Abdurrahman Ibn-i Avf

Abdurrahman ibn-i Avf (r.a), Aşere-i Mübeşere’den, Cennet ile müj-delenen on kişiden biridir. Takriben Fil Vak’ası’ndan on yıl kadar sonra Miladi 580. yılda Mekke-i Mükerreme’de dünyaya gelmiş olup Resûlullâh (s.a.v)’den yaklaşık dokuz yaş daha küçüktür.

Abdurrahman Ibn-i Avf

Abdurrahman Ibn-i Avf
عَــبْـدُ الـرّ حْـمَـنُ بْــنُ عَــوْ ف


 Baba Adı    :    Avf bin Abdi Avf, bin Hâris.
 Anne Adı    :    Şifa bint-i Avf bin Abdi Avf bin Hâris bin Zühre bin Kilâb. kocasıyla amca çocukları olurlardı.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Miladi 580 yılın da, Mekke’de doğdu.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicri 31.Miladi 652 yılında 72 veya 75 yaş-larında Medine’de vefât etti. Kabri, Medine’de Cennetü’l-Bâkî’de dir.
 Fiziki Yapısı    :    Uzun boylu, hafif kambur, güzel yüzlü, ince derili, kırmızıya çalar beyaz tenli, büyük gözlü, uzun kirpikli, uzun burun-lu, uzun boylu, iri parmaklı elleri büyükçe, saçları uzunca kulaklarını aşıp omuzuna dökülürdü. Saç ve sakalını boyamaz, başına siyah sarık sarardı.
 Eşleri    :    On altı hanım efendi ile evlenmiştir.
 Oğulları    :    Yirmi bir tane erkek çocuğu vardır.
 Kızları    :    Yedi tane kız çocuğu vardır.
 Gavzeler    :    Bedir, Uhud, Hendek, gibi birçok savaşlar.
 Muhacir mi Ensar mı    :    1.-2.Habeşistan, Mekke, Medine, Muhacir.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    65 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Sa’d bin Rebi ile din kardeşi ilan edilmişti.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Abdurrahman bin Avf bin Abdi Avf bin Hâris bin Zühre bin Kilâb bin Mürre bin Kâ’b bin Lüey bin Ğalib bin Fihr el-Kureyşi ez-Zühri.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Muhammed.
 Kimlerle Akraba idi    :    Zübeyr bin Avvâm’ın eniştesidir.


Abdurrahman Ibn-i Avf Hayatı


Abdurrahman ibn-i Avf (r.a), Aşere-i Mübeşere’den, Cennet ile müj-delenen on kişiden biridir. Takriben Fil Vak’ası’ndan on yıl kadar sonra Miladi 580. yılda Mekke-i Mükerreme’de dünyaya gelmiş olup Resûlullâh (s.a.v)’den yaklaşık dokuz yaş daha küçüktür. Babası: Avf bin Abdi Avf, bin Hâris. Annesi: Meşhur Şifâ Hatun, Şifa bint-i Avf bin Abdi Avf bin Hâris’tir. Şifa Hatûn Resûlullâh (s.a.v)’in dünyaya gelişi gecesinde Annesi Amine Hatun’a, ebelik görevi yapmıştır. Dolayısiyle Resûlullâh (s.a.v)’ın ebesidir. Annesi Şifa Hatun ile Babası Avf bin Abdi Avf, neseb olarak amca oğlu amca kızı olurlardı.

Kâbile soyu şöyledir: Abdurrahman ibn-i Avf bin Abdi Avf bin Hâris bin Zühre bin Kilâb bin Mürre bin Kâ’b bin Lüey bin Ğalib bin Fihr bin Nadr bin Kinâne’dir. Soyu:Kilâb bin Mürre’de, Resûlullâh’ın temiz soyu ile birleşir. Abdurrahman İbn-i Avf (r.a)’ın İslâm’dan önceki adı, Abdi Amr, Abdü’l-Kâbe, veya Abdülillah iken İslâm dini ile şereflendikten sonra Resûlullâh (s.a.v), adını Abdurrahman olarak değiştirmiştir. Abdurrahman İbn-i Avf İslâm’dan önce dahi içki içmemiştir.

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a), Câhiliye devrinde veya İslâm devrinde çeşitli zaman ve şartlarda, özellikle İslâm döneminde Şer’i kuralları çiğ-nememek şartıyla on altı defa evlenmiştir. Hanımlarından isimleri bize ulaşanlar şunlardır:

1-Ümmü Külsüm bint-i Utbe, bin Rebia, 2-Tümâdır bint-i el-Asbağ, (daha sonra bu kadını boşamıştır) 3-Ümmü Külsüm bint-i Ukbe, bin Ebû Muayt, 4-Bint-i Şeybe bin Rebia, 5-Sehle bint-i Asım, bin Ady, el-Ensâri, 5-Ğizal bint-i Kisra, 6-Cümeyne bint-i Abdüluzza (Zübeyr bin Avvam’ın anne bir bacısı) 7-Zeyneb bint-i Sabbah, 8-Badiye bint-i Ğaylan, 9-Ümmü Hureyş Mecd bint-i Yezid. 10-Becrine bint-i Hâni, 11-Sehle bint-i Süheyl, 12-Ümmü Hâkim bint-i Karz bin Hâlid, 13-Esmâ bint-i Seleme, 14-Ümmü Harit bin Ebi’l-Haşhaş, 15-Bint-i Enes bin Rafi’, 16-Sümeyye bint-i Behz.

Abdurrahman bin Avf (r.a), isimleri bize ulaşan bu onaltı hanımların hepsi ile evlilik yapmış, kimisi ile kısa bir müddet sonra boşanmış, kimisi ise erken vefat etmiş, kimisinden çocuğu olmuş, kimisinden ise çocuğu olmamamıştır. Kendisi vefat ederken sadece dört hanımı nikâhı altında bulunuyordu. Bu, evliliklerinden yirmi bir erkek, yedi kız çocuğu olmak üzere yirmisekiz tane çocuğu dünyaya gelmiştir.

Oğulları:

1-Ebû Seleme, 2-Muhammed, 3-Salim el-Ekber, 4-İbrahim, 5-Abdur-rahman, 6-İsmail 7-Urve, 8-Ebû Bekr, 9-Abdullah el-Kübra 10-Kâsım, 11-Mus’ab 12-Sehl, 13-Süheyl 14-Osman 15-Ma’n 16-Zeyd 17- Humeyd 18-Yahya 19-Bilal, 20-Ömer, 21-Abdullah es-Suğra dır.

Kızları:

1-Ümmü’l-Kâsım 2-Cüveyriye 3-Hamide 4-Emetürrahman el-Kübra 5-Emetürrahman es-Suğra 6-Âmine 7-Meryem.

Kızları arasında ismi bilinen en meşhuru Ümmü’l-Kâsım’dir. O da, câhiliye devrinde doğmuşdur. Oğulları arasında en meşhur olanı ise: Tümâdır bint-i el-Esbağ el-Kelbi’den Resûlullâh’ın sağlığında doğan, Ebû Seleme Abdullah el-Asğar dır. Bu oğlu büyük bir fıkıh alimi idi.

Fiziki durumunu ise; Onu, görenler şöyle anlatırlar:

Uzun boylu, hafif kanburca, güzel yüzlü, ince derili, kırmızıya çalar beyaz tenli, büyük gözlü, uzun kirpikli, uzun burunlu, uzun boyunlu, büyük avuçlu, kalın parmaklı, Başının saçları uzadığı zaman, kulakları-nın yumuşağını aşar, omuzlarına dökülürdü. Saç ve sakalının aklığını boyayıb da değiştirmezdi. Başına siyah sarık sarardı. Bedir veya Uhud Savaşı’nda aldığı bir yaradan dolayı da. Ayağı hafifçe topallardı.

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a)’ın Müslüman oluşu:

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a), İslâm’a girişlerini kendisi şöyle anlatır:

“-Resûlullâh (s.a.v)’in Peyğamber olarak gönderilişinden bir yıl kad-ar önce idi. Yemen taraflarına ticaret yapmak üzre sefer etmiş, Askelân bin Avâkirü’l-Himyeri’ye konuk olmuştum. Kendisi oldukça yaşlı biriydi. Yemen’e her gittiğim’de onun evine konuk olurdum. Her gidişimde bana, Mekke’den haberler sorardı, olanı biteni konuşurduk. Bana hep:

      “-İçinizde, kendisi hakkında haber ve zikr bulunan zat zuhur etti mi? Dininiz hakkında size karşı olan bir kimse var mı?!”der, ben de hep:

      “-Hayır yoktur!”derdim.

Nihayet. Resûllullâh (s.a.v)’e İslamiyet üzere bey’at yapıldığı yıl içinde, yani Risalet yılı (Miladi 609 ile 610. yılda ) yine Yemen’e gitmiş ona konuk olmuştum. Ben ona:

      “-Çok güzel ticaret yaptım. İşte böyle böyle, kâr elde ettim!”diye konuşurken O ihtiyar Askelân bin Avâkirü’l-Himyeri bana:

      “-Ben, sana, ticaretinden kârından, daha hayırlı bir müjdeyi haber vereyim mi?!”dedi.

Ben de:

      “-Evet haber ver bakalım?”dedim.

Askelan bin Avakirü’l-Himyeri bana:

      “-Hiç şüphesiz ki, Aziz ve Celil olan Allâh! Senin kavminden kendi-sinden râzı olduğu ve seçtiği Resûlü’nü bu ilk ayda gönderdi. O’na kitâb indirdi. O, halkı cansız putlara tapmaktan men’, ve İslâmiyet’e dâvet edecek. Hakkı buyuracak ve işleyecek, batıl’ı men’edecektir. O, Haşim Oğulları’ndandır. Siz’de, ey Abdurrahman O’nun dayıları olursunuz. dönüşünü çabuklaştır! Gidib O’na yardımcı ol! Kendisini tasdik et, ve, Şu beyitleri’de O’na götür!”

Söylediği beyitleri, hemen, ezberleyib, Mekke’ye geri geldim. Ebû Bekr’i buldum. Ebû Bekr’e:

      “-Neler oluyor?!”diye sordum.

O da, bana, tüm olub bitenleri anlattı. Ben de ona, Yemenli ihtiyarın söylediklerini haber verdim.

Ebû Bekr (r.a):

      “-Bu, Muhammed bin Abdullah’dır. Allâh, O’nu, halka, Peyğamber olarak gönderdi. Hemen, O’na git!”dedi.

Gittim, Resûlullâh (s.a.v), o sıralarda, Hadice (r.a)’nın evinde idi. Beni görünce güldü ve:

      “-Arkanda, ne haber var, ey Ebû Muhammed!”diye sordu.

      “-Yâ Muhammed! Ne demek bu?!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bana, tevdi edilib verilmek üzere getirdiğin, o göndericinin, benim için, seninle gönderdiği şeyleri getir ver bana! Hiç şüphesiz, onu, bana gönderen, Himyer oğulları mü’minleri’nin üstünlerindendir!” buyurunca,

Ben, hemen:

      “-Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammed’en abdûhû ve Resûlühü! Deyib, kelime-i şehadet getirdim ve İslâm’ı kabul ettim. Yemenli ihtiyarın sekiz beyitlik şiirini okudum. Ve söylediklerini haber verdim!”Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

      “-Zaman zaman, öyle Mü’minler bulunacak ki, onlar, beni görme-den, bana inanacak, beni tasdik edecek, bana şehadet getireceklerdir. İşte bunlar benim gerçek kardeşlerimdir!” 1

Abdurrahman İbn-i Avf’ın, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına, Osman bin Maz’un, Ubeyde bin Hâris, Ebû Seleme bin Abdûlesed ve Ebû Ubeyde bin Cerrah ile birlikte gittiği ve Resûlullâh (s.a.v)’ın, onlara, İslâmiyeti arz ve teklif edib İslâm şeriâtlarını bildirdiği zaman, hepsinin Müslüman oldukları, ve bu hadisenin, Resûlullâh (s.a.v)’ın, Erkam bin Ebi’l-Erkam-ın evinde, halkı, İslâmiyete gizlice davete başlamasından önce, vuku’ bulduğu da rivâyet edilir.

Abdurrahman İbn-i Avf, Hz.Ebû Bekr’in vasıtasıyla İslâm’a giren beş kişiden ikincisidir. Ve bütün Müslümanların, Hz.Hadice haric, sekiz-incisi dir. Bu itibarla Sâbikûnû Evvelindendir.

Hz.Hadice (r.a)’den sonra, Hz.Ali, Zeyd bin Hârise, Hz.Ebû Bekr, Hz.Osman, Zübeyr bin Avvâm, Hz.Abdurrahman İbn-i Avf, Hz.Sa’d bin Ebi Vakkas, Hz.Talha bin Ubeydullah Müslüman olub Resûlullâh (s.a.v) ile beraber namaz kılmaya başlamışlardır. 2

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a), İslâmiyet’i kâbul ettikten sonra diğer Ashab-ı Kirâm gibi, o da, ezâ ve cefâya uğramış, hakaretler görmüş ve işkencelere katlanmıştır. Bu yüzden Habeşistan’a hicret edenler arasında bulunmaktadır. Abdurrahman İbn-i Avf (r.a), birinci Habeşistan Hicretin-

de bulundu. Ancak Ğaranik hadisesi üzerine geri döndü.

Ğaranik hadisesi nedir?:

Resûlullâh (s.a.v); Nübüvvet’in beşinci yılı, Ramazan ayında, Necm sûresini, Kâbe’de müşriklerin de, hazır bulunduğu sırada okumaya başla- mıştı. Necm Sûresinin:

      “-Gördünüz mü, Lât ve Uzzâ’yı ve diğer üçüncü olarak da Menât’ı?!”

Meâlindeki ondokuz ve yirminci âyetlerini okuyup bu surenin son-undaki secde âyeti olan altmışikinci âyetini okuduğu zaman hemen, Secde etmiş orada bulunan herkes Resûlullâh ile secde etmişti. Müşrikler, bu âyetler arasında putlarının adını işitince secde etmişlerdi. Hatta kureyş kavminden Ümeyye bin Halef, yaşlı olub eğilemediğinden dolayı yerden bir avuç çakıl toprak alarak, yüzüne kaldırıb onun üzerine secde etmiş gibi yapmıştı. İşte bu olaylar üzerine Habeşistana gidenler,

“-Kureyş Müslüman oldu Kâbe’de Resûlullâh ile beraber herkes

secde ettiler!”demişlerdi.

Habeşistanda bulunan muhacir sahabeler’de bu asılsız haber üzerine, sevinerek Mekke’ye geri dönmüşlerdi. Ancak haberler hiç doğru değildi. Müşrikler, bırakın Müslüman olmayı bilakis eskisinden daha da şiddetli olmuşlardı. Müslümanları kendi doğub büyüdükleri Mekke’ye izinsiz ve himayesiz olarak bırakmıyorlardı. hepsinin umutları kırılmıştı. Bu olay üzerine Habeşistan’dan dönen Muhacir sahabeler Mekke’ye bir müşrik’in himayesine girerek girebildiler. Abdurrahman İbn-i Avf’da Esved bin Abdi Yağus’un himayesinde girdi. Hiç kimsenin himayesine girmediği de rivâyet olunur. 3

Bir kaç ay sonra, aynı yılın sonlarına doğru Habeşistandan dönen Müslümanlara Mekke müşriklerinin verdikleri acı ve işkenceler daha da şiddetini arttırınca bu defa daha büyük bir muhacir ğrubu zorunlu olarak 2. Habeşistan muhaceretini yapmak zorunda kaldılar bunların arasında Abdurrahman İbn-i Avf ve yakınları da vardı. Bir müddet Habeşistan’da kaldıktan sonra Mekke’ye geri döndü, daha sonra Medine’ye hicret ettiler.

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a)’ın Hicreti:

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a) der ki;

“-Biz Medine’ye hicretle geldiğimiz sırada Resûlullâh (s.a.v) benim ile Ensâr’dan, Sa’d bin Rebi’yi din kardeşi olarak ilân etmişti. Bunun üzerine Sa’d bin Rebi bana şöyle dedi:

      “-Kardeşim! Ben, mal bakımından Ensâr’ın en zengin olanlarından-ım. Malımın yarısını sana ayırdım. Sonra bak iki hanınımdan hangisini dilersen onu senin için boşarım. İddeti geçince onunla da evlenirsin!”

Bende Ensâr’i kardeşim Sa’d bin Rebi’ye:

      “-Ey kardeşim! Yüce Allâh, hanımlarını ve malını sana mübârek ve hayırlı kılsın. Benim, onlara ihtiyacım yok. Sizin içinde alış veriş yapılan çarşınız nerededir. Sen, beni yarın sabah oraya götür yeter!”dedim.

Sa’d bin Rebi’de onu Beni Kaynuka çarşısına götürdü. Abdurrahman İbn-i Avf (r.a), orada ham yağla, keş yoğurt kurusu, çökelek alıp satmaya başladı çok geçmeden de epeyce kazanç elde etti. Bir gün, üzerinde yeni evlenen kişilere mahsus Zağferen eseri koku varken Resûlullâh (s.a.v)’i ziyarete gitmişti.

Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Evlendin mi?” diye sordu.

O da:

      “-Evet yâ Resûlallâh evlendim!”

      “-Kiminle evlendin?”

      “-Ensâr’dan bir kadınla!”

      “-Ne kadar mehir verdin?”

      “-Bir çekirdek kadar beş dirhem Altın verdim!” dedi.

Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Yâ Abdurrahman! Bir koyun kesmek suretiyle de olsa, velime ye-meği yap!”buyurdular.

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a) kısa bir zamanda çok zengin olmuştu:

      “-Taşa elimi uzatsam, altında, ya altın ya da gümüşe rastladığımı görürüm!”derdi. 4

Bedir Ğazvesi:

Hicretin ikinci yılı, Ramazan ayı, Miladi onbeş Mart, 624 tarihinde meydana gelen Bedir Gazvesi’ne Abdurrahman İbn-i Avf (r.a)’da katıla-rak büyük yaralılıklar göstermiştir. Bedir Ğazvesi’nin sonunda şöyle bir olay yaşandı.

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a) der ki:

“-Müşriklerin, ileride gelen liderlerinden olan, Ümeyye bin Hâlef, Mekke’de iken benim dostumdu. Câhiliye devrinde benim İsmim Abd-i Amr idi. Müslüman olunca, bana Abdurrahman ismi verildi. Mekke’de iken bana rastlayınca:

      “-Ey Abd-i Amr! Sen ana ve babanın sana taktığı ismi beğenmiyor musun?”der di.

Ben de:

      “-Evet!”derdim.

O da:

      “-Ben, Errahmân’ı tanımıyorum. Sen, aramızda bir isim bul ki, ben, seni, onunla çağırayım. İlk isminle çağırdığım zaman, bana cevab vermi-yorsun. Ben de, tanımadığım bir isimle seni çağıramam!”dedi

Ümeyye bin Halef:

“-Ey Abd-i Amr! Diye çağırdığı zaman, ona cevab vermiyordum kendisine dedim ki:

      “-Ya Ebû Ali,! Sen, beni istediğin başka bir isimle çağır!”

“-Öyle ise, sana Abdülillâh diye çağırayım!dedi.

Ben de:

      “-Olur!”dedim. Ne zaman, rastlaşırsak o, bana:

      “-Ey Abdülilâh!”diye hitab eder, ben de ona cevab verirdim. Bedir gününe kadar kendisiyle görüşür konuşurduk.

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a) anlatıyor:

“-Bedir günü Ümeyye bin Halef, oğlu Ali’nin elini tutmuş ortada durduğu sırada yanından geçiyor ve öldürdüğüm kimselerden soyduğum zırhları da, yüklenmiş bulunuyordum. Ümeyye, beni görünce:

      “-Ey Abd-i Amr!”diye seslendi, ona cevab vermedim.

      “-Abdülillâh!”deyince:

      “-Evet, ne var?”dedim.

      “-Ğanimet olarak aldığın ve yanında taşıdığın şu zırhlarından, ben senin için daha hayırlı ve kazançlı değil miyim?”dedi.

      “-Evet vallâhi!”dedim.

Elimdeki zırhları bırakıp Ümeyye’nin ve oğlu Ali’nin ellerinden tuttum. Ümeyye şöyle diyordu:

      “-Ben, hiç bir zaman, bu günkü gibi çetin bir gün görmedim. Sizin, süte ihtiyacınız yok mu?”diyor, bununla, beni esir eden kimseye ben bol sütlü develer verir, kendimi kurtarırım, demek istiyordu.

Ümeyye bin Halef:

      “-Ey Abdülillâh! Bu gün, sizin içinizde göğsüne deve kuşu kanadın dan Tuğ yapan bir adam gördüm. Kimdir o?”dedi.

      “-Hamza bin Abdülmuttâlib’dir!”dedim.

Ümeyye bin Halef:

      “-Zâten, bize bu işleri hep o yaptı!”dedi.

      “-Ya şu başına kırmızı Tuğ yapmış, kısa boylu adam kimdir?”dedi.

      “-O, Ensâr’dan bir zattır. Kendisine Simâk bin Hareş’e Ebû Dücâne denilir!”dedim.

Ümeyye bin Halef:

      “-Zâten, bize bu işleri hep o yaptı!”dedi.

“-Vallâhi, benim, onların elinden tutup yürüdüğümü Bilâl-i Habeşi

görürse, iş, tamam! Diye, hep endişeleniyordum. Çünkü Ümeyye Mekke- de iken Bilâl’e İslâmiyeti bıraktırmak için, güneşin en kızğın zamanında Mekke’nin Cehennemleşen kumluğuna çıkarır, onu arkası üstüne yatırır, sonra da, göğsünün üzerine büyük bir kayayı koydurub:

      “-Muhammed’in dinini bırakmadıkça, senin için bundan kurtuluş yolu yok!”derdi.

Bilâl’de:

      “-Ahad, Ahad, Allâh birdir! Allâh birdir!” demekten geri durmazdı.

Bilâl, onu görür görmez:

      “-Ümeyye! Küfrün başı, Ümeyye bin Hâlef ! Eğer, sen, kurtulursan ben kurtulmuyayım!”diye bağırdı.

Ona:

      “-Ey Bilâl! O, benim esirim, değil mi?”dedim. Fakat o, yine:

      “-Ümeyye! Sen, kurtulursan, ben kurtulmayayım!”dedi.

Bu sefer ona:

      “-Ey, kara kadının oğlu! Sözümü dinlemiyor musun?”dedim.

O yine:

      “-Ümeyye! Ümeyye! Sen, kurtulursan, ben kurtulmayayım!”demeye, ve en yüksek sesiyle:

      “-Ey Allâh’ın Ensâr’ı! İşte, küfrün elebaşı Ümeyye bin Hâlef! Sen, kurtulursan ben kurtulmayayım!”diyerek bağırmaya başladı.

Çevremizi bir bilezik gibi kuşattılar. Ben onlara engel olamadım. Birisi kılıcı ile Ümeyye’nin oğlu Ali’nin ayağına vurub kesti. Ümeyye bin Halef, öyle bir çığlık kopardı ki, ben, o güne kadar çığlığın böylesini hiç işitmemişdim.

Ümeyye bin Hâlef’e:

      “-Artık kendini kurtar! Vallâhi, ben, seni kurtaramam! Sana gelecek bir şeyi senden gideremem!”dedim.

Kılıçlarıyla onları parçalamadıkça, üzerlerinden ayrılmadılar. Allâh, Bilâl’e rahmet etsin ki onun yüzünden benim hem ğanimet zırhlarım elim-den gitti, hem de esirlerim!”

Diğer rivâyette:

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a), üzerine kapanıp Ümeyye bin Hâlef’i korumaya çalışırken, birden Hubâb bin Münzir, alttan kılıcını sokarak Ümeyye’nin burnunun ucunu kesti. Ümeyye, Abdurrahman İbn-i Avf’a:

      “-Çık aramızdan!”dedi.

O sırada, Hubeyb bin Yesaf gelib Ümeyye’ye kılıcıyla vurmaya baş-ladı. Ümeyye’de Hubeyb’in elini vurub kesti. Resûlullâh (s.a.v), kesilen bu eli daha sonra yerine koydu, üzerine et sarıldı iyileşti. Ümeyye’nin oğlu Ali’nin bacağını kesen Hubab bin Münzir idi. Kendisini öldüren kişi ise, Ammâr İbn-i Yâsir’di.

Ümeyye bin Halef, vurulub yere düşünce, Bilâl-i Habeşi (r.a)’da, ona kılıçla vurdu:

      “-Âhad, Âhad dir!”diyerek canını cehenneme yolladı.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a) der ki:

“-Ümeyye bin Halef'in öldürüldüğünü, Resûlullâh (s.a.v)’e haber verince, Resûlullâh (s.a.v)’de şöyle dedi:

      “-Hamd olsun O Allâh’a ki, kulunu tasdik etti ve Dinini üstün kıldı!”

O sırada Abdurrahman İbn-i Avf’da, ayağının altından yaralanmıştı. Abdurrahman İbn-i Avf’ın, Ümeyye bin Halef’e karşı gösterdiği vefakâr-lık, sebebsiz değildi. Aralarında öteden beri devam eden dostluktan başka, bir de, sözleşme vardı. Buna göre:

Abdurrahman İbn-i Avf’ın Mekke’de bulunan mallarını, aile efradını ve akrabâlarını korumayı, Ümeyye bin Halef üzerine almıştı. Ümeyye bin Halef’ın Medine’de ki mallarını ve akrabalarını korumayı Abdurrahman İbn-i Avf üzerine almış bulunuyordu.

Bedir günü, Kureyş ordusu bozguna uğrayınca Kureyş’ten bir esir olan Said bin Ebî Hubeyş şöyle der:

      “-Vallâhi, beni, Müslüman halkdan hiç kimse esir etmedi!”deyince:

      “-Seni ya kim esir etti?” denildi.

O da:

“-Kureyş, bozğuna uğrayınca, onlarla bende bozğuna uğradım, uzun

boylu, ak benizli, gökle yer arasında kır at üzerinde bir adam yetişip beni bağladı. Abdurrahman İbn-i Avf gelib beni bağlı bulunca, Müslümanlara:

      “-Bu kimin esiridir?”diye seslendi.

Hiç kimse, beni esir ettiğini söylemedi. Nihayet, beni Resûlullâh’a kadar götürdüler. Resûlullâh bana:

      “-Ey Ebî Hubeyş! Seni, kim esir etti?” dedi,

      “-Bilmiyorum!”dedim.

Gördüğümü, onlara haber vermek istemedim.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Seni, Meleklerden şerefli bir Melek esir etti. Ey İbn-i Avf ! Al, git esirini!”buyurdular. 5

Mahmud bin Lebîd’den;

Hâris bin Simme şunları anlattı:

“-Şiab’da Resûlullâh (s.a.v) bana:

      “-Abdurrahman İbn-i Avf’ı gördün mü?” diye sordu.

Ben de:

      “-Evet, yâ Resûlallâh! Onu, dağın eteğinde müşriklerden birinin altında gördüm. Yardım etmek istedim, fakat, seni görünce hemen yanına geldim!” diye cevap verdim.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v) şöyle dedi:

      “-Melekler onunla beraber savaşıyorlardı!”

Resûlullâh’ın bu sözü üzerine, ben, hemen Abdurrahman’ın yanına gittim. Onu, yere serilmiş yedi tane müşrikin yanında buldum.

      “-Bravo! Bunların hepsini de sen mi öldürdün?”dedim.

Yerde ölen bir müşriki, Ertat bin Şurahbil’i, işaret ederek:

      “-Bunu, ve bunu, ben öldürdüm! Fakat, diğerlerini hiç görmediğim birisi öldürdü!” dedi.

Ben de:

      “-Allâh ve Resûlü doğru söylüyor!”dedim. 6

Uhud Savaşı:

İbrahim bin Sa’d, şöyle anlatıyor:

      “-Uhud Savaşı’nda Abdurrahman İbn-i Avf’ın yirmibir yerinden yara aldığını duydum, onun bir dişi de kırılmıştı. Ayağından’da yaralanmıştı. Bu yüzden de topal kaldı!” 7

Abdurrahman İbn-i Avf’ın Dûmetü’l-Cendel’e Gönderilmesi:

Abdurrahman İbn-i Avf, Dûmetü’l-Cendel’e, Hicretin altıncı yılında Şaban ayında gönderilmiştir. Dûmetü’l-Cendel, iki kelimeden oluşmuş bir isimdir. Dûme, Hz.İsmail Peyğamberin oğludur. Cendel, lügatta, taşlı yer ve değirmi taş mânâsındadır.

Hz.İbrahim (a.s)’ın oğlu Hz.İsmail (a.s)’ın, Dum veya Dûme ismin-deki oğlu vaktiyle, Dûmetü’l-Cendel’in bulunduğu yere gelip konduğu ve orada taştan bir kale yaptığı için, orası, Dûmetü’l-Cendel diye anılmıştır. Dûmetü’l-Cendel, akar su, hurmalık ve ekinlerin bulunduğu bir yerdir. Şam’ın Medine’ye en yakın beldelerindendir. Tebük şehrinin yakınında, Suudi Arbistan’ın bir şehridir. Dûmetü’l-Cendel, büyük bir panayır ve ticaret merkezi idi. Bu seferin sebebi, İslâmiyet’i yaymaktı.

Abdullah bin Ömer der ki:

“-Resûlullâh (s.a.v) Abdurrahman İbn-i Avf’’ı, yanına çağırdı, ona:

      “-Hazırlan! Ben, seni bugün veya yarın sabah, inşaallâh, askerî bir birliğin başında göndereceğim!”dedi.

Ben, bunu işitince, kendi kendime:

      “-Ben bu gece Mescide gireceğim. Sabah namazını’da Resûlullâh ile beraber kılacağım. Resûlullâh’ın, Abdurrahman İbn-i Avf’a yapacağı tavsiyelerini işiteceğim!”dedim.

Mescid’de sabahladım. Sabah namazını Mescid’de kıldım. Mescid-’de, Resûlullâh’ın ashabından şu on kişilik cemaatın onuncusu ben idim:

Bunlardan, Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali, Abdurrahman İbn-i Avf, Abdullâh bin Mes’ûd, Mu’az bin Cebel, Huzeyfe bin Ye’mani, Ebû Saîd el-Hûdrî, ve ben idim.

Resûlullâh (s.a.v) ile Mescid’de bulunduğumuz sırada, Ensâr’dan bir genç gelib, Resûlullâh (s.a.v)’e selâm verdikten sonra oturdu:

      “-Yâ Resûlallâh!Yüce Allâh’ın Salâtü’s-Selâmı Senin üzerine olsun! Mü’minlerin en üstünü hangisidir?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Onların, ahlâkı, en güzel olanı!” buyurdu.

Ensâr’i genç:

      “-Mü’minlerin en zeki ve en akıllısı, hangisidir?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Onların, ölümü, en çok zikir edib, anânlarıdır!” buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v), geceleyin Dûmetü’l-Cendel’e hareket etmesini ve ora halkını İslâmîyet’e dâvet etmesini Abdurrahman İbn-i Avf’a emretti. Dûmetü’l-Cendel’e gidecek olanlar, yedi yüz kişi idi. Bunlar, seher vakti, Medine’nin dışında, Cûrüf bölgesindeki ordu karargâhlarında toplandılar. Resûlullâh, Abdurrahman İbn-i Avf’ın onlardan geri kaldığını görünce:

      “-Arkadaşlarından ne için geri kaldın?”diye sordu.

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! En son görüşmemin, konuşmamın Seninle olmas-ını istedim! Yolculuk elbisem üzerimdedir!”dedi.

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a), sabahleyin başına, siyah, pamuklu ve kalın bezden gelişi güzel bir sarık sarmıştı. Resûlullâh (s.a.v), onu önüne oturttu ve, Abdurrahman İbn-i Avf (r.a)’ın sarığını eliyle çözüb yeniden sardı. Sarığın ucunu, onun iki omuzunun arasından dört parmak veya o kadar sarkıttı. Sonra da:

      “-Ey İbn-i Avf! İşte böylece sarık sar!”buyurdu.

Abdurrahman İbn-i Avf’a verilmek üzere bir Sancak getirilmesini Bilâl-i Habeşi’ye emretti. Abdurrahman İbn-i Avf’ın kılıcı boynunda asılı idi. Resûlullâh’ın, Abdurrahman İbn-i Avf’a sancağı vereceği sırada Yüce Allâh’a Hamd-ü Senâ’da ve Kendisine de Salât-ü Selâm’dan sonra:

      “-Al İbn-i Avf! Hepiniz Allâh yolunda ğaza ediniz! Allâh’a karşı kâfirlik edenlerle çarpışınız! Ğanimet mallarına hiyanet etmeyiniz! Ahdi-nizi bozmayınız! Öldürdüklerinizin burun, kulak gibi azâlarını kesmeyiniz! Küçük çocukları asla öldürmeyiniz! Bunlar, size, Allâh’ın ahdi ve Peygamberinin örnek gidişatıdır!”

Başka rivâyette göre ise:

      “-Allâh’ın adıyla git ve, Allâh yolunda ğazâ et!Allâh’a karşı kâfirlik edenlerle çarpış! Ğanimet mallarına hiyanet etme! Ahde vefâsızlık etme! Küçük çocukları öldürme!” buyurdu.

Bundan sonra eliyle işaret ederek:

“-Ey insanlar! Ey Muhâcirler cemâatı! Bir zaman, size gelib çatacak beş musibet vardır ki, onların gelib çatmasından Allâh’a sığınırım:

1-Bir kavmde çirkin fiiller yayılıp açığa vurulunca, muhakkak, ken-dilerinden önce geçmiş olanlarda görülmedik vebâ, acılar ve ağrılar onlarda zuhur eder!

2-Bir kavm, ölçüde, tartıda eksiklik yaptılar mı, muhakkak, kuraklık ve kıtlık yıllarına, geçim sıkıntısına, hükümdar zulmüne uğrar!

3-Bir kavm, mallarından zekât vermediler’mi, muhakkak, onların gökten yağan yağmurları kesilir! Dört ayaklı hayvanlar’da olsa, yine yağ-mura kavuşamazlar!

4-Bir kavm, Allâh ve Rasûlü’nün ahdini bozdular’mı, muhakkak, yabancıları olan düşmanları, onların üzerine salınırlar! Onlar da, onların ellerinde ve avuçlarındakinden bir kısmını çekib alırlar!

5-Bir kavm’in hâkimleri, Allâh’ın Kitabıyla hüküm etmediler mi? Allâh’ın indirmiş olduğu hükümlere göre hüküm vermeyi, onurlarına yediremediler mi, muhakkak, Allâh da, onların aralarına tefrika ve harb sokar!”buyurdular.

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a)’a da:

      “-Dûmetü’l-Cendel halkını İslâmiyet’e dâvet et! Eğer, Allâh, sana fetih ve zafer ihsan ederse, onlar, dâvetini kabul edib Müslüman olurlarsa, onların krallarının, liderlerinin kızı ile evlen!”buyurdular.

Abdurrahman İbn-i Avf, birliğinin başında Medine’den hareket etti. Dûmetü’l-Cendel’e gelince, orada üç gün kaldı. Dûmetü’l-Cendel halkını İslâmiyet’e dâvet etti. Ancak onlar:

      “-Biz, kılıçtan başka bir şeye cevab vermeyiz!”dediler.

İslâmiyet’i kabulden kaçındılar. Abdurrahman İbn-i Avf’a, ilk önce, böyle kılıç gösterdiler. Fakat üçüncü gün olunca da, Asbağ bin Amrü’l-Kelbî, Müslüman oldu. Kendisi önce Hırıstiyan idi ve Dûmetü’l-Cendel halkının Kralı idi. Asbağ, Müslüman olunca, kavminden onunla birlikte bir çok kimselerde, Müslüman oldular.

Abdurrahman İbn-i Avf, durumu ve Dûmetü’l-Cendel’de evlenmek istediğini, Resûlullâh (s.a.v)’e, bir yazı ile bildirdi. Yazıyı, Cüheyne’den Râfı’ bin Mükeys isminde birisiyle Medine’ye gönderdi.

Resûlullâh (s.a.v), Abdurrahman İbn-i Avf (r.a)’ın yazısına verdiği cevab da, Asbağ’ın kızı Tümadır ile evlenmesini de, ona yazdı. Bunun üzerine, Abdurrahman İbn-i Avf, Tümadır ile evlendi. Dûmetü’l-Cendel’ de onların yurdun da gerdeğe girdi.

Abdurrahman İbn-i Avf, Dûmetü’l-Cendel halkından Müslüman olmayarak kendi dinlerinde kalmak isteyenleri de; Cizye, Harac ödemek üzere kendi dinlerin de bıraktı. Dûmetü’l-Cendel’in Hrıstiyanlıkta kalan halkı, senede seksen dirhemin sekizde birinin dörtte birini Cizye, Harac olarak ödemek üzere Abdurrahman İbn-i Avf ile anlaşma yaptılar.

Abdurrahman İbn-i Avf, birliğinin başında, yeni zevcesiyle birlikte Medine’ye döndü. Abdurrahman İbn-i Avf (r.a)’ın yeni hanımı Tümadır, Kureyş’i bir erkekle evlenen Kelbî kabilesinden ilk hanımdır.

Tümadır, Abdurrahman İbn-i Avf’ın oğlu, meşhur Ebû Seleme’nin annesidir. Ebû Seleme’nin asıl ismi ise; Abdullâhü’l-Asğar’dır. Kendisi, büyük fıkıh ve hadis âlimlerindendir. 8

Mekke’nin Fethi:

Resûlullâh, Mekke’yi fethettiği zaman, Abdurrahman İbn-i Avf, bir mecliste bir cemâatla oturuyor, Ensârdan Sa’d bin Ubâde (r.a) da onlar arasında bulunuyordu. Kureyşîlerin kadınlarından bazıları, bu meclise uğradılar. Sa’d bin Ubâde (r.a):

      “-Bize, Kureyş kadınlarının boy bos ve şekil yönünden güzel olduk-ları söylenmişti. Onların, hiç de böyle olduklarını göremedik!”dedi.

Abdurrahman İbn-i Avf, Sa’d bin Ubâde’nin, Kureyş kadınlarından söz etmesine kızdı. Ona, ağır sözler söyledi. Az kalsın vuruşacaklardı. Sa’d bin Ubâde, ondan kaçıb kurtuldu. Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına vardı:

      “-Yâ Resulallâh! Abdurrahman’ın elinden ne çektiğimi bir bilsen?!”

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Ondan ne çektin ki?”diye sordu.

Sa’d bin Ubâde, tüm olub bitenleri, Resûlullâh (s.a.v)’e haber verdi. Resûlullâh (s.a.v) Sa’d bin Ubâde’ye o kadar kızdı ki, yüzü, sanki tutuşub yandı, al al oldu. Sonra da:

      “-Sen, onları, asıl babalarını, oğullarını, kardeşlerini veya kocalarını kayıb ettikleri zaman bir görecektin! Deveye binen kadınların hayırlısı, Kureyş kadınlarıdır. Onlar çocukları için her sıkıntıya katlanır, ellerinde bulunan her şeyi kocaları için saçarlar!”buyurdu, ve diğer kadınlara asıl üstünlük sağlayan vasıflarını duyurdu. 9

Abdullah bin Ebû Evfâ’dan:

“-Abdurrahman İbn-i Avf, Hâlid bin Velid’i Bedir Ashabına karşı kötü davranıyor diye Resûlullâh (s.a.v)’e şikâyet etti. Resûlullâh (s.a.v) de Hâlid bin Velid’i çağırtarak şöyle dedi:

      “-Yâ Hâlid! Bedir’de Savaşanların hiçbirine kötü davranma, Uhud Dağı kadar altın infâk etsen, yine onların yaptıklarına erişemezsin!”

Hâlid bin Velid (r.a)’de şöyle dedi:

      “-Onlar benim âleyhimde konuşuyorlar. Ben de karşılık veriyorum!”

O zaman Resûlullâh (s.a.v):

“-Sakın Hâlid’e kötü söz söylemeyin! Çünkü, O, Allâh’ın düşman

üzerine çektiği bir kılınçtır!”buyurdular.

Hasan-ı Basri’den de, şöyle bir rivâyete rastlamaktayız:

Abdurrahman İbn-i Avf ile Hâlid bin Velid’in araları iyi değildi. Hâlid bin Velid, bir defasında, Abdurrahman İbn-i Avf’a:

      “-Ey Avf’ın oğlu! Benden fazla olarak bir veya iki savaşa katıldın diye övünme!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) bunu duyunca:

      “-Ashabımı bana bırakın! Kudret ve iradesi ile yaşadığım O, Allâh’a yemin olsun ki, eğer sizden biriniz Uhud Dağı kadar altında infâk etmiş olsa, yine de yaptıklarının yarısı kadar olmaz!” buyurdu.

Bu hadiseden sonra, bu sefer de Abdurrahman İbn-i Avf ile Zübeyr bin Avvam’ın arası açıldı. Hâlid bin Velid, Resûlullâh (s.a.v)’a gelerek:

      “-Ey Allâh’ın Resûlü! Sen, beni Abdurrahman’a karşı kötü bir şey söylemekten menettin ama, Zübeyr bin Avvâm ona kötü şeyler söylüyor!” dedi. O zaman Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu:

      “-Onların ikisi’de Ehl-i Bedir’dendir. Ve birbirlerine denktirler!”

Ebû Hüreyre (r.a)’ın rivayetinde ise:

“-Ashabdan bazılarının arasında olduğu gibi, Hâlid bin Velid ile Abdurrahman İbn-i Avf arasında da darğınlık vardı. Resûlullâh (s.a.v) bunu duyunca:

      “-Ashabımı bana bırakın, sizden biriniz Uhud Dağı kadar altın infâk etseniz, onların Bedir Ehli’nin infak ettikleri bir müd veya yarısı kadar olamaz!” buyurdu. 10

Hz.Hâlid bin Velid ile Abdurrahman İbn-i Avf (r.a) arasında bu kadar önemli olayın esas sebebi ne idi?:

Hicri sekizinci yılın şevval ayında Hâlid bin Velid, Benî Cüzeyme Seferi’nde istemeden üzücü bir hata yapıp Benî Cüzeymelileri öldürtünce;

Abdurrahman İbn-i Avf, Hâlid bin Velid’i çok kınadı:

      “-Ey Hâlid! Sen, câhiliye çağının işini İslâmiyet’te işledin?!” dedi.

Hâlid bin Velid (r.a):

      “-Ben, senin babanın öcünü aldım! Onları, senin babana karşı tutub cezalandırdım!”dedi.

Abdurrahman İbn-i Avf’ da ona:

      “-Vallâhi, sen yalan söylüyorsun! Ben, babamın katilini kendi elimle öldürmüşümdür. Buna Osman İbn-i Affan’ı şahid tutuyorum!”dedi.

Hz.Osman (r.a)’â dönerek:

      “-Allâh aşkına söyle! Babamın katilini benim ödürdüğümü, sen bil-miyor musun?” dedi.

Hz.Osman (r.a) da:

      “-Allâh için, evet! Biliyorum!”dedi.

Bunun üzerine, Abdurrahman İbn-i Avf, Hâlid bin Velid’e:

      “-Fakat, sen, amucan Fâke bin Muğire’nin öcünü aldın! Yazıklar olsun sana ey Hâlid! Faraza, ben, babamın katilini öldürmemiş olsaydım, sen, benim câhiliye çağındaki babama karşı, bu gün Müslüman bir kavmı nasıl öldürebilirsin?!”dedi.

Hâlid bin Velid (r.a):

      “-Onların Müslüman olduklarını sana kim haber verdi?”diye sordu.

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a):

      “-Senin, onları, Mescidler yapmış ve Müslüman olduklarını söyler bulduğunu, sonra da, onları tutub kılıçtan geçirdiğini birlik halkının hepsi bize haber verdiler!”dedi.

Hâlid bin Velid (r.a)’da:

      “-Onlara, baskın yapayım diye Resûlullâh (s.a.v)’den bana haber gelmişti!” dedi.

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a):

      “-Resûlullâh (s.a.v) hakkında yalan söylüyorsun!”dedi. ve ona ağır sözler söyledi. Hâlid bin Velid’de, mazeret olarak:

      “-Abdullah bin Huzafetü’s-Sehmi’nin bana Resûlullâh (s.a.v), onlar, İslâmiyetten kaçınırlarsa, kendileriyle çarpışmanı sana emretmiştir!”dedi.

      “-Bunu, bana O, emr etmedikçe, ben çarpışma yapmadım!”dedi.

Hâlid bin Velid (r.a), daha sonraları diğer sahabelerinde çok yoğun baskısı sonucu, Hz.Osman (r.a)’la birlikte Abdurrahman İbn-i Avf’a gitti ve ondan özür dileyipb gönlünü aldı:

      “-Ey Ebû Muhammed! Benim için Allâh’dan mağfiret dile!”dedi. 11

Tebük Seferi:

Hicretin dokuzuncu yılı Receb ayında, Şam dan gelen tüccarlardan Nebati kavmine mensub kişilerden bir cemaat, Rumların Müslümanlarla çarpışmak üzere Şam’da askeri pek çok hazırlıklar yaptıklarını, yakında Medine’ye saldıracaklarının haberi Medine’ye gelince, Resûlullâh (s.a.v), Müslümanlara karşılığını Allâh’dan bekleyerek Allâh yolunda yardımda bulunmalarını emretti.

Onlar’da güçlerinin yettiğince yardımda bulundular. Hiçbir karşılık beklemeksizin yardım eden, Malının yarısını getiren Hz.Ömer gibi, malı-nın tümünü getiren Ebû Bekr gibi, Müslümanlarda vardı. Bu yardımlar sayesinde Müslüman fakirlerden çoğu bu sefere iştirak ettiler, bazıları da Medine’de kaldılar. O gün en çok yardımda bulunan zâtlardan biri de Abdurrahman İbn-i Avf (r.a) idi.

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a), iki yüz ukiye tasadduk etti. Hz.Ömer bin Hattab (r.a) yardım olarak yüz ukiye verdi. Âmir el-Ensarî (r.a) de doksan ölçek hurma getirmişti.

Hz.Ömer bin Hattab (r.a), şöyle dedi:

      “-Yâ Resûlallâh! Abdurrahman İbn-i Avf’ın günah işlediğini sanıyorum. Çünkü ailesine, geçimlerini sağlayacak hiçbir şey bırakmadı!”

Resûlullâh (s.a.v)’de Abdurrahman İbn-i Avf (r.a)’a:

      “-Sen aile efradına bir şeyler bıraktın mı?”diye sordu.

O ise:

      “-Evet! Yardım olarak getirdiklerimden daha çok ve daha güzel şeyler bıraktım!”cevabını verdi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Neler bıraktın?”diye sorunca

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a) şöyle dedi:

      “-Allâh’ın ve Resûlünün vaâd ettikleri rızık ve hayırları bıraktım!” 12

Diğer bir rivayette ise:

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a), dört bin dirhem getirip:

      “-Yâ Rasûlallâh! Benim sekiz bin dirhemim var. Sana, dört bin dirhem getirdim. Bunları, Allâh yolunda harca! Dört bin dirhemini de ev halkım için alı koydum!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh, senin getirib verdiğini de, ev halkın için alıkoyduğunu da, bereketlendirsin!”buyurdu.

Beni Aclanların kardeşi Âsım bin Adiyy’de doksan yük hurma tasadduk etti. Münafıklar, Abdurrahman İbn-i Avf ile Âsım bin Adiy için:

      “-Bunların yaptıkları, gösterişten başka bir şey değildir!”dediler.

Ensâr’dan Beni Amr bin Avflar’ın müttefiki ve Beni Üneyflerin kardeşi Habbab Ebû Akilü’l-Erâşi, bir sa’ avuç hurma getirdi ki, kendisi, buna herkesten daha çok muhtaç bulunuyordu.

Ebû Akil şöyle dedi:

      “-Yâ Resûlallâh! İki sa’ hurma karşılığında kendimi kiralatıp bütün gece sırtımla şu çektim. İki sa’dan bir sa’ını ev halkımın ihtiyacı için alıkoydum. Diğerini de, Rabbimin rızasını kazanmak için Sana getirdim!”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yüce Allâh, senin getirib verdiğini de, ailen için alıkoyduğunu da, bereketlendirsin!”buyurdular.

Getirilen hurmanın sadakalar içine dökülmesini emr etti. Münafıklar, bu defa, Ebû Akil’ın getirdiği bir sa’ hurma sadakasını azımsadılar da:

      “-Allâh, Ebû Akil’in bir sa’ hurmasından müstağnidir. Şu miskin’in azıcık hurmasına Allâh’ın ne ihtiyacı var? Allâh ve Resûlü’nün bu kadar-cık şeye ihtiyacı yoktur. Bir sa’cık şeyi Allâh ne yapsın? Ebû Akil de, bunu sadaka veriyor desinler diye getirdi!”dediler ve gülüştüler. 13

Münafıklar çok yardım eden zenginler için:

      “-Gösteriş düşkünü gösteriş yapıyorlar!”diyerek alay ediyorlar az getiren Ebû Akil gibi fakir Müslümanlar için ise:

      “-Bunun getirdiği şeylere kendisi herkesten daha çok muhtaçtır. Allâh’ın buna ihtiyacı mı var!”deyip dalğa geçerken şu âyetler nâzil oldu:

      “-Münafıklar hâlâ anlamadılar mı ki, Allâh onların sırlarını da, fısıltılarını da bilir. Ve, Allâh bütün gizli şeyleri hakkıyla bilendir. Sadakalar hususunda gönülden bağışta bulunan mü'minleri ve güçle-rinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip alay edenler yok mu? İşte Allâh onları maskaraya çevirmiştir. Ve onlar için acı bir azab vardır!” 14

Muğîre bin Şû’be der ki:

“-Tebük Seferi’nde iken Hicr’le, Tebük arasında bir konak yerinde bulunduğumuz bir sırada, tanyeri ağardıktan sonra, Resûlullâh (s.a.v), ihtiyacını gidermek için gitmişti. Uzaklara doğru gidince, ben de, arkasın-dan su kabını taşıdım. Müslümanlar, sabah namazında günün doğmasın-dan korktular. Sabah namazlarını kıldırması için Abdurrahman İbn-i Avf’ı ileri sürdüler.

Resûlullâh (s.a.v), işini bitirince, geldi. Abdest suyunu döktüm elini yüzünü yıkadı. Başını meshetti. Ve ayaklarındaki mestlerini mesh etti. Resûlullâh (s.a.v)’ın üzerinde Rum yapısı olan cübbesi bulunuyordu. Cübbenin kolları biraz dardı. El ve kollarını, cübbesinin dar kollarından çıkaramadığı için, cübbenin altından veya içinden dışarı çıkarıb ellerini yıkamıştı. Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte, namaz kılan Müslümanların yan-larına vardığımız zaman, Abdurrahman İbn-i Avf (r.a), cemâatı, rükûa vardırmış, cemâat ise, Abdurrahman İbn-i Avf’la birlikte rükû tesbihlerini okuyor, cemâata bir rekât kıldırmış bulunuyordu.

Cemâat, Resulullâh (s.a.v)’ın geldiğini anlayınca, az kalsın namaz-larını bozacaklardı! Abdurrahman İbn-i Avf’da, arkasına dönmek isteyin-ce, Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Dur, devam et!”diye işaret buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v), Abdurrahman İbn-i Avf’ın arkasında bir rekât, yâni kalan ikinci rekâtı, onunla birlikte kıldı. Abdurrahman İbn-i Avf, selâm verince, cemâat, sıçrayıp ayağa kalktılar. Resûlullâh (s.a.v) ise, kalkıp kalan rekâtı da kendi başına kılarak selâm verdi. Namaz dağılınca:

      “-Güzel yaptınız!”buyurdular. 15

Böylece Hz.Ebû Bekr (r.a) gibi, o da, Resûlullâh (s.a.v)’e hayatta iken imamlık yapmış oldu.

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a)’ın Menkıbeleri:

Abdurrahman İbn-i Avf, (r.a) fazilet ve kemâl sahibi bir sahabe idi. Resûlullâh (s.a.v)’e karşı kalbi şefkat ve muhabbetle dolu bulunuyordu. Allâh korkusu içine öylesine işlemişti ki bu yüzden dünyasını hiçbir zaman dinine tercih etmemiştir.

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a), Medine’ye hicretinden sonra bir hayli zengin olmuştu. Onun hazırladığı kervanlar ülkenin her tarafına gitmeye başlamıştı. Fakat o, bu serveti şahsı için kullanmak yerine; Allâh yolunda kullanmasını bilmişti. Mal ona değil, o mala binmişti. Köleleri hürriyete kavuşturmak için binlerce dinar harcamıştır:

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a) dan Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdular:

      “-Ebû Bekr Cennettedir, Ömer Cennettedir, Osman Cennettedir, Ali Cennettedir, Talha Cennettedir, Zübeyr Cennettedir. Abdurrahman İbn-i Avf Cennettedir, Sa’d Cennettedir, Said Cennettedir, Ebû Ubeyde bin Cerrah Cennettedir!” 16

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a)’dan:

“-Ashabdan dört veya beş kişi gece gündüz nöbetleşe Resûlullâh’ın hizmetini görmek için yanından ayrılmazlardı. Bir gün sıra bende idi. Resûlullâh dışarı çıktı. Ben de peşinden gittim. Ensâr’ın ileri gelenlerin-den birinin bahçesine girdi. Namaz kılmaya başladı. Secdelerini o kadar uzattı ki, ruhunun kabzedildiğini zannederek ağlamaya başladım. Bunun üzerine başını kaldırıp beni çağırarak:

      “-Neyin var?” diye sordu.

      “-Ey Allâh’ın Resûlü! Secdeleri uzattınız. Ben de ruhunuzun kabze-dildiğini zannederek sizi bir daha göremeyeceğim diye üzülüp ağlamaya başladım!”dedim.

Bana şunları söyledi:

      “-Ümmetimin arasında beni bu yaşa kadar getirdiği için Rabbime şükür secdesi yaptım. Ümmetimden bana Salât-ü Selâm getirene; Allâh on sevab yazar, on günahını da affeder!”buyurdular.

Abdurrahman İbn-i Avf’dan gelen bir başka rivâyet de şöyledir:

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Cebrâil bana; müjde! Allâh sana salâvat getireni ben affederim. Sana selâm getireni de korktuklarından emin kılarım!”buyuruyor, dedi.

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a) zaman, zaman Resûlullâh’ın duâsına da mazhar olurdu. Bir defasında Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Allâh’ım, Abdurrahman’a Cennet sebillerinden içir!”diye duâ etmişti. Diğer taraftan da bu bahtiyar sahabe; Resûlullâh (s.a.v)’in:

      “-Abdurrahman İbn-i Avf, yeryüzünde ve gökyüzünde emindir!” şeklindeki iltifatına da mazhar oldu. 17

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’in devrinde bir gece, iyice karanlık basınca, oturub bütün servetini bir deftere geçirmiş, onları Muhacir ve Ensâr’a ayırmış ve hatta üzerindeki gömleğinin ve sarığının kimlere verileceğini bile tayin etmiş, servetinden fakirlere dağıtılmak üzere yazmadığı hiçbir şey, bırakmamıştı. Sabah namazını, Resûlullâh’in arkasında kıldığı zaman, Cebrâil Âleyhisselâm, inib:

“-Yâ Muhammed! Yüce Allâh, sana, şunu buyuruyor ki:

      “-Abdurrahman’a Benden Selâm söyle! Yazdığı, sadaka defterini kabul ettim ve kendisine geri çevirdim! Ona; Allâh, senin sadakanı, kabul etti ve kendisi, bu hususta, hem Allâh’ın vekilidir! Hem Allâh’ın Resûlü-‘nün vekilidir! Serveti hakkında, istediğini, yapsın! Evvelce yapageldiği tasarruf gibi, tasarrufta bulunsun. Kendisinden, hesab sorulmayacak de! Kendisini, Cennetle’de müjdele! buyuruyor!” dedi. 18

Ümmü Bekir bint-i Misver’den:

“-Abdurrahman İbn-i Avf (r.a), arazilerden birini kırk bin dinara sattı. Bu parayı da, Zühre oğullarına, fakir Müslümanlara, muhtaç muha-cirlere, Resûlullâh’ın hanımlara dağıttı. Bir miktarda benimle Hz.Âişe’ye

hediye olarak gönderdi.

Hz.Âişe (r.a):

“-Bu malı kim gönderdi? diye sordu.

      “-Abdurrahman İbn-i Avf!”dedim, ve, hâdiseyi anlattım.

Bunun üzerine, Hz.Âişe (r.a);

“-Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuşlardı:

      “-Benden sonra size ancak sabredenler şefkatle muamele edecekler!”

      “-Allâh, Abdurrahman İbn-i Avf’a cennet pınarlarından ihsanlarda bulunsun!”dedi. 19

Ali bin Harb, Fevâid’inde Süfyân bin Uyeyne, İbn-i Ebû Necih’den tahric etti: Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu:

      “-Benden sonra hanımlarıma göz kulak olan kişi, gerçekçi ve iyi bir insandır!”

İşte, Abdurrahman bin Avf, onları çıkarır ve onlarla birlikte hacca giderdi. Binecekleri develerinin hevdeçlerine ipekten örtüler örtürürdü. Menfezi olmayan dar yollarda onları develerinden indirttirir, istirahatları-nı temin ettirirdi.

Hz.Ömer derdi ki:

      “-Abdurrahman, Müslümanların efendilerinden bir efendidir!”

Tirmizi ve Tarih isimli eserinde Sarrâc, Nevfel be İyas el-Hûzeli tarikıyla tahric ettiler, dedi ki:

“-Abdurrahman bin Avf bizimle otururdu, ne güzel oturucuydu o! bir gün bizi evine götürdü. Girib yıkandı, sonra çıktı. Bize içinde et ve ekmek bulunan bir tabak getirdi. Sonra ağladı.

      “-Neden ağlıyorsun ey Ebû Muhammed?”diye sorunca şöyle dedi:

      “-Resûlullâh ve âilesi, arpa ekmeğinden doymadan öldüler. Bizim daha iyi olan bir şey elde etmemiz için geride kaldığımızı sanmıyorum!” 20

Enes bin Mâlik (r.a) anlatıyor:

“-Âişe (r.a), Medine’de evinde iken dışarıda birtakım sesler duydu:

      “-Nedir bu?”diye sordu.

      “-Abdurrahman İbn-i Avf’ın ticaret kervanı! Şam’dan geliyor ve pek çok şey getiriyor!”dediler.

Kervanında yedi yüz deve vardı. Kervanın gürültüsü Medine’yi çın-latıyordu. O zaman, Hz.Âişe (r.a) şöyle dedi:

“-Resûlullâh (s.a.v)’ın şöyle buyurduğunu duydum:

      “-Abdurrahman İbn-i Avf’ı emekleyerek cennete girerken gördüm!”

Bu söz, Abdurrahman İbn-i Avf’a ulaşınca:

      “-Eğer yapabilseydim, cennette, yürüyerek girerdim!”dedi.

Ve, o kervanını bütün ağırlıklarıyla Allâh yolunda infâk etti.

Zührî anlatıyor:

      “-Abdurrahman İbn-i Avf, Resûlullâh (s.a.v) zamanında malının bir miktarını tassaduk etti. Daha sonra kırk bin dinar daha tasadduk etti. Yine Allâh yolunda, beş yüz at, ve beş yüz deve infâk etti. Malının çoğunu ticaretten kazanmıştı!” 21

Talha (r.a) der ki;

      “-Medineler Abdurrahman İbn-i Avf (r.a)’ın bir aile halkı gibi idiler. Malının üçte birini onlara ödünç verir, üçte biri ile onların borçlarını öder, geriye kalan üçte biri ile de kendi hısım ve akrabasını gözetir ve kollardı. Abdurrahman İbn-i Avf, ayrıca Allâh yolunda cihad edenlere elli bin dinar vasiyet etmişti. Elli kişiye, biner dinar verildi. Bedir mücahidleri için vasiyette bulunmuştu. Onlardan her birine 400’er dinar verildi. İbn-i Avf’ ın Allâh yolunda 1000 at vasiyette bulunduğu da rivâyet edilir!” 22

Sa’d bin İbrahim’in babası anlatıyor:

“-Abdurrahman İbn-i Avf oruçluydu. Ona, yemek getirdiler. Yemeği görünce şöyle dedi:

      “-Benden daha hayırlı olan, Mus’ab bin Umeyr, Uhud’da şehid olduğunda kefen olarak bir hırkaya sarıldı. Başı örtülünce ayakları, ayakları örtülünce de başı açıkta kalıyordu. Benden hayırlı olan, Hamza’da şehid olduğunda böyle olmuştu. Daha sonra servetimiz alabildiğine çoğaldı. İyiliklerimizin karşılığını bu dünyada almaktan ve âhirette bir şey kalma-masından korkarım!”dedi.

Daha sonra Abdurrahman İbn-i Avf ağlamaktan yemek yiyemedi!”

Nevfel bin İlyas el-Hüzelî anlatıyor:

“-Abdurrahman İbn-i Avf, bizim yakın arkadaşımızdı. Ne kadar iyi bir arkadaştır. Bir gün bizi dâvet etti, evine gittik. İçeriye girip abdest aldı. Sonra gelip yanımıza oturdu. İçinde ekmek ve et bulunan genişçe bir sâhan getirdiler. Yemek ortaya konunca Abdurrahman İbn-i Avf, ağlama-ya başladı. Biz kendisine:

      “-Yâ Ebû Muhammed! Niçin ağlıyorsun?”diye sorduk.

Şöyle dedi:

      “-Resûlullah (s.a.v) ve Ehl-i Beyti, arpa ekmeğiyle dahi doyamadan şu dünyadan göçüp gittiler. Zannetmiyorum ki biz, daha hayırlı olan öbür dünya sevabına nâil olalım!”

Mü’minlerin annesi Ümmü Seleme (r.a) anlatıyor:

“-Bir defasında Abdurrahman İbn-i Avf, yanımıza izin alıb girerek:

      “-Anne! Kureyş içinde en çok malı olan benim. Malımın beni helâk etmesinden korkuyorum!” dedi.

O zaman, ben, ona:

“-Oğlum infak et! Çünkü, ben, Resûlullâh (s.a.v)’ın şöyle buyur-

duğunu işittim:

      “-Ashabı’mın içinde öyleleri var ki, ben kendilerinden ayrıldıktan sonra, beni bir daha hiç göremezler!”

Daha sonra, Abdurrahman İbn-i Avf dışarı çıktı. Yolda Hz.Ömer’e rastladı ve Ümmü Seleme (r.a)’nin bu sözlerini nakletti. Bunun üzerine Hz.Ömer, Ümmü Seleme’nin yanına gelerek:

      “-Ey Mü’minlerin annesi! Ciddi mi söylüyorsunuz. Acaba ben de Resûlullâh’ı göremeyecekler arasında mıyım?” diye sordu.

      “-Hayır, sen onların içinde değilsin. Fakat, senden başka hiç kimse hakkında bir şey diyemem!”diye cevap verdi. 23

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a) Mekke fethinden sonra birçok savaşlara katıldı. Veda Haccı’nda Resûlullâh (s.a.v) ile beraber bulundu Kâbe’yi Tavaf sırasında Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Ey Ebû Muhammed! Hacerü’l-Esved rüknünü nasıl istilam ettin?” diye sordu.

Abdurrahman İbn-i Avf:

      “-Her defasında istilam yaptım!” dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-İsabet etmişsin!” buyurdular. 24

Ebû Heyyac el-Esedî’den:

Kâbe’yi tavaf ederken şöyle duâ eden bir adam gördüm. Adam:

      “-Allâh’ım! Nefsimin cimriliğinden beni koru!”

Bundan başka hiçbir şey söylemiyordu. Bunun üzerine ona bunun sebebini sordum, bana:

      “-Eğer, nefsimin cimriliğinden korunursam, zina etmem, hırsızlık yapmam ve başka hiçbir günah da işlemem!”

Meğer, o kişi, Abdurrahman İbn-i Avf (r.a) imiş.

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a), evine her girişinde Âyet’el-Kürsî’yi okur, ve, sık sık da:

      “-Allâh’ım beni nefsimin tamahkârlığından koru!”diye duâ ederdi.

      “-Bundan başka Allâh’dan isteyeceğin bir şey yok mudur?”diyen-lere ise şu cevabı verirdi:

      “-Şayet nefsimin tamahkârlığından korunursam; ne hırsızlık eder, ne zinâ yapar, ne de herhangi bir günah işlerim!” 25

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’in vefatından sonra Resûlullâh (s.a.v)’ı kabrine indiren dört sahabiden biridir. Resûlullâh’ın vefatından sonra Benî Sâide sakıfası denen gölgelik’de toplanan ashâbın arasında bulunarak Hz.Ebû Bekr (r.a)’a bey’at etmiştir.

Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın, devrinde Abdurrahman İbn-i Avf, en güvenilir, samimi ve sözünde isabetli kıyâs sahibi bir müşâvirdi. Bu hasletlerinden dolayı Hz.Ebû Bekr, ona son derece hürmet eder ve karar vermeden önce onun fikrini alırdı. Nitekim, Hz.Ömer’in hilafet makamına getirilmesinde fikrini apaçık söylemiştir.

Hz.Ömer’in halifeliği döneminde müsteşarlık hizmetine devam etti. Ashab-ı Kiram halifeye arzetmekten çekindikleri meseleleri onun vasıtası ile intikal ettirirlerdi. Hz.Ömer’e bu derece yakınlığı sebebiyle zaman zaman geceleri Medine sokaklarında onunla birlikte dolaşarak asayişi kontrol ederlerdi. Bu dönemde Abdurrahman İbn-i Avf (r.a) Hac emirliği ve Beytü’l-Mâl muhafızlığı da yaptı.

Hz.Ömer (r.a) devrinde Abdurrahman İbn-i Avf, şûrâ üyesi idi. Irak arazisi hakkında yapılan müzakerelerde Hz.Ömer’in fikirlerinin zıddını ileri sürdüğü için müzakereler günlerce devam etmiştir. Nihayet halife Hz.Ömer’in bir âyeti ileri sürmesinden sonra mesele hal oldu.

Nihavend Savaşı’ndan önce, İslâm mukadderatı çok buhranlı anlar geçirmiştir. Çünkü savaşın kaybedilmesi, halinde düşmanın maneviyâtını yükselteceği gibi, İslâm’ın ilerlemesini’de geciktirirdi. Bu konu Şûrâ tara-fından yine münakaşa konusu edildi.

Bir kısım Ashab-ı Kiram, İslâm ordusunun başkumandanlığını halife Hz.Ömer (r.a)’in almasını isterken, Abdurrahman İbn-i Avf, irad ettiği nutuk ile bu hususun mahsurlarını tek tek ortaya koymuştur. Ve, halife Hz.Ömer’in savaş alanında başına bir halin gelmesi sebebiyle ordunun maneviyâtının sarsılacağını beyân etmiş ve şûrâ üyelerini kendi fikri etrafında toplamayı başarmıştır.

Halife Ömer (r.a)’ın, Hicri 23 yılında şehadeti ile son bulan olayda, Mecûsî Firuz tarafından yaralandığı zaman, namazı tamamlayamayacağını anladığından Abdurrahman İbn-i Avf’ı imamet makamına getirmiştir. Hz.Ömer (r.a)’ın şehid edilmesinden sonra, yeni halifenin seçimi hâdise-sinde, yine, Abdurrahman İbn-i Avf’ın üstün fedakârlığını ve ferâgatini görüyoruz. Hz.Ömer’in suikast sonucu aldığı yaradan kurtulma ihtimali kalmayınca, Sahabenin ileri gelenleri halife olarak yerine birisini tercih etmesini teklif ettiler.

Hz.Ömer (r.a)’de;

Sa’d bin Ebî Vakkas, Hz.Talha, Hz.Osman, Hz.Ali, Hz.Zübeyr ve Abdurrahman İbn-i Avf, gibi zatlardan birisi üzerinde karar verilmesi düşüncesinde olduğunu ölmeden önce ona bildirmişti.

Hz.Ömer (r.a)’in vefâtından sonra toplanan ilk şûrâda, Abdurrahman İbn-i Avf, şöyle bir teklifte bulundu:

      “-İçinizden üçümüz diğer üçümüz lehine ferâgat edelim!”

Bunun üzerine Hz.Zübeyr, Hz.Ali, Hz.Talha, Hz.Osman ve Hz.Sa’d bin Ebû Vakkas’da, Abdurrahman İbn-i Avf’ın lehine ferâgat etti. Daha sonra Abdurrahman İbn-i Avf (r.a)’da kendi adaylığından ferâgat edince hilâfet meselesi Hz.Ali ile Hz.Osman arasında kaldı.

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a) kendilerine şöyle dedi:

      “-İçinizden hanginiz ferâgat ederse bu işi ona verelim?”

Ancak her ikisinin de sükût etmesi üzerine Abdurrahman İbn-i Avf:

      “-İçinizden birini seçmeyi bana bırakır mısınız? Ben sizin Efdal ola-nınızı araştırır, bu işi ona bırakırım!” dedi.

Hz.Ali de, Hz.Osman da:

      “-Peki!” diyerek kabul ettiler.

Abdurrahman İbn-i Avf, üç gün üç gece sahabiler ile istişâre ettikten sonra Hz.Osman’a bey’at edilmesi gerektiğine kanaat getirdi ve halkı toparlayıb kanaatini bildirdi. İlk olarak da kendisi gelib, Hz.Osman (r.a)’a bey’at etti. Bunun üzerine herkes Hz.Osman’a biat ederek tabî oldu.

Hz.Osman (r.a)’ın halifeliği sırasında da müsteşarlık görevine ve Hac emirliği ve Beytü’l-Malı koruma görevlerine devam etti. Zaman zaman halife Hz.Osman’a çeşitli ikazlarda bulundu. Özellikle akrabaları olan Ümeyye Oğullarının devlet otoritesini ve adaleti akamete uğratma-larından korktuğunu bu ve buna benzer haklı endişelerini zaman zaman çekinmeden dile getirirdi.

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’in ilminden en fazla istifade eden sahabelerindendi. Namazlarını son derece huşu ile edâ eder, bilhassa öğle namazı’nın farzını edâ ettikten sonra nafile namazı kılardı. Günlerinin çoğunu oruçlu geçirirdi. Her sene hacca giderdi. Resûlullâh-’dan hadis rivâyet etmekte son derece titiz davranmış, bu sebeble de pek fazla hadis nakledememiştir. Kaynaklarda ondan rivayet edilen altmış beş hadis-i şerife rastlanmaktadır. Bunlardan ikisini Buhâri ve Müslim rivâyet etmişlerdir. Beş tanesini de sadece Buhâri rivâyet etmiştir.

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a)’dan çocukları İbrahim, Humeyd, Ömer, Mus’ab, Ebû Seleme, oğlunun oğlu Misver bin İbrahim, kızkardeşinin oğlu Misver bin Mahreme, İbn-i Abbas, İbn-i Ömer, Cübeyr bin Mut’im, Câbir bin Abdullah, Enes bin Mâlik, Mâlik bin Evs bin el-Hadesân, Abdullah bin Âmir bin Rabia, Becâle bin Abede ve kimileri rivâyette bulunmuşlardır.

Resûlullâh (s.a.v), ve Hz.Ebû Bekr, Hz.Ömer ve Hz.Osman dönem-lerinde fetvaya ehil görülen ve sayı bakımından, Orta derecede fetva veren sahabilerden (Mutavassitun) sayılan Abdurrahman İbn-i Avf’ın fetvaları küçük bir risale oluşturacak büyüklükte dir. Rivâyet ettiği hadislerden meşhur olanlarından ikisi şu meâldedir:

      “-Bir yerde vebâ hastalığının bulunduğunu işittiğiniz zaman oraya gitmeyiniz. Eğer hastalık, bulunduğunuz yerde çıkarsa kaçmak için sakın oradan ayrılmayınız!”

“-Kadın beş vakit namazını kılar, Ramazan orucunu tutar, namus-unu korur, kocasına da itaat ederse ona;

      “-Dilediğin kapıdan Cennete gir!”denilir.

Bu arada, Resûlullâh (s.a.v) Abdurrahman İbn-i Avf’a vücudundaki bir hastalıktan dolayı ipekli giyecekler giymesine de müsaade etmiştir.

Onun, en çok korktuğu şeylerden biri de; çok malın insanı helâke sürüklemesi hususu idi. Ölüm anında binlerce dinarını Allâh yoluna vakfetti. Bu vakıf’dan bilhassa, Bedir Ashâbı’na verilmesini istedi.

Resûlullâh’ın hanımları Mü’minlerin Annelerinden hayatta olanlara binlerce dirheme satın aldığı bir bağı vakfetmiştir.

Hayber tarafında, Resûlullâh (s.a.v.) tarafından kendisine verilmiş bir arazisi vardı. Buradan elde ettiği mahsûlü Allâh yolunda infak ederdi.

Evinde her gün kurulan büyük bir sofrası vardı. Fakr-ı Zarûret içinde olanlar her gün oraya gelerek yemek yerlerdi. Bu esnada, o da onlara son derece izzet ve ikramda bulunurdu.

Başka bir rivâyette ise: Abdurrahman İbn-i Avf âhiret, günündeki ince hesabdan çok korkardı, denilir. Bir gün onun bu endişesinden dolayı olacak ki, Cebrâil (a.s) Resûlullâh’a gelerek:

      “-İbn-i Avf’a söyle; misafir ağırlasın, miskini doyursun, fukarayı boş çevirmesin, bunları yaparsa korkusuna keffâret olur!” demişti. 26

Abdurrahman İbn-i Avf, vefâtından önce, servetinden Bedir şehid-lerinin hayatta kalan yakınlarına dörder yüz dinar verilmesini vasiyet etti. Bedir şehidlerinden ise o gün için yüz kişi hayatta idi.

Vefât edeceği sıralarda, kendi nefsini iyice muhakeme etmiş ve son derece üzülüb ağlamıştı, ağlamasının sebebi, sorulunca:

      “-Mus’ab bin Umeyr, benden daha hayırlı idi. Resûlullâh (s.a.v)’ın devrinde vefât etmiş, ona, içine sarılacak bir kefen dahi bulunamamıştı. Ben, kendimi âhiretteki nasibi, dünya hayatında verilmiş olan kimselerden olmaktan korkuyorum! Servetimin çokluğu, beni tutub arkadaşlar-ımdan alıkoymasından korkuyorum!”demiş bayılacak derecede kendin-den geçerek gözyaşlarına boğulub ağlamıştı.

Abdurrahman İbn-i Avf (r.a) Hicretin 3. Miladi 652. yılda 72 yaşında iken vefât etti. Cenâze namazını bir rivâyette göre halife Hz.Osman (r.a), diğer bir rivâyette göre ise, yakın dostu, Zübeyr bin Avvâm (r.a) kıldırdı. Kabri, Medine’de Cennetü’l-Bâkî de’dir.

Vefâtından sonra Hz.Ali (r.a) şöyle demiştir:

      “-Gitti İbn-i Avf! Ben onun özünün temizliğini gördüm ve hayatında hiç bir kötülüğüne rastlamadım!” buyurmuşlardır.

Sa’d bin Ebî Vakkas (r.a) ise:

      “-Ey koca dağ gidiyorsun!”deyib de günlerce gözyaşı döktü.


Şüphesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan râzı olsun.


1- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-3-149 
2- M.Asım Köksal İslâm Tarihi-8-92 
3- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-4-178 
4- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-115 
5- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-155-158 
6- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1921 
7- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-516 
8- M.Asım Köksal İslâm Tarihi-13-78-83 
9- M.Asım Köksal İslâm Tarihi-15-343 
10- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-976 
11- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-389 
12- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-422 
13- M.Âsım Köksal, İslâm Tarihi-16-157-159 
14- Tevbe-78-79 
15- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-16-196 
16- Sünen-i Tirmizi- Menâkıb bölümü-26-3747 
17- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1661 
18- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-3-150 
19- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-820 
20- El-İsabe İbn-i Hacer el-Askalani-3-332-334-No-5183-Özet 
21- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-755 
22- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-264 
23- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık -2-852 
24- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-17-241 
25- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1736 
26- İmam-ı Şa’rani Tababakat’ül Kübra (Cümle yayın.İst.1985 A.Akçiçek)-1-73