Amr Bin Âs

Kureyş’in dört büyük dahisinden biri olarak kabul edilen Amr bin Âs, doksan yaşlarında, Miladi 663 yılında, Hicri 43. yılın Şevval ayının birinci yani, Ramazan bayramının ilk günü vefat ettiğine göre, takriben Miladi 574 yıllarında Mekke’de doğmuş demektir.

Amr Bin Âs

Amr Bin Âs
عَــمْـرُو بْــنُ اْلـعَـا ص


 Baba Adı    :    Âs bin Vâil, es-Sehmi,
 Anne Adı    :    Nabiğa Selma bint-i Huzeyme.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Takriben Miladi 574. yıl Mekke’de doğdu.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicri 43.yılın Şevval ayının birinde, Miladi 663 yılında 90 yaşlarında. Mısır, Kahire (Fustat’da) vefat etti. Mukkattam mevkiine defnedildi.
 Fiziki Yapısı    :    Kısa boylu şişmanca yapılı saç ve sakalını kınalardı.
 Eşleri    :    1-Reyta bint-i Münebbih es-Sehmi. 2-Havle bint-i Hazma, Beli kabilesindendir.
 Oğulları    :    1-Abdullah 2-Muhammed.
 Kızları    :    Bilgi yok.
 Gavzeler    :    Mekke Fethi, ve sonraki bir çok seferler…
 Muhacir mi Ensar mı    :    Mekke, Medine, Muhacir dir.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    40 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Bilgi yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Amr bin el-Âs bin Vâil bin Hişam bin Suayd bin Sehm bin Amr bin Husays bin Kâ’b bin Lüey bin Ğâlib el- Kureyşiy, es-Sehmi.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Abdullah. Ebû Muhammed.
 Kimlerle Akraba idi    :    Abdullah bin Amr bin Âs’ın babasıdır.


Amr Bin Âs Hayatı

Kureyş’in dört büyük dahisinden biri olarak kabul edilen Amr bin Âs, doksan yaşlarında, Miladi 663 yılında, Hicri 43. yılın Şevval ayının birinci yani, Ramazan bayramının ilk günü vefat ettiğine göre, takriben Miladi 574 yıllarında Mekke’de doğmuş demektir. Amr bin Âs’ın soyu: Amr bin Âs bin Vâil bin Hişam bin Suayd bin Sehm bin Amr bin Husays bin Kâ’b bin Lüey bin Ğâlib el-Kureyşiy es-Sehmi’dir. Amr bin Âs’ın soyu Resûlullâh (s.a.v)’ın soyu ile Kâ’b bin Lüey’de birleşir. Amr bin Âs’ın künyesi: Ebû Abdullah ve Ebû Muhammed’dir .

Annesi: Nabiğa Selmâ bint-i Huzeyme’dir. Babası: Âs bin Vâil es-Sehmi, Kureyşilerin eşraflarındandı. Mekke ile Medine arasındaki Ebva köyünde ölmüştür. Amr bin Âs, Beni Sehm kabilesine mensubiyeti dola-yısıyla cahilliye devrinde Kureyş’in ileri gelenlerinden ve eşrafından idi. Ancak, kendisi Müslüman olmadan önce Mekke’de, babası Âs bin Vâil sağ iken ismi pek duyulmazdı. Genel olarak ikinci derecedeki reisler ara-sında ismi geçerdi. Ancak, Müslüman olduktan sonra, Hicri 8. Miladi 629 yılından itibaren kendini iyice göstermeye başlamışdır.

Amr bin Âs’ın kabilesi, Kureyş’in işlerinin tanziminde ve Kureyşi’- ler arasında meydana gelen ihtilafların halli hususunda, önemli görevler yapardı. Herkes, Beni Sehm kabilesi mensublarına hürmet eder ve onların sözlerini dinlerdi. Mekke’de İslâm dini intişar etmeye başladığı zaman, Beni Sehm kabilesi, Resûlullâh’ın ve Müslümanların en azılı düşmanlar-ından oldu. Öyle ki, Amr bin Âs’ın babası, Âs bin Vail hakkında Kevser süresi bile nazil olmuştur.

Amr bin Âs, Müslüman olmadan önce Mekke’nin ticaret ve siyaset hayatında önemli bir yeri vardı. Dış ülkelere yaptığı ticari seyahatlar sıra-sında, Hâbeşistan Hükümdarı Necaşi ile, çok yakın bir dostluk kurmuştu. Bundan dolayı Müslümanlar, Hâbeşistan’a ikinci defa hicret ettiklerinde, Kureyş ileri gelenleri kendi aralarında toplanarak, Hâbeşistan Hükümdarı Necaşi’den Müslümanları geri istemeye karar verdiler. Ve, bu iş için de seçmiş oldukları iki elçiden birini, Amr bin Âs olarak tayin ettiler. Amr bin Âs, Hâbeşistan’a kadar gidib Necaşi’den Müslümanları ülkesinden kov-malarını istedi ise de, buna, muvaffak olamayarak Mekke’ye eliboş bir şekilde geri döndü.

Bedir, Savaşı’nda kendisi, Ebû Süfyân Sahr bin Harb başkanlığında- ki, ticaret kervanı kafilesinde bulunduğundan Bedir’e müşriklerin safında katılamadı. Uhud ve Hendek Muharebeleri’nde Amr bin Âs ve onun kabi-lesi çok önemli roller oynadı. Hatta Hendek Ğazvesi’nde, Müslümanların kökünü kazımak için birleşmiş hiziblerden olan, Arab kabilelerinin başın-da Beni Sehm kabilesi ve dolayısıyla Amr bin Âs geliyordu. Kureyş ordu-sunun süvari birliklerine kumanda ediyordu.

Ancak, bu kuşatmada müşrikler hiçbir netice elde edemeyince, Amr bin Âs’ın kendisi Arab’ın dâhilerinden olduğundan, İslâmiyet’in istikbali üzerinde iyice düşünmeye başladı. Düşündükçe de değişmeye doğru yol aldı. Bunun neticesi olarak, Müslümanlara karşı muhalefette bulunanlar-dan, gittikçe yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı. Bu hal, kendi kabilesinin- de gözünden kaçmadı.

Zaman zaman, kabilesinde yapılan münazaralarda Müslümanların durumundan ve geleceğinin iyi olduğundan bahsederek bütün kabilesiyle birlikte Müslüman olmaya gizlice gayret sarf ediyordu. Bunun için de, Hâbeşistan Hicreti’nden elde edilen sonuçtan, Bedir, Uhud ve Hendek Savaşları’nın neticelerinden bahsederek, Müslümanların, az bir kuvvet halinde dahi, çokluk olan Kureyşilere nasıl ğalib geldiğini hatırlatıyordu.

İmam-ı Şabi’ye göre: Arab dahileri, cin fikirlileri dörttü:

1-Muâviye bin Ebi Süfyân,

2-Amr bin Âs,

3-Muğire bin Şu’be,

4-Ziyad bin Ebih.

Muâviye; Acele etmeyib işlerin sonunu gözetmekte ve uslulukta,

Amr bin Âs; karışık ve içinden çıkılmaz meseleleri çözmekte,

Muğire bin Şu’be; birden karar vermekte,

Ziyad bin Ebih ise, büyük küçük her işte üstün görüşlü idi.

Amr bin Âs’ın akıllı ve ileri görüşlü olduğunu Hz.Ömer’de teslim ederdi. Hz.Ömer, bir kimsenin aklını ve görüşünü beğenmediği ve zaif gördüğü zaman:

      “-Ben, senin de, Amr bin Âs’ın da, yaratanınızın bir olduğuna şehâ-det ederim!”der, bununla, Cenab-ı Hakk’ın zıtlar yaratıcılığını karşısında olan adama anlatmak isterdi.

Amr bin Âs, şairdi. Çol güzel şiirler söylerdi. Kendisinden çeşitli mevzularda birçok şiirler ezberlenmiştir. Amr bin Âs, cahiliyye devrinde Kureyşilerin süvarilerinden ve baba yiğitlerindendi. Kendisi, kısa boylu, şişmanca yapılı idi. Saç ve sakalını siyaha boyardı. Veya, saç ve sakalını kına ile kınalardı.

Amr bin Âs’ın Müslüman oluşu:

Amr bin Âs, hicretin yedinci yılında muharrem ayında, Amr İbn-i Ümeyye ed-Damri (r.a)’in Hâbeşistan’da Necaşi’nin yanında elçi olarak bulunduğu sıralarda, Necaşi’nin teklifi ve tavsiyeleri üzerine Müslüman olmuştur. Amr bin Âs’ın, Hâlid bin Velid ve Osman bin Talha ile birlikte, Medine‘ye gelib, Resûlullâh (s.a.v)’e beyat etmesi ise, hicretin sekizinci yılında Safer ayının ilk günlerinde vuku’ bulmuştur.

Amr bin Âs der ki:

“-Ben, Müslümanlıktan inadla yüz çevirici bir kimse idim. Bedir Savaşı’nda müşriklerle birlikte bulundum, ve kurtuldum. Sonra, Uhud Savaşı’nda bulundum, ve kurtuldum. Kendi kendime:

      “-Vallâhi, Muhammed, Kureyşileri yenecektir!”dedim.

Halkla düşüb kalkmayı azalttım. Mekke ile Tâif arasında bulunan Vaht köyündeki üzüm bağlarımın ve ticari mallarımın başına döndüm. Onlarla uğraşmaya başladım. Bunun için, ne Hudeybiye’de, ne de yapılan Hudeybiye andlaşmasında bulundum. Resûlullâh (s.a.v), andlaşma yapıp Medine’ye, Kureyşiler de Mekke’ye döndüler.

Kendi kendime:

      “-Gelecek yıl, Muhammed, Ashâbı ile birlikte gelib Mekke’ye gire-cektir. Artık, ne Mekke, ne de Tâif, benim için oturulacak bir yer değildir. Buralardan çıkıb gitmekten daha iyisi yoktur!”dedim.

İslâmiyet dinine karşı, büsbütün düşman kesildim. Bütün Kureyşiler Müslüman olacak olsalarda, ben, kendimi hiçbir zaman asla Müslüman olmam sanıyordum! O zaman, insanlardan, Resûlullâh kadar kendisine kin ve hınç beslediğim hiçbir kimse bulunmadığı gibi bir fırsatını bulub, O’nu öldürmemden daha makbul bir şey de, yoktu! Hendek Savaşı’ndan, kabilelerle birlikte döndüğümüz sıralarda idi ki Kureyşiler’den, kavmim- den bazı adamları topladım. Onlar, benim her husustaki görüşümü benim-serler, sözlerimi, dinlerlerdi. Onlara:

      “-Aranızda, benim mevkiim, yerim nasıldır?”diye sordum.

      “-Sen, bizim görüş sahibi, koruyucu, kendisi uğurlu ve işi bereketli bir adamımızsın!”dediler.

Onlara:

      “-Bilesiniz ki: Vallâhi, ben, Şu Muhammed’in işinin muhakkak her işten üstün gelen bir işe dönüşeceğini görüyor, ve bu yolda bir şeyler de, düşünmüş bulunuyorum!”dedim.

      “-Nedir o düşündüğün şeyler?”diye sordular.

      “-Düşündüm ki: Necaşi’nin yanına gidib onun yanında bulunalım. Eğer, biz, Necaşi’nin yanında bulunduğumuz sırada, Muhammed, kavmi-miz olan Kureyşilere ğalib gelirse, Muhammed’in eli altında bulunma-mızdan, Necaşi’nin eli altında bulunmamamız, bizim için daha iyi, daha uyğundur. Şayet, kavmimiz olan Kureyşiler, Muhammed’e ğalib gelecek olursa hemen yanlarına döneriz. Onlardan da, bize, ancak hâyır ve iyilik gelir!”dedim.

      “-İşte, yerinde olan görüş, budur!”dediler.

Onlara dedim ki:

      “-Öyle ise, Necaşi’ye hediye edilecek şeyi yanımıza toplayınız!”

Necaşi’ye yapılacak hediye’nin en makbulü ve sevimlisi yurdumuz-da çıkan meşin di. Pek çok meşin toplayıb yükledikten sonra yola çıktık. Nihayet Necaşi’nin yanına vardık. Vallâhi, biz, Necaşi’nin yanına vardı-ğımız sırada, Resûlullâh’ın elçisi Amr ibn-i Ümeyyetü’d-Damri’ de oraya çıka geldi.

Resûlullâh (s.a.v), onu, Ca’fer bin Ebi Tâlib ve arkadaşlarının işi ve Ümmü Habibe bint-i Ebû Süfyân’ı kendisine nikahlaması için yazdığı bir mektubla Neçaşi’ye göndermişti. Amr ibn-i Ümeyye, Neçaşi’nin yanına girdi. Sonra dışarı çıktı. Arkadaşlarıma:

      “-Bu, Amr ibn-i Ümeyye’dir. Eğer, Neçaşi’nin yanına girecek olur-sam, onu, kendisinden isterim. Bana teslim ederse, onu öldürürüm. Bunu yaptığımı, Muhammed’in elçisini öldürmeyi başardığımı Kureyşiler gör-ünce sevinirler!”dedim.

Necaşi’nin yanına girdim. Her zaman yaptığım gibi, onun önünde yere kapandım. Necaşi, bana:

      “-Merhaba! Hoş geldin dostum!”dedi, ve:

      “-Bana memleketinden bir şeyler hediye edecek misin?”diye sordu.

      “-Evet ey hükümdar! Sana, birçok meşin hediye edeceğim!”dedim, ve sonra da, Hediye edilecek meşinleri ona yaklaştırdım.

Meşinler Necaşi’nin çok hoşuna gitti. Necaşi, meşin derilerden bir kısmını ayırıb devlet adamları ve kumandanları arasında bölüştürdü. Geri kalanının da, belli yerlere konulmasını, yazılıb saklanmasını emretti. (zira bu meşin türü derilerin üzerine o devirde kağıt yerine yazı yazılırdı)

Necaşi’nin neşelendiğini görünce:

      “-Ey Hükümdar! Ben, Senin yanından bir adamın çıktığını gördüm ki, o, bize düşman bir adamın elçisidir. Onu, bana teslim et de öldüreyim. Çünkü, o, eşrafımızdan ve hayırlılarımızdan bazı kişileri öldürmüştür! Ben, ona rastlamıştım, boğazını sıkıb, dayak attım!”dedim.

Necaşi, Benden bu sözleri işitince kızdı. Sonra elini uzatıb burnuma öyle bir çaptı ki burnum kırıldı sandım! Burnumun deliklerinden fışkıran kan, elbiseme sıçradı. Üzerime zillet ve mahçubiyet çöktü. Eğer, o sırada, yer, benim için yarılsaydı, korkumdan yerin dibine girerdim! dedim sonra kendi kendimi toparladım.

      “-Ey hükümdar! Vallâhi, bundan, hoşlanmayacağını bilseydim, onu, senden istemezdim!”dedim.

Necaşi:

      “-Ey Amr! Demek, sen, Mûsâ ve İsâ Peygamberlere gelmiş olan Nâmûs’u-Ekber-in (Cebrâil’in) kendisine gelib durduğu bir Zât’ın elçisini öldürmek üzre sana vermemi istiyorsun ha?! Eğer, vallâhi, onu öldürmüş olsaydın, sizden sağ bir kimse bırakmazdım! Resûlullâh’ın elçisi öldürülür mü hiç?!”dedi.

Yüce Allâh, birden kalbimi, üzerinde bulunduğum hali, değiştirdi. Kalbimi İslâmiyet’e açtı.

      “-Arablar da Arab olmayanlar da, bu gerçeği tanımakta, sen ise, hâlâ muhâlefet edib durmakta, karşı koymaktasın!?”diye kendimi kınadım!

Necaşi’ye:

      “-Ey Hükümdar! O, gerçekten de böyle bir Peyğamber midir? Sen, O’nun böyle, Resûlullâh olduğuna şehâdet ediyor musun?”diye sordum.

Necaşi:

      “-Yazıklar olsun sana ey Amr! Evet! Ben, O’nun, Allâh tarafından gönderilmiş bir Peyğamber olduğuna şehâdet ediyorum! Sen, sözümü dinle de, hemen O’na tabi ol! Çünkü, Vallâhi, O, muhakkak hak üzeredir ve kedisine karşı koyan herkese ğalib gelecektir. Mûsâ Peyğamber’in, Firavun’a ve ordusuna ğalib geldiği gibi!”dedi.

      “-Öyle ise sen, benim, Muhammed’e, İslâmiyet üzerine bey’atımı alır mısın?”dedim.

Necaşi:

      “-Olur!”dedi.

Elini uzattı. O’na İslâmiyet üzerine bey’at ettim. Necaşi, benim için büyük bir tas veya leğen getirtti. Burnumun kanını yıkattı. Bana, yeni bir elbise giydirdi. Çünkü, burnuma dolan kanı silerek elbisemi kirletmiştim. Bundan sonra, Necaşi’nin yanından ayrılıb arkadaşlarımın yanına vardım. Arkadaşlarım, Necaşi’nin bana giydirdiği elbiseyi görünce çok sevindiler ve sordular:

      “-Dostun Necaşi’den istediğin şeyi de, kopara bildin mi?”

Onlara:

      “-Kendisiyle henüz ilk buluşmada, dileğimi dile getirmeyi uyğun bulmadım. Kendisine ikinci ziyaretimde, dileğimi söyleyeceğim!”dedim.

      “-Yerinde olan görüş senin görüşündür!”dediler.

Müslüman olduğumu sakladım, arkadaşlarıma açamadım.

Amr İbn-i Ümeyye’nin yanına gittim. Boynuna sarılıb onu kucakla-dım. O da, boynuma sarılıb beni kucakladı. Bir işim için ayrılıyormuşum gibi, arkadaşlarımın yanından ayrıldım. Doğruca, gemilerin bulunduğu yere, iskeleye vardım. Orada, ağaç kereste yüklenmiş bir gemi buldum, ona bindim. Şuaybe limanına varınca ağaç ve keresteleri orada boşalttılar. Ben de, Şuaybe’den ayrıldım. Yanımda, bir miktar harçlığım vardı. Bir deve satın alıb Medine’ye gitmek üzere yola çıktım.

Merrü’z-Zehran’ı geçtim. Hedde’de bulunduğum sırada idi ki, iki kişinin, benden biraz daha önce geçib bir konak yeri aradıklarını gördüm. Onlardan birisi, çadırın içinde bulunuyor, diğeri ise, ayakta durarak binit hayvanlarını tutuyordu. Dikkatlice baktım: Hâlid bin Velid imiş!:

      “-Ebû Süleyman! Sen misin?”dedim.

      “-Evet!”dedi.

Bu rastlantı, Mekke’nin fethinden önce idi. Hâlid bin Velid, Mekke- den geliyordu. Ona hemen sordum:

      “-Ey Ebû Süleyman! Nereye ve ne için gitmek istiyorsun?”

Hâlid bin Velid:

      “-Vallâhi, tutulacak doğru yol, iyice belli oldu. İş aydınlandı: Bu Zat, muhakkak Peygamberdir! Vallâhi, ben, hemen gidib Müslüman olaca-ğım! Daha ne zamana kadar ve ne diye bekleyib duracağım? Aklı başında olan kimselerden, Müslümanlığa girmeyen, kalmadı. Vallâhi, biz, böyle oturub yerimizde duracak olursak, sırtlanların, inlerinde yakalandıkları gibi, Muhammed de, bizi, boyunlarımızdan yakalayacaktır!”dedi.

      “-Vallâhi, ben de Muhammed’in yanına gitmek ve Müslüman olmak istiyorum!”dedim.

O sırada, Osman bin Talha, çadırdan dışarı çıktı. Bana:

      “-Merhaba! Hoş geldin!”dedi.

Hepimiz bir yerde konakladık. Sonra, hep birlikte yoldaşlık ederek Medine-i Münevvere’ye kadar geldik. Ebû İnebe Kuyusu’nda, bir adamın, bize rastladığı sırada:

      “-Yâ Rebâh! Yâ Rebâh!”diye bağırdığını hala unutmamışımdır.

Adamın bu sözünü hayra yorduk ve yolumuza devam ettik. Adam, bize tekrar bakıb:

      “-Mekke, artık, şu ikisinden sonra, yakasını, idaresini ele vermiştir!” dediğini işittim.

Sanırım ki, o, bu sözüyle, beni ve Hâlid bin Velid’i kasd etmişti. Adam, hemen arkasına dönüb koşarak, Mescide kadar gitti. Zannımca, bizim geldiğimizi Resûlullâh (s.a.v)’e müjdelemeye gitmişti. Zan ve tahmin ettiğim gibi de olmuştu.

Hârre mevkiinde develerimizi ıhdırdık. Üzerimize temiz elbiselerim-izi giydik. Sonra, ikindi ezanı okundu. Kalkıb Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına vardık. Yüzü parıl parıl parlıyordu! Müslümanlar, çevresini sarmışlardı. Bizim Müslüman olmamıza sevinmekte idiler.

Resûlullâh (s.a.v) bizleri görünce:

      “-Mekke, ciğer pârelerini kucağınıza attı!”buyurdu.

Önce, Hâlid bin Velid, varıb bey’at etti. Müslüman oldu. Sonra, Osman bin Talha, bey’at etti, Müslüman oldu. Sonra da, ben vardım. Vallâhi, kendimi birden Resûlullâh’ın önüne oturmuş buldum. Kendisin-den utancımdan dolayı, başımı kaldırıb yüzüne bakamadım!

      “-Yâ Resûlallâh! Sağ elini aç da, Sana bey’at edeyim!”dedim.

Resûlullâh, elini açınca, ben, ellerimi geri çektim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sana ne oldu ey Amr?”diye sordu.

      “-Bey’at için şart koşmak istiyorum!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Nedir şartın?”diye sordu.

      “-Şartım: geçmişte olan günahlarımın bağışlanıb yargılanmasıdır! Yâ Resûlallâh! Ben, geçmişte olan günahlarımın bağışlanmak, ve yarğı-lanması üzerine sana bey’at edeceğim!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Amr! Bey’at et! Şübhe yok ki, İslâmiyet, daha önce olanları siler, yok eder! Hicret’de, daha önce olanları siler, yok eder! Hac’da, daha önce işlenmiş günahları yıkar, yok eder!”buyurdu.

Ben, geçmişte işlediğim ve gelecekte işleyeceğim günahlarım bağış-lanıb yargılanmak üzere bey’at etmeyi içimden geçirmiştim. Halbuki, bey’at ettiğim zaman: Geçmişte işlediğim günahlarım bağışlanmak üzere dedim de: Gelecekte işleyeceğim günahlarım! Demeyi unuttum. Aklıma gelmedi. İnsanlardan hiç biri, bana, Resûlullâh (s.a.v)’den daha sevgili ve O’ndan daha yüce olmamıştır! Vallâhi, Müslüman oluşumuzdan beri mühim işlerde Resûlullâh (s.a.v), beni ve Hâlid bin Velid’i, ashâbı’nın hiçbirinden ayırmadı. Bey’at dan sonra, Mekke’ye döndüm!”

Amr bin Âs’ın Müslümanlığı Kabul de Gecikmesinin Sebebi ve Mekkelilere Cevabı:

Amr bin Âs’a:

      “-Sen, akıllı, aklı başında bir adamdın. İslâmiyet’i kabulde seni geciktiren ne idi?”diye sorulmuştu.

Amr bin Âs:

“-Biz, bizden önceki kuşaktan, yaşlı, başlı, bize hâkim bir toplulukla bir arada bulunuyorduk. Onlar, karşılıklı dağlar arasındaki bir dağ yolunu tutub gittiler. Bizler de, düz ovaya çıkıncaya kadar onlara uyduk! Onlar, Resûlullâh (s.a.v)’ı, inkar ettiler. Onlarla birlikte bizde, inkar ettik! O zaman, işimiz üzerinde hiç düşünmedik. Sadece, onları taklit ettik. Onlar, ölüb gidince, iş, bizlere kaldı. Resûlullâh (s.a.v)’ın işine bakıb gerçekliği belli olunca, İslâmiyet sevgisi kalbime düştü.

Herkes, Kureyşilerin işleri hakkındaki yardımlarına koşub dururken, onlar, benim ağırdan almaya, geri kalmaya başladığımın farkına vardılar. Kendilerinden bir genci bana gönderdiler.

Genç:

      “-Ey Ebû Abdullah! Kavmın, senin Muhammed’e meyil ettiğini sanıyor?”dedi. Ona :

      “-Ey kardeşimin oğlu! Eğer, bende ne olduğunu, öğrenmek istiyor-san, Hîra Dağı’nın dibinde seninle görüşelim!”dedim.

Orada buluştuk. Ona:

      “-Senin Rabb’ın, senden öncekilerin Rabb’ı ve senden sonrakilerin Rabb’ı olan Allâh aşkına doğru söyle! Biz mi daha doğru yoldayız, yoksa, Fars ve Rumlar mı daha doğru yoldadırlar?”dedim.

Genç:

      “-Elbette, biz, daha doğru yoldayız!”dedi.

Ona:

      “-Geçim hususunda biz mi daha genişiz, yoksa, onlar mı daha geniş-tirler?”diye sordum.

      “-Onlar, daha geniştirler!”dedi.

Ona:

“-Şu dünyada bir yararı olmayacaksa, doğru yolda onlara üstün olmamızın bize ne yararı vardır? Kaldı ki, onlar, dünyada bu ve diğer hususlarda bizden daha ileri ve üstündürler. Bunun içindir ki: İyinin, iyili-ğinin karşılığını, kötünün de, kötülüğünün karşılığını görmek üzere öldükten sonra dirilecekleri hakkında Muhammed’in söylemiş olduğu şeyin gerçekliği içime ve kalbime sinmiş bulunmaktadır.

İşte, ey kardeşimin oğlu! İçime kalbime sinen bu gerçekten sonra her halde boş şeyler üzerinde direnip durmakta hayır yoktur!” dedim. 1

Amr bin Âs’ın askeri ve siyasi kabiliyeti bilgi ve cesareti mükemmel idi. Bunu gören Resûlullâh (s.a.v), Amr bin Âs’ı, Hicri sekizinci yılda Cumade’l-Âhire ayında: Zatû’s-Selâsil Seferi için vazifelendirdi.

Zatû’s-Selâsil Seferi:

Zat’u’s-Selâsil Seferi’nın sebebi nedyi, Zat’u’s-Selâsil neresidir, ve Zat’u’s-Selâsil’i manası ne demektir?

Selâsil veya Sülsil, Cüzamların toprağındaki bir suyun ismi olduğu, suya Selsil veya Silsal ismi de, İçimi tatlı ve hoş olub boğazdan kolayca geçtiği için verilmiştir. Yine, Kum yığınlarının birbirleri üzerine zincir gibi sıralanmış bulunmalarının o yere, bu ismin verilmesine sebeb olduğu da rivâyet edilir. Veya, bu seferde müşrikler kaçmaktan korkub birbirle-rine zincirlerle bağlandıkları için Zâtü’s-Selâsil ismi verilmiştir. Lahm ve Cüzam Ğazvesi denildiği de rivâyet edilir.

Zatû’s-Selâsil, Beliy, Uzre, ve Beni Kayn’ların beldelerindendir. Beni Uzre’lerin topraklarından olub Vadi’l-Kura’nın gerisinde Medine’ye on günlük uzaklıktadır.

Resûlullâh (s.a.v), Kudaa, Beliy, Amile, Lahm, Cüzam, Beni Uzre ve Yemen kabilelerinin Medine’yi kuşatmak maksadıyla toplandıklarını haber aldı. Amr bin Âs’ı yanına çağırdı ona:

      “-Ey Amr! Silahını kuşan Yolculuk elbiseni üzerine giy ve hemen yanıma gel!”buyurdu.

Amr bin Âs, der ki:

“-Resûlullâh (s.a.v)’ın emrini yerine getirdim yanına vardım. O sıra-lar da kendisi gölgelik bir yere çıkmış, Abdest alıyordu. Sonra aşağı indi:

      “-Ey Amr! Allâh seni selamete ve zenginliğe erdirsin diye askeri bir birliğin başında bir yere göndermek istiyor, en iyi dileğimle senin için zenginlik diliyorum!”buyurdu.

      “-Yâ Resûlallâh!Ben zengin olmak için Müslüman olmadım. Ancak Müslüman olmayı cihadlara katılmayı ve yanında bulunmayı arzulayarak Müslüman oldum!”dedim

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Amr bin Âs! Zenginliğin yararlısı insanın yararlısına ne güzel yaraşır!”buyurdu.

Amr bin Âs’ın babası’nın annesi, Beliy kabilesindendi. Bunun için Resûlullâh (s.a.v), göndereceği birliğin başında Amr bin Âs’ı göndermek ve böylece onları ısındırıb yumuşatmak istedi. Giderken Beliy, Uzre ve Belkayn kabilelerine uğrayıb, aradaki akrabalıktan yardımlarını sağlama-ya çalışmasını, aynı zamanda kendilerini İslâmiyete davet etmesini de ona emr etti. Beliy oğulları, Amr bin Âs’ın babası Âs bin Vâil es-Sehmi’nin dayıları oluyordu.

Resûlullâh (s.a.v), Amr bin Âs için beyaz bir sancak bağladı. Ona bir siyah bayrak’da verdi. Onu, içlerinde, Amr bin Rebia, Suheyb bin Sinân, Ebû’l-Âver, Said bin Zeyd, Sa’d bin Ebi Vakkas’la Üseyd bin Hudayr, Abbâd bin Bişr, Seleme bin Seleme ve Sa’d bin Ubâde gibi Muhacir ve Ensâr’ın ileri gelenlerinden, ve seçkinlerinden, üçyüz kişiden oluşan bir birliğin başına komutan olarak geçirdi.

Yanlarında otuz at bulunuyordu. Mücahidler Amr bin Âs’ın kuman-dası altında yola çıktılar, gündüzleri gizleniyorlar, geceleri yürüyorlardı. Aradıkları kavme yaklaştıkları zaman onların kendileri için büyük bir yığınak yaptıklarını haber aldılar. Akşamleyin onların yakınlarına varıb yerleştiler. Cüzamlar’ın yurdundaki Selsil suyunun üzerinde bulunuyor-lardı. Düşmanların çokluğu Amr bin Âs’ın gözünü korkuttu. Ve Hemen Râfi’ bin Mekisü’l-Cüheni’yi âcil Resûlullâh’a gönderdi. Ve acele yardım istedi. Râfi’ bin Mekis, Medine’ye geldi. Düşmanların büyük bir yığınak yapmış olduklarını ve bunun için yardım istediklerini Resûlullâh (s.a.v)’e haber verdi.

Resûlullâh (s.a.v), ilk Muhacirlerden olan Ebû Ubeyde bin Cerrah’ı içlerinde, Hz.Ebû Bekr ve Hz.Ömer’in de bulunduğu Muhacir ve Ensâr’ın ileri gelenlerinden, ve seçkinlerinden iki yüz kişinin başına tain ederek yardımcı savaş birliği olarak yola çıkardı. Amr bin Âs ile buluşub hep birlikte hareket etmelerini ve aralarında anlaşmazlığa düşmemelerini emr ve tenbih etti. Ebû Ubeyde bin Cerrah, Amr bin Âs’ın karargâhına varınca Amr bin Âs ona:

      “-Sizin de kumandanınız benim! Çünkü, Resûlullâh (s.a.v)’e haber salıb bana yardım etmenizi, Kendisinden, ben istedim! Sen, bana ancak yardımcı olmak üzre geldin!”dedi.

Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a)’da dedi ki:

      “-Hayır! İş, öyle değildir. Ben, kumandanı bulunduğum şu birliğin kumandayımdır. Sen de kumandanı bulunduğun birliğin kumandanısın!”

Muhacirler de:

      “-Sen, ancak arkadaşlarının kumandanısın, Ebû Ubeyde’de Muhacir-lerin kumandanıdır!”diyerek, Ebû Ubeyde bin Cerrahı desteklediler.

Amr bin Âs:

      “-Siz, ancak bana yardım etmelerini istediğim bir yardım birliği-siniz!”dedi.

Ebû Ubeyde bin Cerrah, İmam olub halka namaz kıldırmak istediği zaman da, Amr bin Âs:

      “-Sen, benim yanıma ancak yardım için gelmiş bulunuyorsun, seni, Resûlullâh (s.a.v), bana sâdece yardım etmek üzre gönderdi. Baş kuman- dan ben’im! Sen, bana imamlık yapmaya yetkili değilsin!”dedi.

Muhacirler:

      “-Hayır! Sen, ancak kendi arkadaşlarının kumandanısın. O da, kendi arkadaşlarının kumandanıdır!”dediler.

Amr bin Âs:

      “-Hayır! Sizler, ancak, bize yardımcısınızdır!”diyerek direndi.

Ebû Ubeyde bin Cerrah, güzel ve yumuşak huylu dünya işlerinde uysallık gösteren, güçlük çıkarmayan bir zat idi.

Amr bin Âs’ın:

      “-Sen, ancak benim yardımcımsın!”diyerek direndiğini görünce:

“-Ey Amr! İyi bilesin ve mutmain olasın ki: Resûlullâh (s.a.v)’ın bana en son sözü:

      “-Arkadaşının yanına varınca, biribirinize itâat ediniz! Sakın anlaş-mazlığa düşmeyiniz! Emir ve tavsiyesi olmuştur. Eğer, sen, bana itaat etmezsen, ben sana itaat edecek, boyun eğeceğim!”dedi.

Amr bin Âs şöyle dedi:

      “-Öyle ise, ben senin kumandanınım! Sen de benim yardımcımsın!”

Ebu Ubeyde bin Cerrah:

      “-Senin yanında bulunacağım!”dedi.

Resûlullâh’ın emrine uyarak kumandanlığı Amr bin Âs’a bıraktı. Bunun üzerine, askerlere namazı da Amr bin Âs, kıldırdı. Amr bin Âs’ın arkasında namaz kılanlar, beşyüz kişi idiler.

Muğire bin Şû’be, Ebû Ubeyde’nın yanına gelerek şöyle dedi:

      “-Resûlullâh (s.a.v), bize, seni kumandan yaptı. Yanında, senin için hiçbir yetkisi bulunmayan filanın oğluna, halkın işi ne diye bırakılıyor?”

Amr bin Âs, her iki birliğin kumandanı olunca, Hz.Ömer’in de buna canı sıkıldı. O da, Ebû Ubeyde bin Cerrah’a:

      “-Demek, sen Nabiğa’nın oğluna itaatla onu, hem kendine, hem Ebû Bekr’e, hem de bizlere kumandan yaptın? Bu, ne biçim görüş?!”dedi.

Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a):

      “-Ey anamın oğlu! Resûlullâh (s.a.v), bana ve ona, birbirimize itaat-sizlik etmemeyi emr ve tavsiye buyurdu. Ben, eğer, Amr bin Âs’a itaat etmeyecek olursam, Resûlullâh (s.a.v)’e âsi olmaktan ve halk ile aramda hâdise çıkarmaktan korktum. Ben, Vallâhi, Medine’ye dönünceye kadar ona itaat edeceğim!”dedi.

Mucahidlerin vadıkları yer, soğuk olduğu ve mücahidler kışa tutul-dukları için, odun toplayarak ateş yakıb ısınmak istediler. Amr bin Âs, onlara engel oldu.

      “-Hiç kimse ateş yakmayacaktır! Her kim ateş yakarsa, onu, yaktığı ateşin içine atacağım!”dedi.

Amr bin Âs’ın bu sert davranışı, Mücahidlerin çok ağırına gitti. Hz.Ömer, Hz.Ebû Bekr’e dedi ki:

      “-Amr bin Âs, halkın ateş yakmalarına izin vermiyor. Onun, halka yaptığı şeyi görmüyor musun? Yararlanmalarına nasıl engel oluyor?!”

Hz.Ebû Bekr, gidib Amr bin Âs’la konuştu, Amr bin Âs:

      “-Sen, beni dinlemek ve bana itaat etmekle emr olundun değil mi?” diye sordu.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Evet!”dedi.

Amr bin Âs:

      “-Öyle ise, emr olunduğunu işle!”dedi.

Hz.Ömer, bunu işitince, çok kızdı ve hemen yanına varıb ona çatmak istedi. Ebû Bekr, buna engel oldu:

      “-Bırak, onu, kendi haline! Resûlullâh (s.a.v), onu ancak savaştaki üstün bilgisi yüzünden başımıza kumandan olarak tayin etti!”dedi. bunun üzerine Hz.Ömer (r.a), sustu.

Amr bin Âs, beş yüz kişilik ordusu ile gece ve gündüz ilerleyib Behiylerin yurdlarına akın ve baskın yaptı. Fakat, her nereye eriştiyseler, oradaki cemaatı dağılmış ve kaçmış buldular. Beliy Uzre ve Belkaynların yurdlarının sonuna kadar varıb dayandılar. Orada, düşmanın sadece bir topluluğuna rastladılar. Onlarla bir müddet çarpıştılar, Ok atıştılar. O sıra- lar da, Amir bin Rebia kolundan vuruldu.

Müslümanlar, hep birden hucuma kalkınca, düşmanlar dağılıb her bir tarafa hızla kaçışmaya başladılar. Mücahidler kaçanları takib etmek istedilerse de Amr bin Âs engel oldu. Amr bin Âs, orada günlerce oturdu. Düşmanlardan ne ferdi nede toplu bir ses çıktı. Ne de onlardan bir haber alabildi. Ancak süvarileri etrafa gönderiyor onlar da bulabildikleri davar ve develeri sürüb getiriyorlar, getirilen davar ve develer ise boğazlanıb askerler tarafından yeniyordu.

Kudaa, Amile, Lahm ve Cüzamlardan bir araya toplanmış olanlardan çarpışma sırasında pek çoklarının öldürüldüğü ve mallarının iğtinam edil-diği ayrıca, kadın erkek pek çok esirler alındığı ve bundan dolayı bu ğaz-veye Zatü’s-Selâsil Ğazvesi denildiği de rivâyet edilir.

Mücahidler Zatü’s-Selâsil’den Medine’ye yöneldiler. Yolda, havanın çok soğuk bir gecede Amr bin Âs, ihtilâm oldu. Arkadaşlarına:

      “-Sizler, bana ne dersiniz? Vallâhi, ben ihtilâm oldum, düşüm azdı. Eğer, bu soğukta ğusleder, yıkanırsam, helâk olurum!”dedi:

Sonra su getirtib sadece taharetlendi. Abdest aldı. Ğusl yerine de teyemmüm yaptı. Kalkıb arkadaşlarına sabah namazını kıldırdı. Avf bin Mâlikü’l-Eşcai’yi selametle dönüşlerini ve ğazaları sırasında olub biten-leri, Resûlullâh’a haber vermek üzere postacı olarak önden gönderdi.

Avf bin Mâlik der ki:

“-Halkın, bu seferden dönüşlerinde Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına ilk varan ben oldum. Seher vakti idi, Resûlullâh evinde namaz kılıyordu.

      “-Esselâmü Âleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!”diyerek selâm verdim. Selâm verince, Resûlullâh (s.a.v):

“-Sen Avf bin Mâlik misin? Diye sordu.

      “-Evet! Babam, anam Sana feda olsun! Ben Avf bin Mâlik’im! Yâ Resûlallâh!”dedim.

      “-Sâhibü’l-Cezûr!Deveyi kesib eti bölüştüren deveci mi?”diye sordu.

      “-Evet!”dedim.

Resûlullâh, selâmımı alıb bana fazla bir şey söylemedi. Sadece:

      “-Olan bitenleri bana haber ver!”buyurdu.

Ben de, giderken bütün olan bitenleri, Ebû Ubeyde bin Cerrah ile Amr bin Âs’ın arasında geçenleri ve Ebû Ubeyde bin Cerrah’ın ona itaat edişini uysal davranışını birer birer haber verdim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh, Ebû Ubeyde bin Cerrah’ı rahmetiyle esirgesin!”buyurdu.

Sonra, Amr bin Âs’ın cünüb olduğu halde yanında taharetlenmesine yetecek miktardan fazla su bulunmadığı için Teyemmümle bize namaz kıldırdığını, Müslümanları ateş yakmaktan ve düşmanları takibden men ettiğini haber verdim. Resûlullâh (s.a.v) sustu.

Medine’ye dönüb geldikleri zaman, Resûlullâh (s.a.v), ashâbı’na:

      “-Amr’ı nasıl buldunuz?”diye sordu.

Sahâbiler, onu hayırla andıktan sonra:

      “-Yâ Resûlallâh! Cünüb olduğu halde, bize namaz kıldırdı!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v), haber saldı, Amr bin Âs’ı yanına çağırttı gelince, kıldırmış olduğu namazı sordu.

Amr bin Âs:

“-Seni, hak ve gerçek dinle Peyğamber olarak gönderen O Allâh’a yemin ederim ki, ğusl etseydim ölürdüm! Ben, hiçbir zaman soğuğun öylesini görmemişimdir! Yüce Allâh:

      “-Kendinizi öldürmeyiniz! Şübhe yok ki yüce Allâh, sizi çok esirgeyicidir!” buyuruyor!”dedi. 2

Resûlullâh, güldü Amr bin Âs’ın yaptığını yerinde bulduğundan, kıldırmış olduğu namazı ne iâde ettirdi, ne de kendisinden daha fazla bir izahat istedi. Amr bin Âs, Müslümanlara ateş yaktırmadığı ve düşmanları takib ettirmediği hakkında yapılan şikâyet üzerine de:

      “-Ey Allâh’ın Resûlü! Müslümanlar azınlık idiler. Düşmanın, onları az görmelerinden korktum. Düşmanları takib etmekten de onları nehy ettim. Çünkü, onlar için pusu kurulmuş olmasından, kendilerinin pusuya düşürülmesinden korktum!”dedi.

Amr bin Âs’ın bu davranışı da Allâh’ın Resülünün hoşuna gitti. Amr bin Âs’dan şikâyet edenlere:

      “-Görmüyor musunuz arkadaşınız, hem kendisini, hem sizi nasıl düşünüyor?”buyurdular.

Amr bin Âs da namaz kıldırma hadisesini şöyle anlatır:

“-Zatü’s-Selâsil Ğazvesi’nde soğuğu pek şiddetli olan çok soğuk bir gecede ihtilâm olmuştum. Ğusl edersem, ölürüm diye korkub teyemmüm ettim. Sonra arkadaşlarıma sabah namazını kıldırdım. Resûlullâh (s.a.v)’-ın yanına varıb bunu kendisine arz ettiğim zaman:

      “-Ey Amr! Sen, arkadaşlarına cünüb iken namaz mı kıldır dın?”diye sordu.

“-Evet! Yâ Resûlallâh! Ben, soğuğu pekçok şiddetli olan bir gecede ihtilâm oldum. Eğer, ğusl edersem, ölürüm diye korktum. Yüce Allâh’ın

      “-Kendinizi öldürmeyiniz! Şübhe yok ki, Yüce Allâh, sizleri çok esirgeyicidir!” buyurduğunu hatırladım teyemmüm ettim. Sonra, namaz kıldırdım!”dedim. 3

Resûlullâh (s.a.v), güldü. Hiçbir şey söylemedi!”

Yine Amr bin Âs der ki:

      “-Resûlullâh (s.a.v), beni, askeri bir birliğin başında Zatü’s-Selâsil’e göndermişti. Askeri birliğin içinde Ebû Bekr ve Ömer’de bulunuyorlardı. Resûlullâh’ın yanında benim yerim daha üstün olmasa, her halde beni, Ebû Bekr ve Ömer’in başına kumandan olarak dikib göndermezdi!”

Diye içime doğdu. Hemen Resûlullâh’ın yanına varıb:

      “-Yâ Resûlallâh! Halkın, sana en sevgili olanı kimdir?”diye sordum.

      “-Âişe’dir!”buyurdular.

      “-Erkeklerden kim dir?”diye sordum.

      “-Âişe’nin babasıdır!”buyurdu.

      “-Ondan sonra kimdir?”diye sordum

      “-Ondan sonra, Ömer’dir!”buyurdu.

Bir takım erkeklerin isimlerini daha saydı. Ben kendi kendime:

      “-Artık, bu sorumu tekrarlamıyayım! Dedim. Beni, en sonraya bırak-masından korkarak sustum!” 4

Mekke’nin fethinden önceleri Hz.Muhammed (s.a.v) etrafında bulu-nan devletlerin liderlerine, İslâmiyeti tebliğ davet mektubları göndermişti. Mekke fethinden sonra, bu defa birçok emirlere mektub yazarak onların İslâmiyet’e girmeleri için tebliğ ve davet mektubu ile birlikte birer elçi de göndermeye devam etti.

Amr bin Âs’ın Uman Hükümdarlarına Gönderilmesi:

Amr bin Âs’ın Uman’a gönderilmesi ise, hicretin sekizinci yılında Zilkâde ayındandır. Resûlullâh, Huneyn Ğazvesi’nden, Zilkâde’den üç gece veya altı gece kala Medine’ye döndüğüne göre; Amr bin Âs’da, bu tarihi takib eden günlerden birisinde yola çıkarılmış demektir.

Uman: Yemen’in Hind denizi sahilinde, Basra körfezi’nin darlaştığı yerde’ki Arab şehirleri’nin büyüklerinden biridir. Amr bin Âs’ın, Uman Kralı Ceyfer ile kardeşi Abd’e gönderilmesinin sebebi, onları islâmiyete davet etmekti. Resûlullâh, Kûr’ân-ı Kerimi en iyi okuyan Hafızlardan Ebû Zeydü’l-Ensâriyi, Amr bin Âs’la birlikte gönderdi. Ceyfer ile kardeşi Abd için Übeyy bin Kâ’b’a yazdırdığı bir mektubu da ellerine telim etti.

Resûlullâh’ın Mektubu:

“-Bismillâhirrahmanirrahim:

      “-Allâh’ın Resûlü Muhammed bin Abdullah’dan Cülenda’nın oğul-ları Ceyfer ve Abd’e! Hidayete tabi’ olanlara, doğru yolu tutanlara selâm olsun! Bundan sonra, derim ki: Ben, sizin her ikinizi de, İslâm davetiyle Müslümanlığa dâvet ediyorum. Müslüman olunuz, selâmete eriniz! Ben, sağ olanları, Âhiret âzabıyla korkutayım, kâfirler hakkında da Allâh’ın emirlerini uyğulayayım diye, Allâh’ın, beni bütün insanlara gönderdiği Peyğamberiyim dir. Eğer, siz, İslâmiyeti kabul edib, ikrar ederseniz, sizi, yine hükümdar yaparım. Eğer, İslâmiyeti kabul etmekten kaçınırsanız, muhakkak, hükümdarlığınız elinizden gidecek, süvariler, meydanlarınızı çiğneyecek, Benim, Peyğamberliğim, sizin, mülk’ü saltanatınıza ğalebe çalacaktır!”

Uman halkı, Kelime-i şehâdet getirmeyi kabul ederek Allâh’a ve Resûlüne boyun eğecek olurlarsa, Amr bin Âs, orada idare işleriyle uğraş-acaktı. Yâni, Müslüman zenginlerden sadaka ve zekâtlarını toplayacak, onların yoksullarına dağıtacak, Mecûsiler den Cizye alacak Müslümanlar arasındaki davaları’da hal edecekti. Ebû Zeydü’l-Ensâri ise, namaz kıldı-racak, o yöre halkına, İslâmiyeti anlatacak, Kûr’ân-ı Kerim’i ve Sünnet-leri öğretecekti.

Amr bin Âs’ın Abd bin Cülenda ile Buluşub Konuşması:

Amr bin Âs ile Ebû Zeyd, Uman’a gittiler. Ceyfer ile kardeşi Abd’i deniz sahilinde ki Suhar’da buldular. Suhar, Uman’ın her yıl Receb ayı-nın başında açılıb beş gece süren panayırı idi.

Amr bin Âs der ki:

“-Uman’a vardığım zaman, önce, Abd bin Cülenda ile buluşmak istedim. Çünkü, o, iki adamdan en uslusu idi. Ona dedim ki:

      “-Ben, Resûlullâh (s.a.v)’ın sana ve kardeşine gönderdiği elçisiyim!”

Abd bin Cülenda:

      “-Kardeşim, yaşça ve saltanatça benden önce gelir. Ben, seni, onunla görüştüreyim de mektubunu o, okusun!”dedi, sonra da.

      “-Sen, nelere dâvet ediyorsun?”diye sordu.

      “-Ben, seni, eşi ortağı bulunmayan Allâh’a iman ve ibadet etmeye, Ondan başkasına tapmayı bırakmaya, Muhammed’in de O’nun kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet getirmeye davet ediyorum!”dedim.

Abd bin Cülenda:

      “-Ey Amr! Sen, kavmının ulusu olan bir kişinin oğlusundur. Senin baban, bu hususta nasıl davrandı, ne yaptı? Şübhe yok ki o, bize bu yolda bir misal, bir örnek olabilir?”dedi.

      “-O, Muhammed (s.a.v)’e iman etmeden ölüb gitti. Ben, onun da Müslüman olmasını ve Muhammed (s.a.v)’ı tasdik etmesini çok arzu ederdim. Ben de, önceleri, onun görüşünde idim. Nihayet, Allâh, beni, İslâmiyete hidayet etti!”dedim.

Abd bin Cülende:

      “-Ne zaman, O’na tabi oldun?”diye sordu.

      “-Yakında!”dedim.

      “-Nerede Müslüman oldun?”diye sordu.

      “-Necaşi’nin yanında!”dedim.

Necaşi’nin de Müslüman olduğun haber verdim. Abd şöyle sordu:

      “-Necaşi’nin kavmı, onun hükümdarlığı hakkında ne yaptı?”

      “-Hükümdarlığında bıraktılar ve ona tabi oldular!”dedim

      “-Uskuflar (dini başkanları) ve ruhbanlar da ona tabi oldular mı?” diye sordu.

      “-Evet!”dedim.

Abd bin Cülende:

      “-Ey Amr! Söylediğin şeye dikkat et! Adam için yalan söylemekten daha ayıb, daha kötü bir huy yoktur!”dedi

      “-Ben, ne yalan söylerim, ne dinimizde yalanı helâl sayarız!”dedim.

Abd bin Cülende:

      “-Herakliüs, Necaşi’nin Müslüman olduğunu öğrenebilmiş miydi?” diye sordu.

      “-Evet!”dedim.

Abd bin Cülende:

      “-Bu, nasıl ve hangi şeyle öğrene bilmiş?”diye sordu.

“-Necaşi, Herakliüs’e harac gönderirmiş. Fakat Müslüman olduğu, Muhammed (s.a.v)’ın Peyğamberliğini tasdik ettiği zaman:

      “-Hayır! Vallâhi benden bir tek dirhem bile istemiş olsa, ona onu, vermem!”demiş.

Herakliüs, onun bu sözünü haber alınca, kardeşi Yennak:

      “-Senin dinine aykırı, sonradan ortaya çıkan bir dini, din edinen kulunun yaptıklarını, yanına bırakacakmısın?!”demiş.

Herakliüs de:

      “-Adam, kendisi için bir din seçmişse, ben, ona ne yapabilirim? Vallâhi, ben de, saltanatımı esirgeyib cimrilik etmeseydim, muhakkak, onun yaptığı gibi yapardım!”demiş.

“-Abd bin Cülende:

      “-Ey Amr! Neler söylediğine dikkat et!”dedi.

      “-Vallâhi, sana doğru söylüyorum!”dedim.

Abd bin Cülende:

      “-Peyğamberiniz, neleri emr ediyor, nelerden sakındırıyor? Onları da bana haber ver?”dedi.

      “-Yüce Allâh’ın buyruklarına boyun eğmeyi emr ediyor, O’na âsi olmaktan, karşı gelmekten sakındırıyor. İyiliği, akraba haklarını gözet-meyi emr ediyor. Zulümden, haksızlıktan, zinadan, şarabdan, taşlara, putlara, Sâlibe tapmaktan sakındırıyor!”dedim.

Abd bin Cülende:

      “-Onun dâvet etmiş olduğu bu şeyler, ne kadar güzeldir! Kardeşim, beni dinlese, bana uysa da, gidib Muhammed’e iman ve O’nun getirdik-lerini tasdik etsek ne iyi olurdu! Fakat kardeşim, saltanata düşkün ve onu elden bırakmakta cimridir!”dedi.

      “-Eğer, o, Müslüman olursa, Resûlullâh (s.a.v), yine onu, kavmine hükümdar yapar. Zenginlerinden sadakalarını alır, onların fakirlerine, yoksul olanlarına verir!”dedim.

Abd bin Cülende:

      “-Hiç Şübhesiz, bu da güzel ahlaktır!”dedi

      “-Sadaka dediğin nedir?”diye sordu.

Bende:

“-Mallar hakkında farz kılınan, zekât ve sadakanın miktarlarını ona haber vere vere develerin zekâtına geldiğim zaman:

      “-Ey Amr! Ağaçlardan, otlardan yayılan ve sulanmak için su başlar-ına sürülen yaylım hayvanlarımızdan da mı zakât ve sadaka alacaksın?” diye sordu.

      “-Evet!”dedim.

Abd bin Cülende:

      “-Vallâhi, yurdları uzak, sayıları da pek çok olan kavmimin bunu benimseyeceklerini sanmıyorum!”dedi.

Kapısında günlerce bekledim, kendisine verdiğim haberlerin hepsini kardeşine ulaştırdı. Sonra bir gün beni çağırdı. Yanına girdim. Adamları, hemen kollarımı tuttular.

Ceyfer:

      “-Bırakınız onu!”deyince, bıraktılar. Oturmak için ileri vardım. Beni oturtmadılar. Ceyfer’e baktım, bana:

      “-Dilediğini, dile getir!”dedi. Mühürlü mektubu, kendisine sundum. Açıb sonuna kadar okuduktan sonra, kardeşine verdi. O da, Ceyfer gibi okudu. Ancak, Abd’i, kardeşinden daha uslu ve daha mülayim gördüm.

Ceyfer:

      “-Bana haber ver: Kureyşiler, bu hususta ne yaptılar? Nasıl davran-dılar?”diye sordu.

      “-O’na, İslâmiyeti benimseyerekde, kılıç korkusu ile de tâbi oldu-lar!”dedim.

Ceyfer:

      “-Onun yanında bulunanlar, kimlerdir?”diye sordu.

      “-Allâh’ın hidayetile akılları başlarına gelib delâlet içinde bulunduk-larını anlamış, İslâmiyete can atmış ve Resûlullâh’ı başka her şeye tercih etmiş, üstün tutmuş olanlardır. Şu çıkış yeri bulunmayan vâdilerde senden başkası kaldığını bilmiyorum. Sen bu gün Müslüman olmaz, Resûlullâh’a uymazsan, süvarilere çiğnenirsin. Cemâatında perişan ve darma dağın olur. Müslüman ol, selâmete er! Yine kavminin üzerine hükümdar olursun! Üzerine ne süvariler, nede piyâdeler gelir!”dedim.

Ceyfer:

      “-Sen, bu gün, beni kendi halime bırak ta, yarın, yanıma dön!”dedi.

Ceyfer’in kardeşinin yanına döndüm. Bana:

      “-Ey Amr! Eğer, saltanatı esirgemez, cimriliği tutmazsa, kendisinin Müslüman olacağını umarım!”dedi.

Ertesi günü olunca tekrar Ceyfer’e gittim. Ceyfer içeri girmeme izin vermeye yanaşmadı. Ceyfer’in kardeşi Abd’in yanına döndüm. Ceyfer ile buluşamadığımı haber verdim. Bunun üzerine, beni yerine götürüb onunla buluşturdu.

Ceyfer:

      “-Ben, davet ettiğin şey üzerinde düşündüm. Eğer, ben, elimdeki saltanatımı, başka bir adama bırakırsam, Arabların en zaifi ve düşkünü durumuna düşerim! O’nun süvarileri, buralara kadar gelib ulaşamazlar. Eğer gelir, ulaşırsa, ortada kimi bulub da savaşacaklar?”dedi

      “-Öyle ise, ben, yarın çıkıb gideceğim!”dedim.

Benim gideceğime kanaat getirince, kardeşi, onunla gizlice konuştu.

      “-Biz, bu hususta O’na üstün gelemeyiz. Kendilerine haber saldığı her hükümdar, dâvetine icabet etti!”dedi

Ceyfer ile Kardeşi Abd’in Müslüman Oluşları:

Ceyfer, ertesi günü, sabahleyin bana haber saldı. Huzuruna vardım. Huzuruna varınca:

“-Ey Cülend-i! Sen, her ne kadar bizden uzakta bulunuyorsan da. Allâh’dan uzakta değilsin! Seni, tek başına yaratmış olan Allâh, ibadeti, yalnız Kendisine tahsis etmene ve O’nun, seni yaratırken işe karıştırma-dığını, senin de ibadette O’na ortak tutmamana lâyıktır! İyi bil ki: Sen, ölü bir halde iken, O, seni diri kıldı. Seni, yine eski haline çevirecek, öldürecek, sonra da, diriltecektir. Bak! Şu Ümmi Peyğamber, dünya ve Âhiret mutluluğunu sağlayacak bir din getirmiştir. Ahiret ecir ve mükâfa-tını isteyen, ondan yararlanır. Nefsine uyan ise, onu, bırakır.

Sonra, bak iyi düşün ki: O, insanların getirdiği şeylere hiç benziyor mu? Eğer, benzemiş olsaydı, belli olur, açıkça görüldü. Sen, bu haber üzerine muhayyersin: bu, kullarınkine benzemiyorsa, Allâh tarafından olduğunu ve söylenen şeyi kabul et! Eğer, işe önem vermez, aldırış etmezsen, va’d edilen şey, başına gelir!”dedim.

Ceyfer:

      “-Vallâhi, sen, beni, O Ümmi Peyğamber’e kılavuzladın ki, O’nun hayır ve iyilik adıyla emredeceği şeyleri tutacak, yerine getirecek olanların ilki ben olacağım! O’nun, kötülük adıyla yasaklayacağı şeyleri bırakacak olanların ilki de ben olacağım! Yenince, sevinme ve kibirlenme, yenilince de üzülme ve daralma olmayacak! Verilen söz üzerinde durula-cak, verilen söz yerine getirilecek. Vâkıf olunan sırda, sır sahibi ile bir olunmaktan geri durulmayacak. Ben, şehâdet ederim ki: O, Peyğamberdir!”dedi

Ceyfer de, kardeşi Abd bin Cülende de böylece İslâmiyeti kabul ve Muhammed (s.a.v)’ın Peyğamberliğini tasdik ettiler. Orada bulunanlar bütün Arabları’da Müslümanlığa dâvet ettiler. Onlar da dâvete seve seve icâbet edib Müslüman oldular. Zekât ve sadakaları toplamak, aralarında hüküm vermek vazifeleri ile beni başbaşa bıraktılar. Bana aykırı davra-nanlara karşı da yardımcım oldular. Zenginlerinden zekât ve sadakalarını alıp yoksullarına dağıttım. Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatı haberi bize ulaşın-caya kadar Uman’lıların yanında oturmaktan ayrılmadım.

Ceyfer’in de söylediği bir şiirde: Amr’ın, kendisine gelib hakkı bildirdiğini, öğütlediğini, kendisinin de Allâh için Müslüman olduğunu, bunu, vadilerde bağıra bağıra açıklayacağını ifâde ettiği görülür.

Bir müddet sonra, Ebû Zeydü’l-Ensâri, Medine’ye döndü Resûlullâh vefat etmeden Umanlılara, İslâm şeriatını öğretmek ve mallarının sadaka ve zekâtlarını toplamak üzere Ala’ bin Hadrami’yi gönderdi. 5

Amr bin As, Umman’a gidişinden sonra Resûlullâh (s.a.v)’ı bir daha göremedi. Hemen Medine’ye geri geldi. Hz.Ebû Bekr’e biat merasiminde bunub ona biat etti. Mescide de onun halifeliğini teyid eden bir konuşma yaptı. Hz.Ebu Bekr, Amr bin Âs’ı tekrar Umman taraflarına göndererek irtidat eden kabileleri itaat altına almasını emretti. O da verilen bu görevi layığı ile yerine getirdi.

Hicri 12. Miladi 633 yılında Amr bin Âs, Hz.Ebu Bekr’e haber gön-dererek Umman’da kalmak istemediğini bildirdi. Hz.Ebû Bekr bu istek üzerine onu Medine’ye çağırtarak bir ordu ile birlikte Filistin bölgesinin Güney doğusuna gönderdi. Amr bin Âs, Şeriâ Nehri’nin batı sahillerini zabtetmeye muvaffak oldu. Sonra Halife’nin emri ile Hicri 13. Miladi 634 yılında Ecnadin’e doğru hareket ederek Ecnadin Muharebesine kumandan olarak katıldı.

Ecnadin Savaşı esnasında halife Hz.Ebû Bekr vefat etmiş ve yerine Hz.Ömer halife olmuş idi. Ecnadin Muharebesinden sonra, Amr bin Âs, diğer İslâm orduları ile birlikte Şam üzerine yürüdü. Burası da Hâlid bin Velid’in gayretleri ile feth edildi. Arkasından Fihl Savaşı’nda bulundu.

Bu sıralarda da, Bizans Rum İmparatorluğu’nun orduları peş peşe mağlub olunca, Bizans Rum hükümdarı Kayser Herakleus, yeniden büyük bir ordu teşkil ederek yeniden Müslümanlarla savaştı. Yapılan savaşlarda Bizanslılar tekrar mağlub edildiler. Bu savaşlar sırasında Amr bin Âs, ordunun bir cenâhının kumandanlığını yapıyordu.

Bu savaştan sonra Amr bin As, halife Hz.Ömer’in emri ile Filistin üzerine yürüdü. Çok kısa bir zaman içersinde Gazze, Nablus, Amavas, Cirin, Sebastin ve Ledda şehirleri feth edildi. Sonra Kudüs üzerine yürü-meye başladı. Şehir kuşatıldı. Buraya sığınmış olan Yermük Savaşı’ndan artta kalan Bizanslı Rumlar şehri halifeye teslim edeceklerini bildirerek halife Hz.Ömer’in Kudüs’e kadar gitmesine vesile oldular.

Hicri 18. Miladi 639 yılında Amavas’ta çıkan veba hastalığı her bir tarafa süratle yayıldı. Pek çok İslâm askeri vefat etti. Amr bin Âs almış olduğu tedbirlerle bu tehlikeyi en az zaiyatla atlatmasını becerdi. Ancak ordu başkumandanı Ebû Ubeyde bin Cerrah hakkın rahmetine kavuşmuş ve kendisi de ordu kumandan vekili olarak kalmıştı.

Amr bin Âs, hareketi çok seven aceleci bir ruha sahib idi. Sabır ve teenniden hiç hoşlanmazdı. Bu durumu, Şam’ın fethinde kendisini daha çok gösterdi. Zira fetih esnasında ileri atılarak muharebe meydanlarında korkmadan düşmana saldırıyordu.

Amr bin Âs, bu defa Mısır’ı düşünmeye başladı. Çünkü, Mısır hem daha zengin ve hem de daha münbit araziye sahib idi. Mısır’ın durumunu tâ cahiliyye devrinden beri biliyordu. Bu arada ticaret için Mısır’a gidib gelen âilesinden ve birçok kimselerden, Mısır hakkından oldukça fazla malumat almıştı. Amr bin Âs Mısır’ın fethininin sıtratejik açıdan önemli ve, zaruri olduğunu, Filistin ve Suriye bölgesinde mağlub olan Bizans kumandan ve askerlerinden bir kısmının Mısır’a kaçtıklarını ve her an Mısır tarafından bir tehlike gelebileceğini söyleyerek halifeyi bu ülkenin fethine ikna etmeye çalıştı.

Halife Hz.Ömer (r.a), ordunun Şam harekatından dolayı yorgun olması ve Mısır Mukavkas’ının çok kuvvetli bulunması sebebiyle Mısır’a taarruzu düşünmüyordu. Fakat, Amr bin Âs çok ısrar etti. Birçok deliller ileri sürerek halifeyi ikna etmeye muvaffak olarak ondan izin aldı. Ve hiç vakit kaybetmeden, Mısır topraklarına Miladi 640 yılınının ocak ayında, dörtbin kişilik bir süvari birliğiyle sınır kasabası Ferema’yı aldı.

Ferema’yı aldıktan sonra, Halife Hz.Ömer, Zübeyr bin Avvam’ın kumandasında beşbin kişilik yardımcı kuvvetler göndermeye başladı. Bu kuvvetler gelene kadar Amr, bin Âs, Babilon şehrini ele geçirdi. Tam bu sıralarda halifeden acil bir mektub alarak, Mısır topraklarına girmemiş ise olduğu yerde hemen durmasını, girmiş ise devam etmesini bildiriliyordu. Mektub’da yazılanları tahmin eden Amr bin Âs, hemen Mısır topraklarına girdi. Ve ondan sonra mektubu açıb okudu.

Zübeyr bin Avvâm’ın kumandasında beşbin kişilik yardımcı kuvvet-ler gelince Bizanslıları Ayni’ş-Şems ve Heliopolis şehirlerinde mağlub etti. güçlü Bizans ordusunu imha etti. Buradan meşhur Babilyon Kalesi üzerine yürüdü yedi aylık bir kuşatmadan sonra bu müstahkem kaleyi fethetti. Daha sonra İskenderiye’yi teslim alarak Mısıra indi Artık ok yaydan fırlamış idi. Önce Ariş, sonra Fermaki ve daha sonra da bugünkü adı Kahire olan Fustat şehrini ele geçirdi. Netice olarak Hicri 22. Miladi 642 yılına kadar birçok savaşlardan sonra Mısır’ı tamamen eline geçirdi. Bu başarılarından dolayı haklı olarak Mısır Fatihi ünvanını aldı. Bu yeni Mısır eyaletine’de genel vali olarak tain edildi.

Amr bin Âs, savaş dahisi olduğundan, savaşlarda askeri faaliyetler yanında idari ve iktisadi bir çok düzenlemeler yaptı. Memleket idaresinde, mahkemelerin tesisinde, vergilerin toplanmasında ve bayındırlık işlerinde pek büyük işler başardı. Bu arada ilk defa Fustat şehrini yeniden kurdu. Burada Anadolu Camilerinin minarelerine benzeyen minareli bir camii yaptırdı. Bu cami Amr bin Âs camisi olarak tanınır.

Kahire ile Kızıldeniz arasında eski firavunlar döneminde yapımına başlanılan fakat akamete uğrayan ondokuz kilometre uzunluğundaki bir su kanalını yeniden açtırdı. Ve, Nil Nehri kıyısındaki Babilyon ile Kızıldeniz sahilindeki Külzüm (Süveyş) limanını birbirine bağladı.

“Halicü’l-Emiri’l-Mü’minin”adı verilen bu su yoluyla kıtlık yılla-rında Hicaz bölgelerine Hz.Ömer’in emriyle yirmi gemi dolusu erzak ve yiyecek sevk etti. kendisi Mısır valiliği görevini yaparken idari yönden, Halife Hz.Ömer ile aralarında zaman zaman bazen ters düşmelerde olsa ona karşı çok sayğılı idi.

Kays bin Haccac anlatıyor:

“-Mısır fetih edildiği zaman Amr bin Âs, buraya vali tain olmuştu. Haziran ayında Mısır halkı Amr’a gelerek:

      “-Ey Kumandan! Bizim, Nil Nehri için yapa geldiğimiz bir adetimiz vardır. Onu yapmazsak, nehir taşmaz!”dediler.

Amr bin Âs:

      “-Nedir o adet?”diye sordu.

      “-Haziran ayının 12. günü, ebeveyni yanında kalan bakire bir kıza gelir, annesini babasını razı ettikten sonra kızı alır, en güzel şekilde süsler, sonra da Nil Nehri’ne atarız!”dediler.

Amr bin Âs ise:

      “-İslâm’da böyle bir şey olamaz. İslâm kendisinden önceki âdetleri ortadan kaldırmıştır!”diye cevap verdi.

Mısırlılar âdetlerini yapamadılar. Haziran ayını beklediler. Nil Nehrı taşmadı. Bunun üzerine halk göç etmek isteyince, Amr bin Âs’da, halife Hz.Ömer’e bir mektub göndererek bu durumu anlattı. Ömer (r.a), Amr’a gönderdiği mektubunda şöyle diyordu.

      “-Böyle yapmakla iyi etmişsin. Sana mektubumun ilişiğinde bir yazı gönderiyorum. Onu Nil Nehri’ne at!”

Amr, mektubun ilişiğindeki yazıyı Nil Nehri’ne attı. Cumartesi günü sabahı, Allâh, Nil Nehri’ni bir gecede 16 arşın yükseltti. Böylece, O güne kadar süre gelen Mısır halkının bu adetini ortadan kaldırdı!” 6

Hz.Ömer’in yaralanması sırasında Amr bin Âs, Medine’de bulunu-yordu. Hz.Ömer yaralı halde iken, kendisinden sonraki halifeyi seçecek olan Şûra’ya, Amr bin Âs’ın seçilmesini uyğun görmedi. Hz.Ömer şehid olunca Şûra onun yerine yeni halife olarak, Hz.Osman’ı seçti. Hz.Osman hilafete geçtikten sonra Amr bin Âs bir müddet daha Mısır valiliği göre-vine devam etti. Ve bir ara Bizanslı Rumlar tarafından tekrar işğal edilen İskenderiye şehrini yeniden geri aldı.

Halife Hz.Osman (r.a), Hicretin 26. Miladi 646 veya 648 yıllarında mali işleri yürütmek üzere Mısır’a tayin edilen Hz.Osman’ın süt kardeşi olan Abdullah bin Sa’d bin Ebi Serh ile anlaşamadıkları için Amr bin As’ı Mısır’da ki valilik görevinden âzletti. Amr bin Âs, bundan çok müteessir oldu. Bu hoşnudsuzluğunu her vesile ile dile getirdi.

Buna çok gücenen Amr bin Âs, halife Hz.Osman (r.a)’a kırgın bir vaziyette Medine’ye geri geldi. Hz.Osman onun gönlünü aldı. Hükümet işlerinde ve herhangi bir müşkül meselede, onun fikrini almaya başladı. Amr bin Âs, Medine’de çok kalamadı. Filistin taraflarına giderek orada ikamet etmeye başladı. Arada sırada Medine’ye gelmeyi de ihmal etmedi. Nitekim, halife Hz.Osman (r.a)’ın âsiler tarafından muhasarası esnasında kendisi de Medine’de idi.

Hz.Osman’ın şehid edilmesiyle sonuçlanan isyan hareketlerini Amr bin Âs’ın desteklediğine dair söylenen rivâyetler doğru değildir. Ancak Hz.Osman’ın oniki yıllık hilafetinin ikinci altı yıllık döneminde devlet işlerine özellikle yakın akrabalarını tayin etmesini hiç hoş karşılamıyor, ileride bunun kendisi için, İslâm devleti için, büyük sorunlar çıkaracağını halifeye ters düşmesi pahasına da olsa, ısrarla söylüyordu. Ama bu olaylar nedeni ile Hz.Osman’ı seviyordu. Hatta bu iddiaların aksine Tâberi onun fitne olaylarına karışmamak için, Medine’yi üzüntü içersinde terkettiğini, Hz.Osman’ın vefat haberini aldığında hıçkıra hıçkıra ağladığını kaydeder. Amr bin Âs, Hz.Osman’ın şehadetinden sonra, Medine’de kaldı.

Hz.Ali (r.a)’in halifeliğine başlanğıcından itabaren karşı çıktıysa da, hadiselere karışmayıb ortalığın yatışmasını bekledi. Ancak Cemel Vak’ası meydana geldiği sıralarda tekrar siyaset meydanına çıktı. Cemel Vak’ası-’ndan sonra, Hz.Osman’ın intikamını almak üzere Şam valisi Muâviye bin Ebi Süfyan’ın saflarına katıldı. Bundan sonra onun bu yolda en büyük destekçisi oldu.

Hz.Ali ile Muâviye birbirleriyle iyice çatıştığı zaman, Amr bin Âs, önce Muâviye’ye halife olarak biat etmekten çekindi. Fakat sonra Utbe bin Ebû Süfyân’ın aracılığıyla, tekrar Mısır valisi olması vaadi ve şartıyla Muâviye ile anlaştı. Muâviye onu Mısır’a vali olarak tayin etti.

Hz.Ali ile Muâviye arasındaki ihtilaf diplomatik yollarla çözüleme-yince, Suriye ordusunu, Hz.Ali’ye karşı savaşa hazırlamak için büyük ğayret serfetti. Sıffın Savaşı’nda Şam süvari birliklerinin kumandanıydı. Savaş boyunca safların tanzimi, ve mevzilerin hazırlanmasıyla kendisi bizzat meşğul oldu. Muâviye’nin durumu kötüleşmeye başlayınca hemen askerlerin mızraklarına Kûr’ân’ı Kerim’in sayfalarını bağlatarak:

      “-Aramızda Kitâbullâh hakem olsun!”diye bağırdı.

Neticede daha fazla kan dökülmesini önleyerek hakem meselesini ortaya çıkardı. Bu teklifin benimsenmesi üzerine, taraflar aralarındaki ihtilafı Kûr’ân ve Sünnet’e göre çözümlemek için iki hakem seçmeye karar verdiler. Hz.Ali, Ebû Mûsâ el-Eşari’yi, Muâviye’de Amr bin Âs’ı hakem tayin ettiler.

Kûr’ân ve Sünnet’e uyğun bir şekilde hüküm vereceklerini taahhüd eden bu hakemler Hicri 37. Miladi 637 yılının Şubat ayında, Kûfe ile Şam arasında Erzuh’da bir araya geldiler. Amr bin Âs ile Ebû Mûsâ el-Eş’âri-nin buradaki müzakereleri, ve varılan sonuç ile ilgili rivâyetler oldukça karışıktır. Genellikle kurnaz bir politikacı olarak bilinen Amr bin Âs’ın, Ebû Mûsâ el-Eş’âri’yi hile ile aldatarak, Hz.Ali’yi halifelikten âzlettirib Muâviye’yi tek taraflı halife ilan ettiği görüşü yayğındır.

Bu olaydan sonra kendisini daha güçlü hisseden Muâviye, Amr bin Âs, Şam’a geri dönünce hemen kendisinin halifeliğini ilan etti. Muâviye bin Ebû Süfyân hilafetini ilan edince, Hz.Osman zamanından beri hayal ettiği Mısır’a valilik hayali artık gerçekleşmiş oluyordu. Amr bin Âs, askerleriyle birlikte Mısır’a girerek daha önce Hz.Ali tarafından Mısır’a vali tâyin edilen Muhammed bin Ebû Bekr’ın üzerine yürüdü. Yapılan çok kanlı savaşlar sonucunda Muhammed bin Ebû Bekr’i mağlub ederek onu öldürttü.

Bütün Mısır’ı yıllar sonra, Muâviye’nin valisi olarak, tekrar eline geçirdi. Hicri 38. Miladi 658 yıllarında, Mısır valisi olan Amr bin Âs, Muâviye’ye itâat edeceğine dair şâhitlerin huzurunda ve kendi el yazısı ile bir senet imzalayıb verdi.

Hakem meselesinden dolayı huruç eden ve “Hâriciler” adını alan bir grub Iraklılar, Hz.Ali’ye, Muâviye’ye, ve Amr bin Âs’a aynı gün ve aynı saatte sûikast yapmayı planladılar. Bunun neticesinde harekete geçen üç Harici suikasdçiden Zâzeveyh adındakı suikasdçi Mısır’a gelerek planla-dıkları gün ve saatte işbaşına koyuldular. Ancak o ğün Amr bin Âs, rahat-sızlığı sebebiyle sabah namazını kıldırmakla görevlendirdiği Harice bin Hûzafe’yi, Amr bin Âs zannederek hançerledi. Amr bin Âs, bu hadise-den o gün camiye gitmediğinden bir tevafuk eseri olarak kurtuldu. Bu hadiseden sonra Mısır’da üç yıl daha yaşadı.

Amr bin Âs’ın, Abdullah ve Muhammed adında iki tane oğlu vardı. Bu oğullarının ikisinin’de Reyta bint-i Münebbih’den veya Havle bint-i Hamza’dan doğmuş oldukları rivâyet edilmektedir.

Orta boylu, şişman, ve siyah sakallı olan Amr bin Âs, ömrünün hemen hemen tamamını gerek cahiliye gerekse İslâmiyet dönemlerinde savaş meydanlarında ve diplomasi mücadelesiyle geçirdiğinden ilim ile uğraşmaya pek vakit bulamadı. Ancak, Kûr’ân’ı Kerim okurken bundan büyük bir zevk alırdı. Çok temiz ve fasih bir Arabça ile Kûr’ân’ı Kerim’i okurdu. Arabların dört dahisinden biri kabul edilen Amr bin Âs, zeki, son derece cesur, iyi ikna edici bir hatib, ve şair kabiliyetli bir idareci idi. Onun bu yönlerini takdir eden Hz.Ömer:

      “-Amr, dünyada kaldıkça hep idareci olmalıdır!”derdi.

Resûlullâh (s.a.v)’den ve Hz.Âişe (r.a)’den Hadis rivâyet etmiş olub rivâyetlerinin tamamı, 37 tane olub mükerrerleriyle birlikte kırk kadardır. Bunlardan üçü hem Buhâri hemde Müslim’de ayrıca biri Buhâri’de, ikisi Müslim’de bulunmaktadır. Kendisinden rivâyette bulunanlar arasında, oğlu Abdullah bin Amr bin Âs, ile Ebû Osman en-Nehdi, Kays bin Ebû Hâzim ve Urve bin Zübeyr’de bulunmaktadır. Bazı beyitleri Arab edebiyatında örnek olarak kullanılan güzel şiirler de söylemiştir.

Savaş’dan boş kalan zamanlarında Resûlullâh (s.a.v)’in davranışla- rından bahsederek halka va’zı nasihatlerde bulunurdu. Ayrıca bazı fıkhi meselelerde kıyas tariki ile içtihatlarda da bulunmuştur. İyi bir hatibliği yanında kısa ve özet yazı yazması bakımından iyi bir yazardı. Mükemmel teşbihlerde bulunurdu.

Amr bin Âs’ın Bazı Menkibeleri:

Amr bin Âs’ın ömrü çıkışlı inişli birçok hâdiselerle geçmiştir. Bütün bunlara rağmen, o, Resûlullâh’ın bir sahâbesidir. O’ndan feyiz almış ve O’nun ilim meclislerinde bulunmuştur. Resûlullâh, kendisi hakkında:

      “-As’ın oğulları Mümindirler!”buyurmuştur.

Amr bin Âs, akıllı, bilgili, siyasette usta, ve asker bir sahâbi idi. Yaratılışı icabı haksever bir zat idi. Resûlullâh (s.a.v)’e derin bir sevgi duyardı. Resûlullâh bir defasında onun hakkında:

      “-Amr bin Âs, Kureyş’in Sâlih efrâdındandır!”buyurmuştur.

Cerir (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’in 3 defa şöyle dua ettiğini naklediyor:

      “-Allâh’ım! Amr bin Âs’ı affet. Ben, zekâtı istediğim zaman Amr hemen getirirdi!” 7

Hasan (r.a): Resûlullâh (s.a.v) Amr bin As’ı ordunun başına kuman-dan olarak tayin etmişti. Orada bulunan bir sahâbe:

      “-Resûlullâh, seni, seviyor ki, kendisine yaklaştırıyor, ve, orduya kumandan tayin ediyor!”dediler.

Amr bin Âs ise:

      “-Resûlullâh (s.a.v), beni kumandan tayin etmiş olabilir. Ama beni sevmiyor mu, yoksa gönlümü mü alıyor bilemem. Fakat, Resûlullâh’ın ölürken bile kendilerini sevdiği iki adamı size söyleyebilirim. Bunlar, Abdullah İbn-i Mes’ûd ve Ammâr İbn-i Yâsir’dir!”diye cevab verdi. 8

Amr bin Âs, anlatıyor:

      “-Resûlullâh (s.a.v), yüzünü kavmin en kötülerine karşı çevirir ve onları dine ısındırırdı. Yüzünü bana doğru çevirir ve benimle de konuşur-du. Bunun üzerine ben, kendimi kavmimin en hayırlısı zannettim!”

Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Yâ Resûlallâh! Ben mi daha hayırlıyım, yoksa Ebû Bekr’mı?”diye sordum.

      “-Ebû Bekr!”buyurdular.

      “-Yâ Resûlallâh! Ben mi daha hayırlıyım, yoksa, Ömer mı?”diye sordum.

      “-Ömer!”buyurdular.

      “-Yâ Resûlallâh! Ben mi daha hayırlıyım, yoksa Osman mı?”diye sordum.

      “-Osman!”buyurdular.

Ne zaman ki Resûlullâh’a bu soruları sordum, bir daha bana yüzünü dönüb konuşmaz oldu. Keşke sormasaydım!” 9

Ebû İmrân el-Filistini den:

“-Amr bin Âs’ın hanımı, kocasının başını tarıyordu. Cariyesine ses- lendi. O da biraz geç kalınca:

      “-..R..spu!”dedi.

Amr bin Âs:

      “-Onu zina ederken gördün mü?”dedi.

Hanımı:

      “-Hayır!”deyince:

      “-Vallâhi, kıyamet günü sana bu sözünden dolayı seksen kırbaç vurulur!”dedi.

Bunun üzerine hanımı, cariyeden kendisini affetmesini istedi. Cariye de onu affetti.

Amr bin Âs, hanımına:

      “-O, zaten senin emrindedir. Affetmeyip de ne yapacak? Eğer onun günahından kurtulmak istersen onu âzad et!”dedi.

Hanımı:

      “-O zaman ödeşir miyiz ki?”diye sorunca:

Amr bin Âs:

      “-Belki!”diye cevab verdi. 10

Abdurrahman bin Şimase el-Mehri anlatıyor:

“-Ölüm döşeğinde olduğu sırada Amr bin Âs’ın yanına gittik. Yüzünü duvara çevirerek uzun uzun ağladı. Oğlu:

      “-Baba, niye ağlıyorsun? Ölümden mi kokuyorsun?”dedi.

Amr bin Âs:

      “-Hayır ölümden korkuyor değilim. Ben asıl öldükten sonraki hayat-tan korkuyorum!”diye cevap verdi.

Oğlu Abdullah bin Amr bin Âs:

      “-Sen iyi bir insansın!”diyerek babasının Resûlullâh (s.a.v), ile olan arkadaşlığını ve Mısır’ın fatihi olduğunu hatırlattı. Bunun üzerine Amr:

      “-Halbuki, sen, bütün bunlardan daha değerli olan, “Lailahe illallâh” Allâh’dan ğayri ilâh yoktur, düsturunu bırakıyorsun. Ben, öldüğüm zaman arkamdan kimse ağlamasın. Kimse beni medh etmesin, ateş de yakmasın. Kefenimi üzerime çekin. Zira ben Hesaba çekileceğim. Üzerime toprak serpin. Zira benim sağ yanım toprağa, sol yanımdan daha lâyık değildir. Kabrime tahta ve taş dikmeyin!”

Bir rivâyet de şöyledir:

“-Amr bin Âs, bundan sonra yüzünü duvara çevirib şunları söyledi:

“-Allâh’ım! Sen, emrettin, biz isyan ettik. Sen, nehyettin, biz tersini yaptık. Affına sığınırız.

Başka bir rivâyette şöyledir:

“-Amr bin Âs, ellerini boynunun lâle geçirilen yerine götürüb başını semâya kaldırarak şöyle dedi :

      “-Allâh’ım! Kuvvetim yok, yardım et. Suçluyum özrümü kabul et. Ğururlu da değilim, senden af diliyorum. Senden başka ilâh yoktur!”diye diye hayata gözlerini kapadı.

Abdullah İbn-i Ömer’den gelen bir rivâyette ise, şu ilave vardır:

      “-Allâh’ım! Sen emrettin, biz emrini yerine getiremedik. Sen, yasak-ladın, biz yasakladığını yaptık. Suçsuz değilim, özür diliyorum. Kuvvetli de değilim, yardımını istiyorum. Allâh’dan başka ilâh yoktur!”diye diye hayata gözlerini yumdu. 11

İbnü’ş-Şimase, el-Mehri anlatıyor:

“-Ölüm döşeğindeyken Amr, hüngür hüngür ağlamaya başladı.Oğlu:

      “-Niçin ağlıyorsun? Resûlullâh (s.a.v), Seni, şu mükafatlarla müjde-lemedi mi?”deyince, yüzü duvara dönük olarak ağlayan Amr, yüzünü bize dönerek:

“-Şübhesiz ki yaptığımız amellerin en hayırlısı:

“-Allâh’dan ğayri ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allâh’ın Resûlü olduğuna şehâdet etmemdir. Ancak, ben hayatım boyu üç devre geçirdim. Resûlullâh’a kin duyduğum, O’nu, tuzağa düşürüb öldürmek istediğim günleri hatırlarım. Eğer bu halde ölmüş olsaydım, şüphesiz cehennemlik-lerden olurdum. Sonra Müslüman oldum. Biat etmek için Resûlullâh’a gelerek:

      “-Uzat ellerini’de biat edeyim Ey Allâh’ın Resûlü!”dedim.

O da ellerini uzattı. Ben biat etmek için elini sıktım.

      “-Bana bir şey mi diyeceksin ey Amr?”dedi.

      “-Bir şartla biat etmek istiyorum!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Nedir şartın?”dedi.

      “-Beni affetmen şartıyla sana biat ediyorum!”diye cevab verince:

      “-Ey Amr! İslâm’ın geçmişi sildiğini, hicretin önceki günahları yok ettiğini, haccın geçmiş suçları ortadan kaldırdığını bilmiyor musun?”dedi.

Artık Resûlullâh’dan daha çok sevdiğim, gözümde büyüttüğüm hiç kimse yoktu. Eğer, bana:

      “-O’nu tasvir edebilir misin?” deselerdi, anlatamazdım.

Çünkü, doya doya O’na bakamazdım. Şayet bu haldeyken ölmüş olsaydım, cennetliklerden olacağımı ümit ederdim. Sonra bir takım olay-lara karıştık. İşte, bunlardan sonra ne olacağımı akıbetimin nereye varaca-ğını bilemiyorum. Öldüğümde hiç kimse ağlamasın, ateş yakmasın. Beni gömünce de, mezarımın üstüne hafifçe toprak atın. Mezarımın başında bir devenin kesilib etinin taksim edilebileceği zamana kadar oturun ki, bir müddet yalnız kalmayayım, ve Rabbimin sorğulamaya gelen elçilerine nasıl cevab vereceğimi bileyim!” 12

Amr bin Âs, Arabların meşhur dört dahisinden biridir. Son derece zeki, kurnaz, cesur, çok iyi bir hatib ve şair, mükemmel bir idareciydi. Hz.Ömer (r.a), birine söz anlatamayınca:

      “-Seni ve Amr bin Âs’ı yaratan Allâh’ı tenzih ederim!”dermiş.

Bir Ramazan bayramı gecesi vefat eden Amr bin Âs, geride çok büyük bir servet bırakmıştı. Vefatı sırasında malına bakarak:

      “-Keşke sen bir deve tezeği olaydın, ya da ben Selâsil Ğazvesi’nde öleydim! Öyle işlere girdim ki, onlar hakkında Allâh’ın huzurunda deli-limin ne olacağını bilmiyorum. Muâviye’nin dünyasını düzelttim, ama kendi ahiretimi batırdım..”demiş.

Sonra da oğluna bir zincir getirmesini, onunla elini boynuna bağla-masını istemişti. Bağlandıktan sonra da başını göğe doğru kaldırarak:

      “-Ey Allâh’ım! Sen bana emir buyurdun, ama ben isyan ettim; bana yasak koydun, ben kulak asmadım! Gücüm yok ki, başarı elde edeyim! Suçsuz değilim ki, mazeret beyan edeyim! Ben, ancak senden başka ilâh olmadığına ve Muhammed’inde senin abdin ve Rasûlün olduğuna şehâdet ediyorum!”diye niyaz etmiş, arkasından da canını teslim etmiştir.

Oğlu Abdullah, kendisine, ölüm sırasında neler çektiğini sormuştu. Amr bin Âs ise:

      “-Oğlum! Sanki iğne deliğinden nefes alıyorum. Sanki bir diken dalı ayağımdan başıma doğru çekiliyor!”demişti. Onun:

      “-Ben, ne beni cehenneme götürecek şirkin içindeyim, ne de cennete götürecek İslâm’ın içinde! İslâmiyet hakkında her ne kadar kusur etsem de, ben yine; Lâ ilâhe illallâh zırhına, sarılmaktayım!”dediği de rivayet edilir.

Hicri 43. Miladi 663 yıllarında, Amr bin Âs, Mısır’da vali iken iyice hastalandı. Artık yaşı’da çok ilerlemişti. Hastalığı esnasında eski hatala-rından ve yaptıklarından dolayı iyice pişmanlık duymaya başlamıştı. Kendisini ziyarete gelenlerden biri de Abdullah İbn-i Abbas (r.a) idi. Nasıl olduğunu sordu. Amr bin Âs, bu soruya karşılık olarak:

      “-Ne sorarsın İbn-i Abbas! Dünyayı az abâd edib çok harâb ettik!” diye cevab verdi.

İbn-i Şemmâse el-Mihri, bir gün Amr bin Âs’ı ziyarete gittiği vakit, Amr bin Âs, ona:

      “-İçimde bir ukde vardır ki, O da, Resûlullâh, bana fazla muhabbet göstermedi!”demiştir.

Yaptıklarından çok pişman olduğunu ve özellikle Hz.Ali’ye karşı yaptıklarından dolayı, Allâh’a kendisini affetmesi için dua etti. Sonra da oğlu Abdullah bin Amr’a; Resûlullâh (s.a.v)’ın kendisine verdiği ve ölene dek hürmetle sakladığı gömleğini kefeninin altına koymasını, ayrıca da, Resûlullâh’dan toplayıb sakladığı saç ve tırnak kırıntılarını da gözlerine ve burnuna koymasını vasiyet etmiş ve:

      “-Eğer bana bir şey fayda verecekse, bunlar fayda verir!”demiştir.

Bunları vasiyet ettikten sonra; Kelime’i Şehâdeti söyleyib Hicri 43. Miladi 663 yıllarında Ramazan bayramının birinci gününde doksan yaşını aşmış bir halde iken, rûhunu teslim etti. Cenaze namazını, Ramazan Bayramının birinci günü, oğlu Abdullah bin Amr kıldırdı. Ve Mukattam mevkiine defnedildi. Kabri Mısır’da dır. 13

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.


1- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-8-17 
2- Nisa-28 
3- Nisa-28 
4- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-102-114 
5- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-526-533 
6- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1358 
7- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1699 
8- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1121 
9- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1239 
10- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1309 
11- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1397 
12- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1397 
13- Meşhur olan kaynaklardan özet olarak alınmıştır.