zeyd bin Hârise, öldürülürse, yerine Ca’fer bin Ebi Talib geçsin! Ca’fer bin Ebi Talib, öldürülürse, yerine Abdullâh bin Revâha geçsin! Abdullâh bin Revâha’da öldürülürse, Müslümanlar, aralarından münasib birini seçsin ve onu, kendilerine kumandan yapsın!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v)’ın:

      “-Zeyd, öldürülürse, yerine Ca’fer geçsin. Ca’fer, öldürülürse, yerine Abdullâh bin Revaha geçsin!”buyurduğu zaman, Ca’fer bin Ebi Talib yerinden sıçrayıp kalktı ve:

      “-Babam, anam Sana fedâ olsun, ey Allâh’ın Resûlü! Zeyd’i, benim üzerime kumandan tayin edeceğini sanmamıştım!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sen, emre göre hareket et! Böylesinin, senin hakkında daha hayırlı olduğunu bilmezsin!”buyurdu. Bunun üzerine, Müslümanlar, ağlaşmaya üzülmeye başladılar.

      “-Yâ Resûlallâh! Keşke, sağ kalsalar da, kendilerinden yararlansa idik?”dediler. Resûlullâh (s.a.v), cevab vermeyib sustu.

Yahudi Nû’man bin Funhus:

“-Yâ Ebü’l-Kasım! Eğer, Sen, gerçekten Peyğamber isen, az veya çok isimlerini andığın bu kişilerin hepsi ölürler! Çünkü, İsrail oğulları içinde zuhur eden Peyğamberler, bir adamı, bir cemaat üzerine kumandan tayin ettikleri ve:

      “-Filan, filan, öldürülecek!”dedikleri zaman, yüz kişinin bile ismini anmış olsalar, onların hepsi ölürler, sağ kalmazlardı!”dedi.

Sonra da, Zeyd bin Hârise’ye dönüp:

      “-Vedânı, vasiyetini yap! Eğer, Muhammed, gerçekten Peyğamber ise, artık, sen, hiç bir zaman O’nun yanına geri dönemeyeceksin!”dedi.

Zeyd bin Hârise (r.a) şöyle dedi:

      “-Ben, şehâdet ederim ki, O, hiç şüphesiz, gerçek Peyğamberdir!”

Mücahidler, Medine’den yola çıkacakları sırada, Resûlullâh (s.a.v) beyaz bir sancak bağlayıb Zeyd bin Hârise’ye verdi. Hâris bin Umeyr’in öldürüldüğü yere kadar gitmesini ve orada bulunanları İslâmiyet’e davet etmesini, Eğer Müslümanlığı kabul ederlerse, ne âlâ, etmedikleri takdirde, Yüce Allâh’ın yardımına güvenerek onlarla çarpışmasını tavsiye etti. Uğurlamak üzere Medine’nin Şam cihetindeki Vedâ yokuşuna kadar mücahidlerle birlikte gitti. Vedâ yokuşuna varınca, orada durdu.

“-Ben, size, Allâh’ın buyurduklarını yerine getirmenizi, yasakladıklarından sakınmanızı, Müslümanlardan yanınızda bulunanlara karşı hayır- lı olmanızı, iyi davranmanızı tavsiye ederim. Allâh yolunda ve Allâh’ın ismi ile ğaza ediniz! Allâh’ı tanımayanlarla çarpışınız! Ğanimet mallarına hıyanet etmeyiniz! Ahde vefasızlık göstermeyiniz! Küçük çocukları asla öldürmeyiniz! Müşriklerden düşmanınla karşılattığın zaman, onları, üç husustan birisine davet et. Onlardan hangisine icabet ederlerse, icabetle-rini kabul et. Onlardan elini çek! Sonra, onları, muhacirler yurdu olan Medine’ye, yurtlarını değiştirmeye davet et! Onlar, davetine icabet eder, dediğini yaparlarsa, muhacirlerin sahib oldukları haklara kendilerinin de sahip olacaklarını ve onların mükellef bulundukları vazifelerle kendileri-nin de, mükellef olacaklarını bildir!

Eğer, Müslüman olub kendi yurtlarında oturmayı tercih ederlerse. Müslümanlardan göçebe Arablar gibi olacaklarını ve onlar hakkında uygulanan ilâhî hükmün kendileri hakkında da, uygulanacağını, harb ğani-metinden kendilerine hiçbir şey verilemeyeceğini ve ğanimetten ancak Müslümanların yanında savaşmış olanların yararlanacağını haber ver!

Eğer, Müslüman olmaya yanaşmazlarsa, onları, cizye vermeye davet et! Onlardan, bunu yapanlardan elini çek! Cizye vermeğe de yanaşmaz-larsa, Allâh’ın yardımına sığınarak onlarla çarpış! Eğer, kuşattığın kale veya şehir halkı, kendilerini Allâh’ın hükmüne göre kalelerinden indirip teslim almanı senden isterlerse, onları, Allâh’ın hükmüne göre indirib teslim alma! Fakat, kendi hükmüne göre indirib teslim al! Çünkü, sen Allâh’ın, onlar hakkındaki hükmüne isabet edib edemediğini bilemezsin!

Eğer, kuşattığın kale veya şehir halkı, senden kendileri için Allâh’ın ve Resûlünün emânını isterlerse, sen, onlara, Allâh ve Resûlü adına emân verme! Fakat, kendi emânını babanın emânını ve arkadaşlarının emânını ver! Çünkü, siz, kendinizin ve babalarınızın vermiş olduğunuz emân söz-ünü bozacak olursanız, bu, Allâh ve Resûlü adına vermiş olduğunuz emân sözünü bozmanızdan, sizin için vebalca, daha hafiftir!” buyurdu.

Bir çok halk da ordugâha kadar gelip kumandanlarla vedalaştılar ve onlara duâ ettiler. Mücahidler de halktan bazıları ile vedalaştılar. Ordu, ordugâhtan hareket ettiği zaman, Müslümanlar:

      “-Allâh, sizleri her tehlikeden korusun! Yine, sağ salim ve ğanimet- ler elde etmiş olarak, geri çevirsin!” diyerek seslendiler.

Abdullâh bin Revâha (r.a)'nın Ağlaması:

Abdullâh bin Revâha, yanındaki kumandan arkadaşları ile birlikte vedalaştıkları sırada, ağladı. Ona:

      “-Ey Revâha’nın oğlu Ne için ağlıyorsun?”diye sordular.

Abdullâh bin Revâha:

“-Vallahi, ben, ne dünya sevgisinden, ne de sizleri özleyeceğimden dolayı ağlıyor değilim! Fakat, ben, yüce Allâh’ın Kitabından, içinde cehennem ateşi anılan:

      “-İçinizden, cehenneme uğramayacak yoktur! Bu, Rabbi’nin yapmayı üzerine vacib ve gerekli kıldığı, bir gerçektir!” 10

Âyetini okurken, Resûlullâh (s.a.v)’den işitmişimdir. Cehenneme uğradıktan sonra, oradan nasıl geri dönebileceğimi bilmiyorum ve bunun için ağlıyorum!”dedi.

Müslümanlar:

      “-Allâh, sizin yardımcınız olsun! Sizleri, her tehlikeden korusun! Sağ, salim bize geri çevirsin!”dediler.

Abdullâh bin Revâha (r.a) ise onlara:

“-Fakat, ben, Rahman olan Allâh’dan yarğılanmak, kanlar fışkırtıb köpürten bir kılıç darbesi ile, yahut ciğer ve barsakları kasıp kavuran bir karğı saplaması ile şehid olmak isterim ki kabrime uğrayanlar:

      “-Yüce Allâh, bu savaşçıya doğru yolu göstermiş, o da, doğru yolu bulmuştur!”desinler mealli beyitleri okudu.

Ordu gitmeğe hazırlandığı sırada, Abdullâh bin Revâha, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına vardı. Resûlullâh (s.a.v) ile vedalaştıktan sonra:

      “-Allâh, Mûsâ’ya olduğu gibi, Sana olan ihsanlarını da sabit ve devamlı kılsın. Yardım olunan ve zafere kavuşturulanlar gibi, Sana’da, yardımını ihsan buyursun! Ben, Sana Allâh tarafından hayır ihsan olunduğunu hemen anlamışımdır. Allâh bilir ki ben, keskin görüşlüyümdür! Sen, hiç şüphesiz, Allâh’ın Resûlüsün’dür!” mealli beyitleri okudu.

      “-Allâh, Sana olan ihsanını sabit ve devamlı kılsın!” dediği zaman,

Resûlullâh (s.a.v) :

      “-Ey Revâha’nın oğlu! Allâh, seni de, iyilikte en güzel şekilde sabit ve devamlı kılsın!”diyerek karşılık verdi.

Abdullâh bin Revâha (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Bana, ezberleyeceğim, aklımdan hiç çıkarmayaca-ğım bir şeyi emir ve tavsiye buyur?” dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sen, yarın, Allâh’a, pek az secde edilen bir ülkeye varacaksın. Orada, secdeleri, namazları çoğalt!” buyurdu.

Abdullâh bin Revâha (r.a):

Yâ Resûlullâh! Bana, nasihatini artır!” dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh’ı, dâima zikr et! Çünkü, Allâh’ı zikr, umduğuna ermende, sana yardımcı olur!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v)’in Mücahidlere En Son Emir ve Tavsiyeleri:

Resûlullâh, Seniyetü’l-Vedâ’da mücahidlerle vedalaştı. Onlara:

      “-Haydi Allâh’ın adıyla ğaza ediniz! Allâh’ın ve sizin Şam’da bulu-nan düşmanlarınızla çarpışınız! Orada Nasranîlerin kiliselerinde, halktan ayrılmış, kendilerini ibâdete vermiş bir takım kimseler bulacaksınızdır. Sakın, onlara dokunmayınız! Onların dışında, başlarında şeytanların yuvalandıkları daha bir takım kimseler de bulacaksınız. Onların başlarını kılıçla koparınız! Siz, ne bir kadını, ne süt emen bir çocuğu, ne yaşlanmış bir pîr-i fâniyi öldürecek ne bir ağacı kesib yakacak, ne de bir evi yıkıb yakmayacaksınız!” buyurdu .

Ve, kendilerini, sis bürüdüğü ve hiç bir yeri göremez bir halde bulundukları sırada, sabahlamadıkça, Mûte’ye girmekten de nehy etti. Resûlullâh (s.a.v), mücahidlerle vedâlaşıb Medine’ye geri dönerlerken, Abdullâh bin Revâha, Resûlullâh (s.a.v)’i şu beyitlerle selâmladı:

      “-Geride kalan, hurmalıkta Kendisine veda ettiğim Zât’a, O, en hayırlı uğurlayıcıya, en hayırlı Dosta selâm olsun!”dedikten sonra İslâm Mücahidleri Medine’den ayrıldılar.

Bizans Rum İmparatorluğu’nun Şam eyâleti vâlisi Şurahbil bin Amr, el-Ğassani İslâm Mücahidlerinin, kendilerine doğru gelmekte olduklarını haber alınca, pek çok asker topladı. Şurahbil’in topladığı askerlerin sayısı yüz bini aşkındı. Şurahbil, Müslümanların gelecekleri yollara casuslar, gözcüler çıkardı. İslâm Mücahidleri, o sıralarda Vâdi’l-Kura denen yere gelib kondular ve orada günlerce oturdular.

Şurahbil bin Amr, kardeşi Sedus’u veya Vebr bin Amr’ı, ileri sürmüştü. Mücahidler, Sedus’un elli kişilik birliğini bozguna uğrattılar. Sedus, öldürülünce, Şurahbil, korktu ve kalesine sığındı. Mücahidler, yollarının üzerindeki bir köyün kalesine uğramışlardı. Kale halkı, müca-hidlerden birini vurub şehid ettiler. İslâm Mücahidleri, yollarına devam ederek Şam topraklarından Maan’a (Ürdün) varınca, orada konakladılar.

Bizans Rum İmparatoru Herakliüs’un, Rum’lardan yüz bin askerle, Ürdün’ün Belka topraklarından Maab’a gelib konduğunu ve Beliy kabilesinden Mâlik bin Zafile adında birinin kumandası altında Lahm, Cüzam, Kayn, Behra, Vâil, Bekr ve Beliy Hıristiyan Araplarından yüz bin kişilik bir kuvvetin de, gelib onlara katıldığını haber aldılar.

Başka rivâyete göre: toplanan düşmanların sayısı yüz elli bin veya iki yüz bini Rum’lardan ve elli bini Arab’lardan olmak üzere iki yüz elli bindi. Bunların yanlarında atlar ve silâhlar da, bulunuyordu. Müslümanlar ise, bunlardan mahrumdu. Lahm ve Cüzam, Hıristiyan çöl Arablarından-dı. Behra, Beliy ve Kayn da Kudâa kabilelerindendi. Kudaa kabileleri: Benî Mehre, Beni Behra, Benî Beliy, Beni Cüheyne, Beni Selâman, Benî Selîh ve Beni Huşeyş kabileleridir.

İslâm Mücahidleri, durumu görüşmek üzere, Ürdün’ün Maan şehri toprakların da iki gece oturdular. Zeyd bin Hârise, Rum’ların, kendileri ile savaşmak için pek çok asker toplamış olduklarını Mucahidlere haber verip Mücahidlerin bu yoldaki görüşlerini sordu.

Mücahidler:

      “-Rumlarla karşılaşmaktan vazgeçip memleketlere akın yap. Halklarını esir al. Medine’ye geri dön!” dediler.

Abdullâh bin Revâha (r.a), susuyor, konuşmuyordu. Zeyd bin Hârise, ona, bu hususta ne düşündüğünü sordu:

Abdullâh bin Revâha (r.a):

      “-Biz ğanimetler elde etmek için yola çıkmadık. Fakat, Rum’larla karşılaşmak için yola çıktık!”dedi.

Diğer mücahidler ise :

Resûlullâh (s.a.v)’e yazı yazıb düşmanımızın sayısını bildirelim. Bize, savaş erleri yetiştirmesini ya da bu yolda yapmak istediği şeyi bize emir etmesini isteyelim!”dediler. Bu hususta söz, görüş birliğine vardılar.

Abdullâh bin Revâha (r.a):

      “-Ey kavmim! Vallâhi, sizin şimdi istememiş olduğunuz şey, arzula-yıb elde etmek için sefere çıktığınız şehidliktir! Biz, insanlarla, ne sayıca, ne silahça, ne de at ve süvarice çokluk olduğumuz için değil, Allâh’ın, bizi şereflendirdiği şu din kuvveti ile savaşıyoruz! Gidiniz! Çarpışınız! Bunda, muhakkak, iki iyilikten biri: ya zafer, ya da şehitlik vardır! Vallâhi, Bedir Savaşı gününde yanımızda iki at, Uhud Savaşı gününde de bir tek at bulunuyordu. Eğer, bu seferimizde de düşmana ğalib gelmek Kaderde, varsa, zâten Yüce Allâh’ın ve Peyğamberimizin bize vaadi de, böyledir, Allâh, vadinden dönmez. Eğer, Kaderde şehitlik varsa, böylece Cennetlerde kardeşlerimize kavuşmuş oluruz!”dedi.

Abdullâh bin Revâha’nın bu sözleri, Mücahidleri cesaretlendirdi .

      “-Vallâhi, Revâha’nın oğlu, doğru söylüyor!”dediler ve yollarına devam ettiler.

Rumlara katılan Arab kabilelerinden Lahmlar: Beni Darlar, Benî Nadrlar, Benî Raşideler, Benî Hadesler ve Beni Zu’r lar gibi bir çok kollara, dallara ayrılmakta idi. Benî Hadeslerin kâhin bir kadınları vardı. Kadın, Resûlullâh (s.a.v)’in askerlerinin gelmekte olduğunu işitince, Benî Hadeslerden olan kavmi Benî Ğanmlere:

      “-Ben, sizi, gözlerinin ucuyla hınçla bakan, atlarını yedeklerinde taşıyan ve kanlar döken bir kavme karşı koymaktan sakındırırım!”diye- rek onları uyardı.

Beni Ganmler de, onun sözünü tutup Lahmlardan ayrıldılar. Bundan sonra, Benî Hadesler, sayı ve servetçe, çoğalmaktan geri kalmadılar. Benî Hadeslerden bir kol olub o zaman, Müslümanlarla savaşan Benî Sâlebeler ise, bundan sonra git gide azaldılar. Küçüldüler, küçüldüler ve yoksul düştüler.

Abdullâh bin Revâha'nın Şehidliği Özlemesi:

Zeyd bin Erkam der ki:

“-Ben, Abdullâh bin Revâha’nın terbiyesi altında bir yetimdim. Kendisi, Mûte seferine çıktığında, beni de devesinin terkisine bindirmiş idi. Vallâhi, geceleyin biraz gidince, Onun şu beyitleri okuduğunu işittim:

      “-Ey devem! Beni ve yükümü, kumluktaki kuyuya vardıktan sonra, dört konak daha götürürsen, artık, seni .başka bir sefere çıkarmayacağım! Sen, sahipsiz, kendi başına serbest kalacaksın! Ben, her halde, geriye, âilemin yanına dönmeyeceğim. Umarım ki şehid olacağım! Şam’ın en son konak yerinde Müslümanlar gelib beni geçtiler. Ey Revâha’nın oğlu! En yakınların bile kardeşlik bağlarını kopararak seni Rahman olan Allâh’a bırakıp gittiler. Artık, benim o canım hurma ağaçları ve meyvelerinin ne en üstünleri, ne de enginleri umurumdadır!”dedi.

Kendisinden, bunları işitince, ağladım. Abdullâh bin Revâha, bana kamçısı ile dokunarak:

      “-Ey yaramaz! Sana ne oluyor? Sana, ne zararı var? Allâh! bana şehidlik nasib ederse, sen de, hayvan üzerinde geri dönüb çeker gidersin! Ben de, dünyanın dertlerinden, tasa ve üzüntülerinden, hâdiselerinden kurtulmuş, rahata kavuşmuş olurum!”dedi.

Geceleyin devesinden inip iki rekât namaz kıldı. Sonunda, uzunca bir duâ yaptı ve bana:

      “-Ey çocuk!”diye seslendi.

      “-Buyur!”dedim

      “-Bu sefer, İnşaallâh şehidlik nasıb olacaktır!”dedi.

İslâm Mücahidleri, ilerleyerek Belka sınırlarına varıp dayandıkları zaman, Belka köylerinden Meşarif diye anılan köyde Bizans Rum İmpa-ratoru Herakliüs’un Rum ve Arablardan karışık asker toplulukları ile karşılaştılar. İslâm Mücahidleri, Mute de İbn-i Ebî Sebretü’l-Ğassâni ile buluştular. İbn-i Ebi Sebre, kalesini, üç gün, Müslümanlardan başkasına kapalı tutub içeriye kimseyi almadı Kale, Müslümanlara açık tutulmakla, kendilerinin ihtiyaçlarını karşılamaları sağlanmış oluyordu.

Meşarif köyünde rastladıkları düşman askerleri, yaklaşmağa başla- yınca, İslâm Mücahidleri, Mûte diye anılan köyün düzüne çekildiler ve hemen savaş düzenine girdiler. Düşman askerleri ile orada savaştılar. İslâm ordusunun sağ kanad kumandanlığına Benî Uzrelerden Kutbe bin Katâde, sol kanat komutanlığına, Ensâr’dan Ubâde bin Mâlik tayin edildi.

Ebi Hûreyre (r.a) der ki:

“-Mûte Savaşı’nda bende bulundum. Müşrikleri gördüğümüz zam- an, sayı, silah at gibi askerî, atlas, ipek ve altın gibi mâlî güç bakımından bizimle karşılaştırılamayacak, karşılarında hiç kimse dayanamayacak derecede olduklarını gördük. Gözüm kamaştı. Sâbit bin Erkam, bana:

      “-Ey Ebi Hüreyre! Sana ne oldu? Sen, ğaliba pek çok orduların toplandığını görünce, şaşırmış gibisin?”dedi.

      “-Evet!”dedim.

Sâbit bin Erkam dedi ki:

      “-Sen bizi, Bedir’de görecektin. Biz, orada her halde, çok olduğu-muz için, Allâh tarafından yardım olunmuş, zafere eriştirilmiş değildik!”

Savaşa Başlanması ve Zeyd bin Hârise'nin Şehid Düşmesi:

İki taraf, yeşil ekinler üzerinde birbirleri ile amansızca çarpışmağa başladılar. İslâm ordusunun Başkumandanı Zeyd bin Hârise, Resûlullâh (s.a.v)’in sancağını eline aldı. Resûlullâh (s.a.v)’in Medine’de Mescid’de Ashabı ile oturub Allâh’ın izniyle Mûte’yi görüb bildirdiğine göre:

“-Şeytan, hemen gelib ona hayatı ve dünyayı sevdirmek, ölümü, çirkin ve sevimsiz göstermek istedi. Zeyd bin Hârise (r.a) ise:

      “-Bu an, Mü’minlerin kalblerinde imanı bekiştirecek zamandır. Halbuki, sen, bana, dünyayı sevdirmek istiyorsun!?”dedi ve ilerledi .

Vücudu, Rumların mızrakları ile delik deşik edilip kanları saçılıncaya kadar çarpışmaktan geri durmadı. En sonunda, cansız olarak yere düştü!”

Hz.Ca’fer bin Ebi Talib (r.a)'in Şehid Düşmesi:

Zeyd bin Hârise (r.a), şehid düşünce, sancağı, Ca’fer bin Ebi Talib aldı. Yine, Resûlullâh (s.a.v)’in sancağını eline aldı. Resûlullâh (s.a.v)’in Medine’de Mescid’de Ashabı ile oturub Allâh’ın izniyle Mûte’yi görüb bildirdiğine göre:

“-Şeytan, hemen gelib ona da, hayatı ve dünyayı sevdirmek, ölümü, çirkin ve sevimsiz göstermek istedi. Ca’fer ise:

      “-Bu an, Mü’minlerin kalblerinde ki, imanı bekiştirmek zamanıdır. Halbuki, sen ise, bana dünyayı sevdirmek istiyorsun!?”dedi. Hemen zırh gömleğini giydi. Atına bindi. Sancağı elinde olduğu halde, ilerledi.

Düşmanlar:

      “-Bunu, arkadaşının yanına ulaştıracak kim var?”diye birbirlerine seslendiler. İçlerinden biri:

      “-Ben ulaştırırım!”dedi.

Cafer bin Ebi Talib, düşmanların ortalarına kadar dalmış bulunu-yordu. Kurtuluş yolu kalmadığını görünce, Şukra’ diye anılan atından yere atladı ve onu sinirledikten sonra son nefesine kadar çarpıştı. Ca’fer (r.a), İslam’da, atını sinirleyen Müslümanların ilki idi. Ca’fer (r.a), bunu, kendi atı düşman eline geçer de, onun üzerinde Müslümanlarla çarpışırlar korkusuyla yapmıştı. Ca’fer bin Ebi Talib, çarpışırken şöyle diyordu:

      “-Cennet’de, ona yaklaşmak’da, ne güzeldir! Onun şerbetleri tatlı ve soğuktur. Rumlara gelince, Rumların âkıbetleri yakındır. Onlar, kâfir ve uzak soydandırlar. Bana düşen; onlardan, karşılaştığıma kılıç vurmaktır!”

Ca’fer (r.a), çarpışırken, düşmanlar tarafından vurulub bir eli kesildi. Sancağı, öbür eline aldı. O da, vurulub kesilince, sancağı, koltuğunun altına kıstırdı. O sırada, bir adam varıb ona mızrağını sapladı. Sonra, bu Rum, Ca’fer bin Ebi Talib (r.a)’in bedenini kılıçla vurub ikiye ayırdı. Cafer bin Ebi Talib (r.a), yere düştü.

Abdullâh bin Ömer (r.a) der ki:

Ca’fer bin Ebi Talib’i, ölüler arasında aradık. Kendisinin vücudunda doksandan fazla mızrak, ok ve kılıç yarası bulduk!”

Abdullâh bin Revâha (r.a)’ın Şehid Düşmesi:

Ca’fer bin Ebi Talib (r.a) şehid olunca, Ebül Yeser Kâ’b bin Umeyr, sancağı alıp Abdullâh bin Revâha (r.a)’a verdi. Abdullâh bin Revâha, sancağı alınca, atının üzerinde düşmanlara doğru ilerledi, ilerlerken de, nefsini, kendisine boyun eğdirmeğe ve bazı tereddüdlerini gidermeğe uğraşıyor ve şöyle diyordu:

      “-Ey nefsim! Ben, seni kendime boyun eğdirib Şehid olacağım diye yemin ettim. Sen, buna, ya kendiliğinden razı olursun, ya da, sana bunu zorla kabul ettiririm! Müslümanlar, toplanmışlar, bağırıyorlar ve içlerin-den (İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn) diye ağlamaklı sesler yükseliyor. Görüyorum ki: sen, cennetten pek hoşlanmıyorsun! Yıllar, uzayıp gittiği halde, sen, hâlâ ıtmi’nana ermiş değilsin Sen, beden kırbası içinde bir damla su durumunda olmaktan başka nesin ki? Ey nefsim! Sen, şimdi öldürülmesen, ölmeyecek misin ki? İşte, ölüm sana geldi, çattı! Arzu etmediğin şey, sana verilecektir! Eğer, o iki kişinin yaptıklarını yapar, şehidliği tercih edersen, doğru bir iş yapmış olursun! Eğer, gecikirsen, bedbaht olursun!”

Abdullâh bin Revâha (r.a), savaşırken, parmağı yaralanınca atından yere atladı. Elinin yaralı parmağını ayağının altına koydu ve:

      “-Sen, ancak, kanayan bir parmak değil misin? Bu kazaya da, Allâh yolunda uğramış bulunuyorsun!”diyerek kesik parmağını çekip kopardı. Nefsinin tereddüdünü hâlâ giderememişti. Nefsine:

      “-Ey nefs! Şehidlikten seni çekindiren, sakındıran hangi şeylerdir? Eğer, çekinmen: karım filanca hatundan mahrum kalmaktan ileri geliyor ise, o, üç talakla boşanmıştır. Eğer, çekinmen: filan, filan kölelerimden mahrum kalmaktan ileri geliyorsa, onlar, zâten âzad edilmiş, hürriyetler- ine kavuşturulmuşlardır. Yok, eğer, çekinmen: bakımsız, verimsiz hale gelmiş bulunan bahçemden, bostanımdan mahrum kalmaktan ileri geliyor ise, o, Allâh ve Resûlullâh’a bırakılmış bulunuyor dur!”dedi.

Abdullâh bin Revâha, biraz çarpıştıktan sonra dönüb atından indiği sırada, Amcasının oğlu, ona, üzeri etli bir kemik getirdi ve:

      “-Al, bunu ye de biraz güçlen! Çünkü, sen, hayatında hiç karşılaşma-dığın şeyle, bu gün, karşılaştın!”dedi.

Abdullâh bin Revâha, üç günden beri hiç bir şey yememişti. Etli kemiği, amca zadesinin elinden alıb ondan azıcık ısırmıştı ki, tam o sırada, Müslümanların bulundukları köşede bir karğaşalık koptu, ve bir bozulma oldu.

Abdullâh bin Revâha (r.a) nefsine:

      “-Sen, hâlâ dünyadasın! Dünyada, yeyib içmekle uğraşıyorsun!” diyerek kendi kendisini kınadı ve hemen elindeki etli kemiği attı. Kılıcını sıyırıb savaşa girişti. Mızrakla yaralandı. Müslümanlarla düşman safları arasında yere yıkıldı:

      “-Ey Müslümanlar cemaatı! Kardeşinizin cesedini düşmanlar tarafın-dan kesilib biçilerek, oyuncak edilmekten koruyunuz!”dedi. Ve çok geç-meden, kaldırıldığı yerde, can verdi! (r.a).

Abdullâh bin Revâha (r.a), şehid olub İslâm sancağı yere düşünce, Müslüman, müşrik birbirlerine karıştılar. Müslümanlar, görülmedik bir bozğuna uğradılar. Darmadağın oldular. İki kişi, bir arada görülmez oldu! Müşrikler, Müslümanların peşlerine düştüler. Müslümanlardan bazıları şehid oldular. Sahabeden Kûtbe bin Âmir (r.a):

      “-Ey kavmim! İnsanın, yüz yüze öldürülmesi, arkasından vurulub öldürülmesinden iyidir!”diyerek arkadaşlarına sesleniyordu.

Fakat, hiç bir dinleyen, ve onun dâvetine icabet eden, olmuyordu! Abdullâh bin Revâha, şehid olunca, Ebü’l-Yeser Kâ’b bin Umeyr, sancağı alıb Benî Aclanlardan Sâbit bin Akrem’e vermişti. Sâbit bin Akrem, san-cağı, alır almaz, koştu ve mücahidlerin önüne geçti. Sancağı, yere dikti:

      “-Ey İnsanlar! Ey Ensâr Hânedanı! Bana doğru geliniz!”

Diyerek seslenmeğe başladı. Müslümanlar, her taraftan sıçrayıp onun etrafında başı ucunda toplandılar. Sâbit bin Akrem (r.a) da:

      “-Ey Müslümanlar cemaatı! Siz, içinizden birini kendinize kuman-dan olarak seçiniz ve onun çevresinde toplanınız!”dedi.

Mücahidler’de:

      “-Biz, seni kumandan seçtik. Biz, sana razıyız!”dediler.

Sâbit bin Akrem (r.a):

      “-Ben, bu işi yapamam!”dedi, ve, Hâlid bin Velid (r.a)’e baktı:

      “-Ey Ebi Süleyman! Al şu sancağı!”dedi.

Hâlid bin Velid (r.a)’da:

      “-Ben, bu sancağı, senden alamam. Sen, buna, benden daha lâyıksın! Çünkü, daha yaşlısın ve Bedir Savaşı’nda da bulunmuşsundur!” dedi.

Sâbit bin Akrem (r.a):

      “-Al şu sancağı, be adam! Vallâhi, ben, onu, ancak sana vermek için aldım!”dedi.

Hâlid bin Velid (r.a):

      “-Gel, sen, bunu bana verme!” dedi.

Sâbit bin Akrem (r.a):

      “-Sen, çarpışma usûlünü benden daha iyi bilirsin!”dedi.

Müslümanlara da:

      “-Hâlid’i, kumandan seçmek hususunda görüş ve söz birliği ediyor musunuz?”diye sordu. Hep birden:

      “-Evet!”dediler.

Müslümanlar, Hâlid bin Velid'in kumandanlığı üzerinde böyle, görüş ve söz birliğine varınca, Hâlid bin Velid, sancağı, aldı. Hâlid bin Velid, sancağı alır almaz, hücuma geçti. Düşmanlar da hücuma geçtiler. Hâlid bin Velid’in yerinden kımıldamadığını görünce, şaşırdılar. Hücuma geçen Müslümanlar ise, Rumların topluluklarından bir topluluğu bozguna uğrat-tılar ve dağıttılar. Bir hayli düşman öldürdüler.

Sağ kol kumandanı Kutbe bin Katâde, Hıristiyan Arabların kumandanı Mâlik bin Zafile’yi mızrakla yaraladı. Sonra da boynundan kılıçla vurub başını gövdesinden ayırdı. Düşman orduları yığın halinde hücuma geçince’de, Müslümanlar tutunamadılar, bozguna uğradılar. Şehid olanlar şehit oldu. Abdullâh bin Revâha, akşama doğru şehid olmuştu.

Hâlid bin Velid (r.a), geceyi geçirib ertesi günün sabahına çıkınca, Mücahidlerin önde bulunanlarını arkaya, arkada bulunanlarını öne, sağ yanındakileri, sol yana, sol yandakileri de, sağ yana geçirdi. Rumlar, sabahlayın, daha önce tanıdıkları o bayraklı, şekil ve kıyafetli Müslüman-lardan başkaları ile karşılaşınca, hoşlanmadılar ve:

      “-Her halde, bunlara yardımcı kuvvetler gelmiş!”dediler.

Yüreklerine korku düştü. Müslümanlar, düşmanlarının maneviyatı-nın sarsılmasından yararlandılar. Hâlid bin Velid’in kumandası ve sancağı altında hücuma geçtiler ve düşmanı bozguna uğrattılar. Bozguna uğrayan düşmana, istedikleri gibi, kılıç vurdular. Düşmanlar, görülmedik şekilde, pek çok öldürüldüler.

Hâlid bin Velid (r.a) der ki:

      “-O gün, benim, elimde yedi kılıç parçalandı elimde. Geniş yüzlü bir Yemen palasından başka silah kalmadı!”

Müslümanlar, düşmanlardan az çok ğanimet de aldılar. Müslüman-lardan birisi iğtinam ettiği bir yüzüğü Resûlullâh (s.a.v)’e getirmiş ve:

      “-Ben, o zaman, bunun sahibini öldürmüştüm!”demiştir.

Umâre bin Huzeyme’nin, Mûte Savaşı’na katılmış bulunan babası da, o zaman çarpıştığı bir adamı öldürüb miğferindeki yakutu iğtinam etmiş, Hz.Ömer (r.a)’in devrinde o yakutu yüz altına satarak, onunla, Benî Hatmelerden bir hurma bahçesi satın almıştır. Hımyerîler den bir adam, yardım için gelib Müslümanlara katılmıştı. Kendisinin yanında bir tek kılıçdan başka silâhı yoktu. O sırada, Müslümanlardan birisi bir deve kesmişti. Yardımcı Hımyeri varıb devenin derisinden bir parça verilme- sini istedi. Kendisine hediye edilince, deriden bir kısmını kalkan biçimin-de kesti. Güneşe serib kuruttu. Çarpışırken, onu kalkan olarak kullandı.

Rumlarla Kudaaların Hıristiyan Arablarından karışık bir toplulukla şiddetle çarpışıldığı sırada, Rumlardan bir adam, Müslüman saflarına saldırmıştı. Adam, yelesi ve kuyruğu sarı bir at üzerinde bulunuyordu. Atının eğeri altın sırmalı idi. Kılıcı da, öyle idi. Hımyerî, onu görünce, kendisinin Müslümanlara ne yapacağını gözetlemek için, bir kayanın arkasına sindi. Oradan geçerken, Rum’un atının bacaklarına kılıçla vurdu. At, yere kapanınca, Rum, atın üzerinden düştü. Hımyerî, hemen kılıçla vurub onu öldürdü. Atını ve silâhını aldı. Hâlid bin Velid, Hımyeri’ye, Rum’un soykasından bir şeyler verdi. Diğerlerini harb ğanimeti olarak elinde tuttu. Hımyerî, Avf bin Mâlikü’l-Eşcaî’nin konak yerine dönünce, ona, bunu anlattı.

Avf bin Mâlik (r.a):

      “-Hâlid bin Velid’in yanına dön! Kalanını da, sana versin!” dedi.

Hımyerî, döndü. Fakat, Hâlid bin Velid, elinde tuttuklarını, ona vermekten kaçındı. Bunun üzerine, Avf bin Mâlik, Hâlid bin Velid’in yanına gitti.

      “-Sen, Resûlullâh (s.a.v)’ın, öldürülenden alınanların, öldürene verilmesini kararlaştırdığını bilmiyor musun?”dedi.

Hâlid bin Velid (r.a):

      “-Evet! Biliyorum!”dedi.

Avf bin Mâlik (r.a):

      “-Öyle ise, ona, öldürdüğü kimseden aldığı şeyleri vermekten seni alıkoyan nedir?”diye sordu.

Hâlid bin Velid (r.a):

      “-Ben, onları, ona fazla buluyorum!”dedi.

Avf bin Mâlik (r.a):

      “-Resûlullâh (s.a.v) ile görüşür isem, ben, bunu, Kendilerine muhakkak arz edeceğim!”dedi.

Müslümanlar, Mûte’de iki yüz bin, veya iki yüz elli bin, kişilik düşman orduları topluluğuyla yedi gün çarpıştılar. Gerek sayı, gerek savaş araç ve gereçleri bakımından 70-80 kat fazla güce sahib bulunan düşman orduları topluluğu, her an umumî bir taarruzla Müslümanları ortalarına alarak son neferlerine kadar hepsini yok edebilirlerdi. Bunun için, Hâlid bin Velid, önce. Müslümanların savaş düzenindeki yerlerini birbirleri ile değiştirib düşmanların karşısına yeni şahıslar çıkarmak sureti ile takviye kuvvetleri alındığı hissini verdirerek gözlerini yıldırıp, korkuttuktan, maneviyatlarını sarstıktan ve ard arda yaptığı hücumlarla da, onları, peşlerinden gelemeyecek derecede şaşkına çevirdikten sonra,

Müslümanları, tere yağından kıl çeker gibi, savaş alanından geri çekmek ve İslâm’ın biricik askerî gücü ve varlığı olan bir avuç ordusu- nu topluca yok olmaktan kurtarmak becerikliliğini göstermiştir ki bu, zafer kadar büyük ve mühim bir başarı idi. İşte, yüce Allâh, Mûte’de ona ve Müslümanlara böyle bir fetih ihsan etmiş; o kadar güçlülüklerine rağmen düşmanları bozguna uğratmış idi. Düşmanlar da, Müslümanlar da, savaş alanında birbirlerinden ayrılmışlardı.

Resûlullâh (s.a.v), Kumandanların şehid edildiklerini, kendileri hakkındaki haber Medine’ye henüz gelmeden önce, aynı günde Müslüman-lara haber verdi. Çünkü, onların şehid düştükleri saatlerde Resûlullâh’a semâdan haber gelmiş bulunuyordu. Resûlullâh, çok üzgündü.

Cemaât:

      “-Ey Allâh’ın Rasûlü! Sende olan üzüntüyü gördüğümüzden beri duyduğumuz üzüntünün derecesini ancak Allah bilir!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bende görmüş olduğunuz hal, beni hüzün içinde bırakan şey, Ashabımın şehid düşmeleri idi. Bu hal, onları, cennette karşılıklı tahtlar üzerinde oturmuş kardeşler olarak görünceye kadar sürdü!” buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v), Minbere çıkıb oturdu. Namaz için toplanmak üzere seslenilmesini, ezan okunmasını emretti Şam’la aradaki uzaklıklar ve engeller kalkmıştı. Resûlullâh (s.a.v), Mûte’deki Savaş meydanına bakıyordu! Halk, toplanınca, Resûlullâh (s.a.v):

“-Onlara, hayır ve sevab kapısının açılmasını Allâh’dan dilerim! Onlara, hayır ve sevab kapısının açılmasını Allâh’dan dilerim! Onlara, hayır ve sevâb kapısının açılmasını Allâh’dan dilerim! Şu ğazaya çıkan ordunuzun başına gelenleri size haber vereyim mi? Onlar, gittiler, düşmanla karşılaştılar. Zeyd bin Hârise, sancağı eline aldı. Şeytan, hemen onun yanına geldi. Ona hayatı ve dünyayı sevdirmek, ölümü, çirkin ve sevimsiz göstermek istedi. Zeyd bin Hârise ise:

      “-Bu gün, Mü’minlerin kalblerinde imanı pekiştirecek zamandır! Sen ise, bana dünyayı sevdirmek istiyorsun!? dedi ve ilerledi. Çarpışmağa girişti. Nihayet, şehid olarak öldürüldü!” buyurdu. (Gıyabi olarak) Cenaze namazını kıldırdı.

      “-Onun için Yüce Allâh’dan yargılanmak dileyiniz!” buyurdu.

Müslümanlar, ona, Allâh’dan yargılanmak dilediler.

Resûlullâh (s.a.v):

“-O, şimdi, Cennete girdi. Orada koşub duruyor! Sonra, sancağı, Ca’fer bin Ebi Talib aldı. Şeytan, hemen onun yanına, vardı. Ona da, hayatı ve dünyayı sevdirmek ve ölümü, çirkin ve sevimsiz göstermek istedi, Ca’fer bin Ebi Talib ise:

      “-Bu an, Mü’minlerin kalblerinde imanı pekiştirmek zamanıdır!” dedi ve ilerledi. Düşman ordularına saldırdı, çarpıştı ve en nihayet, o da, şehid olarak öldürüldü. Ben, onun şehid olduğuna şêhâdet ederim!” buyurdu. (Gıyabi) cenaze namazını kıldırdı.

      “-Kardeşiniz için; Allâh’dan yargılanmak dileyiniz! O, şehid olarak cennete girdi. Şimdi, o, cennette, yakuttan iki kanadıyla dilediği gibi uçup duruyordur! Cafer’i, Cennet’de Meleklerle birlikte iki kanadı ile uçuyor gördüm!”buyurdular.

Müslümanlar, onun için de Allâh’dan yarğılanmak dilediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ca’fer bin Ebi Talib’den sonra sancağı, Abdullâh bin Revâha aldı!”buyurdu.

Bir müddet sustu. Ensâr’ın benzleri değişti, sarardı. Abdullâh bin Revâha’nın, hoşa gitmeyen bazı uygunsuz işler yaptığını sandılar.

Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu:

      “-Abdullâh bin Revâha, iki ayağını pekiştirdi. Elinde sancak olduğu halde, düşmanlarla çarpıştı ve sonunda şehid olarak öldürüldü. İtirazlı olarak Cennete girdi. Onun için de Allâh’dan yarğılanmak dileyiniz!”

Abdullâh bin Revâha’nın cennete itirazlı olarak girişi, Ensâr’ın çok ağırlarına gitti.

      “-Yâ Resûlallâh! Onun itirazı ne idi?” diye sordular.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kendisi yaralandığı zaman, düşmanla çarpışmaktan biraz çekindi. Sonra, nefsini kınadı, cesaretlendi ve şehid oldu! Cennete girdi. Onlar, Cennet’de, altından tahtlar üzerinde bana gösterildi! Abdullâh bin Revâhanın tahtının, arkadaşlarınınkinden engin ve eğri olduğunu gördüm, Bunun ki neden böyledir?”diye sordum:

      “-Abdullâh, çarpışmağa giderken, bazı tereddütler geçirmiş, sonra da, çarpışmağa gitmişti!”denildi.

      “-Rü’yada cennete girdiğimde, Ca’fer'i, kana boyanmış iki kanatlı, Zeyd’i de, onun karşısında gördüm. Revâha’nın oğlu da, onların yanında bulunuyordu. Onlardan yüz çevirir gibi bir hali vardı. Bunun sebebini de size haber vereyim. Ca’fer, savaş meydanına ilerlediği ve ölümü gördüğü zaman, ondan çekinmedi ve yüz çevirmedi. Zeyd’de öyle yaptı. Revâha-nın oğlu ise, ölümden çekingen davrandı. Kılıçtan hoşlanmıyor gibi bir hali vardı!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v); Zeyd ile Hz.Ca’fer ve Abdullâh bin Revâha’nın şehid düştüklerini Müslümanlara böylece haber verdikten sonra:

      “-Ey Allâh’ım! Zeyd’i, yarğıla! Ey Allâh’ım! Zeyd’i yarğıla! Ey Allâh’ım! Zeyd’i yarğıla! Ey Allâh’ım! Ca’fer’i ve Abdullâh bin Revâha-’yı da yarğıla!”diyerek duâ buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v), bunların şehid düştüklerini Müslümanlara haber verirken gözlerinden yaşlar akmakta idi. Abdullâh bin Revâha’nın şehid olub cennete girişi, Ensâr’ı ferahlattı ve sevindirdi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Abdullâh bin Revâha’dan sonra sancağı. Hâlid bin Velid aldı!. İşte, şimdi tandır tutuştu, savaş kızıştı!”buyurdu ve iki parmağını kaldırdı:

      “-Ey Allâh’ım! O, Senin kılıçlarından bir kılıçtır! Ona yardım et!” diyerek dua buyurdu.

Mücahidler Medine’ye dönüş yolunda:

Hâlid bin Velid, Mücahidleri, düşmanların karşısından geri çekip Medine’ye döndürdü. Hâlid bin Velid, Mûte’den mücahidlerle birlikte Medine’ye geri dönüb gelirken, yolları üzerindeki bir köyün kalesine uğradılar. Kale halkı, Mûte’ye giderken, Müslümanlardan birisini öldür-müşlerdi. Kaleyi kuşattılar ve zorla ele geçirdiler. Hâlid bin Velid, kale halkından olub kendileri ile çarpışan bir çok kimseleri öldürdü. Orası, o günden beri Nakıüddem ismi ile anılmaktadır.

Ya'lâ bin Ümeyye'nin Mûte Haberini Medine'ye Getirmesi:

Mûsâ bin Ukbe’nin Meğazisinde bildirildiğine göre:

Mûte haberini Resûlullâh (s.a.v)’e ilk getiren zat, Ya’lâ bin Ümeyye idi. Ya’lâ bin Ümeyye (r.a), Mûte Savaşını ve sonucunu daha anlatmağa başlamadan Resûlullâh (s.a.v), ona:

      “-İstersen, onu sen bana haber ver! İstersen, onu, ben, sana haber vereyim?” buyurdu.

Ya’lâ bin Ümeyye (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Sen, bana haber ver!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), Mûte’de, Mücahidlerin başlarından geçenlerin hepsini Ya’lâ’ya vasıfları ile birer birer haber verince,

Ya’lâ bin Ümeyye:

      “-Seni, hak din, ve hak kitâb’la, Peyğamber gönderen Allâh’a yemin ederim ki, Sen, Mücahidlerin hâdiselerinden anlatmadık bir harf bile bırakmadın! Onların işini, Size, ben anlatsaydım, ben de ancak bu kadar anlatırdım!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh, benim için yer yüzünü aradan kaldırdı da, onların savaş meydanlarını gözlerimle gördüm!” buyurdular.

Hz.Ca’fer’in Şehid Olduğunu Ev halkına Söylenmesi:

Ca’fer bin Ebi Talib (r.a)’in zevcesi Esmâ bint-i Ümeys der ki:

“-Ca’fer bin Ebi Talib ve arkadaşları Mûte’de şehid olduğu zaman, Resûlullâh (s.a.v), evimize yanıma geldi. O gün, kırk deri dabaklamıştım. Ekmeklik hamurumu yoğurduktan sonra çocuklarımın yüzlerini yıkamış, başları tarayıb yağlamıştım bana:

      “-Ey Esmâ! Ca’fer’in oğulları, nerede?” diye sordu ve:

      “-Ca’fer’in oğullarını bana getir!”buyurdu.

Onları yanına getirdim. Bağrına basıp öptü ve kokladı. Gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Ben:

      “-Yâ Resûlallâh! Babam anam Sana feda olsun! Sen, ne için böyle ağlıyorsun? Niçin oğullarıma yetimlere yaptığın muamele gibi yapıyor-sun? Yoksa, Ca’fer ve arkadaşlarından Sana acı bir haber mi erişti. Her halde, Ca’fer’ den sana bir şey erişmiş olmalı?”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet! Onlar, bugün şehid oldular!”buyurdu.

Ben dayanamadım:

“-Vâh efendim! Vâh Ca’fer’im! diyerek feryada başladım. Kadınlar başıma toplandılar. Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Esmâ! Sakın, ağzından kaba ve uygunsuz sözler kaçırma ve göğsünü de dövme!”buyurdu.

Oğlu Abdullâh bin Ca’fer der ki:

“-Resûlullâh (s.a.v), benim ve kardeşlerimin başını okşarken, ben O’nun yüzüne bakıyordum. Müberek gözlerinden süzülen yaşlar, sakalın-dan damlıyordu. Sonra:

      “-Ey Allâh’ım! Ca’fer, hiç şüphesiz, sevabın en güzeline doğru ilerleyib vardı, kavuştu. İyi kullarından olanların zürriyetine halef olduğun en güzel şeyle halef ol!” diyerek dua etti.

Esmâ bint-i Ümeys der ki:

“-Resûlullâh (s.a.v) kalkıp evine gitti. Kızı Fâtıma’nın yanına vardı. Fâtıma, Ca’fer’in şehâdetini duyunca:

      “-Vâh amcacığım!”diyerek ağlıyordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sen, ağıtçı olarak Ca’fer’in üzerine, Ca’fer gibisine ağla!”buyurdu.

Daha Sonra da:

      “-Ca’fer âilesi için yemek yapınız! ihmal etmeyiniz. Onlar için yem-ek yapınız! Onlar, bu gün başlarının derdiyle, kaybettikleri Âile büyükle-rinin acısıyla uğraşıyorlar! Onların başına, kendilerine bakamayacak hal geldi!” buyurdu.

Üç gün, Ca’fer’in Ev halkına yemek yapılıp yedirildi. Bu, Hâşim oğulları Hânedanı arasında Sünnet oldu. Bu, İslam’da ölenin ev halkı için yapılan ilk yemekti.

Oğlu Abdullâh bin Ca’fer’de o günlere ait hatıralarını şöyle anlatır:

      “-Resûlullâh (s.a.v), evine girdi ve beni de beraberinde içeri aldı. Ve emretti. Ev halkımız için yemek yapıldı. Adam gönderdi. Kardeşimi de oraya getirtti. Yanında yemek yedik. Vallâhi yediğimiz tatlı ve mübarek bir yemekti. Hizmetçisi Selmâ, hemen arpa kabının yanına vardı. Onu, öğütüp kepeğinden ayırdı. Pişirdi. Zeytinyağı kattıktan sonra, üzerine biber ekti. Onu, ben ve kardeşim, Resûlullâh ile birlikte yedik. Resûlullâh (s.a.v)’ın evinde tam üç gün oturduk. Resûlullâh (s.a.v)’ın kadınlarının evlerinden her birinde kendisiyle birlikte kalıyorduk. Sonra evimize döndük. Resûlullâh (s.a.v) benim ve kardeşim için bir davar işaretleyib gönderdi ve bereket duası yaptı. Ben, o davar kadar bereketli ve verimli ne bir şey sattım. Ne de satın aldım!”

Resûlullâh (s.a.v), Ca’fer’in ev halkının yanına üç gün uğramadı. Onları, kendi hallerine bıraktı. Sonra, onların yanlarına vardı:

“-Kardeşime ağlamayınız artık! Bu günden veya Yarından sonra Kardeşimin iki oğluna bakmak da, bana aiddir! buyurdu ve bizi kuş yavrusu gibi evine getirtti.

      “-Bana, bir Berber çağırınız!”buyurdular.

Berber çağrıldı. Gelip başımızı tıraş etti. Muhammed, amcamız Ebi Talib’e daha çok benziyor! Abdullâh ise, yaratıldığı fiziki yapıca ve huyca bana daha çok benziyor!” buyurduktan sonra, ellerini kaldırdı.

      “-Ey Allâh’ım! Ca’fer’in ev halkına hayırla halef ol! Abdullâh’ın sağ elini, alış verişte mübarek ve verimli kıl!” diyerek dua etti.

Bunu üç defa tekrarladı. Annemiz Esmâ gelince, ona, bunu anlattım. Annemiz çok sevindi. Resûlullah (s.a.v) de, kendisine:

      “-Sen, bu çocukların geçim ve bakımları hakkında hiç endişelenme! Dünya’da ve ahiret’te onların velisi benim. Bu günden sonra kardeşime ağlama!”buyurdular.

Resûlullâh (s.a.v), üç günden sonra şehid Ca’fer (r.a) için ağlamayı yasakladı.

Hz.Âişe (r.a) der ki:

“-Ca’fer’in şehid edildiği haberi geldiği zaman, Resûlullâh (s.a.v)’ın yüzünden çok hüzünlü olduğunu anladık. Resûlullâh Mescidinde oturuyor, ben de, kapının, Resûlullâh’ı görebileceğim kadar bir aralığından kendi-sine bakıyordum. O sırada Resûlullâh’ın yanına bir adam geldi.

      “-Yâ Resûlallâh! Cafer’in evinde kadınlar ağlayıb duruyorlar!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yanlarına dön de, sustur onları!”buyurdu.

Adam, gitti ve geri dönerek geldi. Onları, çığlık koparmaktan nehy ettiğini ve fakat, kendisini dinlemediklerini söyledi. Resûlullâh (s.a.v):

      “-Git de sustur onları!”buyurdu.

Adamcağız, tekrar gitti. İzi sıra geri dönüb geldi.

      “-Vallâhi, kadınlar, bana galebe çaldılar!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Git de sustur onları! Susmaktan kaçırırlarsa, onların ağızlarına, yüzlerine doğru toprak saç!” buyurdu. Kendi kendime, O adama:

      “-Allâh, senin cezanı versin! Yüzünü yere sürtsün! Sen, Vallâhi, ne gelip gidip Resûlullâh’ı üzmekten geri durdun, ne,de Resûlullâh (s.a.v)’ın bu yoldaki buyurduğunu yerine getirdin! diyerek söylendim. Anladım ki adam, onların ağızlarına doğru toprak saçmağa da güç yetirememiştir!”

Hz.Ca’fer (r.a) Mûte’de Zeyd bin Hârise’den sonra kumandayı ve İslâm sancağını eline alarak iki yüz bin kişilik düşman ordularıyla çarpışa çarpışa şehid düşmüştür. Şehid olurken kırk yaşlarında idi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ca’fer’in kesilen iki eline karşılık, yüce Allâh ona iki kanat verdi. O şimdi cennette onunla istediği gibi uçup duruyor!”diyerek haber verdi.

Hz.Ca’fer (r.a)’a bu Nebevi haberden dolayı

“-Ca’fer’ü Zü’l-Cenahayn-iki kanatlı Ca’fer, veya, Ca’fer’i Tayyar denilmiştir. Şehid düştüğü zaman, Ca’fer (r.a)’in vücudunda doksandan fazla mızrak, ok ve kılıç yarası bulunduğu görülmüştür. Bir rivayete göre: arkasından hiç yara almadığı kaydedilir.

Hz.Ca’fer (r.a)’ın şehid düşmesi ile dul kalan zevcesi Esmâ bint-i Ümeys, Hz.Ebi Bekir (r.a) ile evlenmiş, O’ndan Muhammed isminde bir oğlu daha olmuştu. Esmâ bint-i Ümeys, Hz.Ebi Bekir’in vefatından sonra da, kayınbiraderi olan Hz.Ali (r.a) ile evlenmiştir. Esmâ’nın Ca’fer’den olan oğlu Muhammed ile, Hz.Ebi Bekir’den olan oğlu Muhammed, aralarında birbirlerine karşı:

      “-Ben senden daha şerefliyim. Babam’da senin Baban’dan daha hayırlıdır!”diyerek övünmeye başlamışlardı. Hz.Ali (r.a), Esmâ’ya:

      “-Ey Esmâ haydi bunların aralarında hükmünü ver!” deyince,

Esmâ bint-i Ümeys (r.a):

      “-Ben, Arab gençleri içinde Ca’fer’den daha hayırlısını, olgunları içinde de Ebi Bekir’den daha hayırlısını görmemişimdir!”dedi. Hz.Ali (r.a):      “-Sen, bize bir şey bırakmadın! Eğer bu söylediğinden başkasını söylemiş olaydın, muhakkak sana, kin bağlardım!” dedi.

Esmâ bint-i Ümeys (r.a):

      “-Vallâhi, Arab genç ve olgunları içinde elden ele, dilden dile dolaş-tırılacak olan hayırlıların üçüncüsü de, hiç şüphesiz, Sensin!” dedi. 11

Abdullâh İbn-i Ömer (r.a) der ki: Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ca’fer için mahzun olmayınız! Ruhu’l-Emin bana tebşir etti, melekler onu taşıyarak Cennete uçurdular!” buyurdu.

İşte, bu hadis-i şeriften sonra Hz.Ca’fer’e

      “-Zü’l-Cenâheyn! İki kanatlı!”Lakabı takıldı.

Bu olaydan sonra da, Babam Ömer İbn-i Hattab, Ca’fer’in oğluna selam verdikçe, arkasından:

      “-Ey iki kanatlı adamın oğlu!”derdi.

Abdullâh bin Ca’fer anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v)’den duyduğum bir söz, benim için bütün dünya nimetlerinden hayırlıdır. Resûlullâh (s.a.v)’ın:

      “-Ca’fer, bedenen ve ahlâken bana benzer! Sen de, yâ Abdullâh, bedenen babana benziyorsun!”buyurduğunu işittim. 12

Abdullâh bin Ca’fer, Resûlullâh’ın şöyle dua ettiğini rivayet eder:

      “-Allâh’ım Cafer’e çocuklarını Hayrü’l-Halef kıl!”

Resûlullâh (s.a.v)’in bunu üç defa şöyle dediğini rivayet ediyor.

      “-Allâh’ım!Ca’fer’e ailesi içinden Hayrü’l-Halef kıl! Allâh’ım! Oğlu Abdullâh’ın ticaretini bereketli kıl!”

Şabi den: Ca’fer bin Ebi Talib (r.a) Mûte savaşında Belka’da şehid edildi. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v) şöyle dua etti:

      “-Allâh’ım Ca’fer’e ailesinden, Salih kullarına kıldığın haleflerden daha faziletli halefler kıl!”

Ashâb’ı kiram’dan Ebi Hûreyre (r.a) der ki:

      “-İnsanlar, Ebi Hüreyre çok hadis rivâyet ediyor”diye konuşuyorlar Ama ben, karın tokluğu pahasına da olsa Resûlullâh (s.a.v)’ın yanından ayrılmıyordum. Hatta ben mayalı ekmek yemezdim, ipek elbise (bir rivâyette desenli kumaş) giymezdim. Ne erkek, ne de kadın hizmetçim vardı. Bazen açlıktan karnıma taş bağlardım. Bildiğim bir âyeti, belki beni götürüb doyurur düşüncesiyle başka birine sorardım. Yoksullara karşı insanların en hayırlısı, Ca’fer bin Ebi Talib idi. O, bizi evine götürür ve evde ne varsa yedirirdi. Hatta bir seferinde içinde bir şey kalmayan bir yağ tulumunu getirip yardı da köşelerinde kalan yağ kırıntılarını yaladık!”

Bunu Buhâri tahric etti. Tirmizi’nin rivâyeti de şöyledir:

“-Resûlullâh’ın ashabından birine Kûr’ân’dan bir âyeti sorardım. Halbuki ben o âyeti ondan daha iyi bilirdim. Ona, sadece belki beni götürür de bana bir şeyler yedirir diye sorardım. Ca’fer bin Ebi Talib’e sorduğumda ise, hemen cevab vermezdi; beni evine götürür ve hanımına:

      “-Ey Esmâ! Bize yemek getir!”derdi.

Yemeğimizi yiyince de sorumun cevabını verirdi. Ca’fer, yoksulları sever, onlarla oturur, sohbet ederdi. Resûlullâh’da ona:

      “-Ebi’l-Mesâkin!” Miskinlerın babası” künyesini vermişti!” 13

Abdullah bin Ca’fer (r.a) der ki:

“-Amcam Hz.Ali’den bir şey isteyib de vermek istemediğinde ona:

      “-Ne olur Ca’fer’in hakkı için!”dediğim zaman mutlaka verirdi!” 14

Hz.Ca’fer bin Ebi Talib (r.a)’ın hadis rivayetleri pek azdır. Bunları kendisinden oğlu Abdullâh bin Ca’fer, Abdullâh bin Mes’ûd, Amr bin Âs ve Ümmü Seleme rivâyet etmişlerdir. Diğer iki oğlu Muhammed ile Avn’ın da ondan rivâyette bulunduğu ifade edilmektedir. Henüz genç yaşta kırk yaşlarında şehid oldu. Kabri, bu gün Ürdün’ün Maan şehri ile Zerka arasında Belka bölgesinde Kerek’tedir.

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.



1- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-14-240 
2- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-3-194 
3- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-4-184 
4- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-341-348 
5- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-350 
6- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-14-301-302 
7- İbn-i Habib, el-Muhabbar-s-109 
8- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-14-353 
9- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-14-356 
10- Meryem-71 
11- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-49-83 
12- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1145 
13- Câmiu’l-Usûl-Ashâbın faziletleri-14-101-No-6.548 
14- el-İsabe, İbn-i Hacer el-Askalani-1-360-No-1168