Abdullah Ibn-i Ömer

Hz.Ömer’in dokuz evlâdından biri olan, Neseb ve künyesi babasına izafe edilen yegâne oğlu, Abdullah İbn-i Ömer, Resûlullâh’ın en hatırlı ve en âlim sahâbelerinden, en çok hadis rivâyet eden, ve en çok fetva veren Abadile-i Seb-a’den, yedi büyük Abdullah’dan birisidir.

Abdullah Ibn-i Ömer

Abdullah Ibn-i Ömer
عـَـبْـدُاللهُ بْــنُ عُــمَـرُ بْــنُ اْلـخَــطَّـا بْ


 Baba Adı    :    Ömer İbn-i Hattab.
 Anne Adı    :    Zeyneb bint-i Maz’ûn bin Habib.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Takriben Miladi 610.yılda Mekke’de doğdu.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicri 73. Miladi 693 yılında Mekke de hac dönüşü zalim Haccâc tarafından orğanize edilen bir suikastle şehid edildi.
 Fiziki Yapısı    :    Uzun boylu esmer tenli sakalını kınalardı. Babası Hz.Ömer’e çok benzerdi.
 Eşleri    :    1-Safiyye bint-i Ebu Ubeyd 2-Ümmü Alka-me bint-i Alkame 3-Sehle bint-i Mâlik bin eş-Şehhah.
 Oğulları    :    On iki tane oğlu vardı.
 Kızları    :    Dört tane kızı vardı.
 Gavzeler    :    Hendek, Benî Kureyza, Hudeybiye, Hayber, Mute, Mekke’nin fethi, Huneyn, Tâif, Tebük, Yemame, Afrika’nın fethi, İstanbul kuşatması gibi bir çok seferlere katıldı.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Mekke’den, Medine’ye Muhacirdir.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    2630 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Hicret sırasında çocuk yaşta idi.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Abdullah İbn-i Ömer İbn-i Hattab bin Nüfeyl bin Abdüluzza bin Riyah bin Kurd bin Rezah bin Adiy bin Kâ’b bin Lüey bin Ğalib bin Fihr el-Kureyşî el-Adevi.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Abdurrahman, İbn-i Ömer.
 Kimlerle Akraba idi    :    Hz.Ömer’in oğlu, Resûlullâh (s.a.v)’ın kay-ın biraderi, Hz.Hafsa validemizin küçük kardeşi’dır.


Abdullah Ibn-i Ömer Hayatı


Hz.Ömer’in dokuz evlâdından biri olan, Neseb ve künyesi babasına izafe edilen yegâne oğlu, Abdullah İbn-i Ömer, Resûlullâh’ın en hatırlı ve en âlim sahâbelerinden, en çok hadis rivâyet eden, ve en çok fetva veren Abadile-i Seb-a’den, yedi büyük Abdullah’dan birisidir. İslâm tarihinde isminden çok, İbn-i Ömer künyesiyle zikredilmektedir. Annesi; Mekkeli muhacir sahâbiyeden: Zeyneb bint-i Maz’ûn (r.a)’dır. Dayıları ise; meşhur sahâbîlerden Osman İbn-i Maz’ûn, Abdullah İbn-i Maz’ûn, Kudame İbn-i Maz’ûn’dur.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’in en meşhur künyesi, Ebû Abdurrahmân-’dır. Takriben Milâdî 610 yılında Mekke’de doğmuştur. Hicri 73. Milâdî 692 veya 693 yıllarında yine Mekke’de vefât etmiştir.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a), henüz beş yaşlarında iken babasının İslâmiyet’i kabul etmesi üzerine, Müslüman bir aile içinde, İslâm nurunun ışığı altında ve İslâmî terbiye alarak büyümüştür. Bu bakımdan şirki tanı-madan İslâmla müşerref olmuştur. Bunu teyid etmek için de şöyle derdi:

      “-Babam, Müslüman olduğu zaman, ben, ufacık bir çocuktum!”

Abdullâh İbn-i Ömer (r.a), babasının Müslüman oluşunu Kureyşilere ulaştıran kişiyi ve babasına dayak atılması olayını şöyle anlatır:

“-O dedikoducu kişiye, Cemil bin Ma’mer el-Cumahi denilir. Babam Ömer, onun yanına gitti. Ben de arkasından gittim. Babam ona:

      “-Cemil! Cemil! Yâ Cemil! Biliyor musun?! Ben Müslüman oldum! Muhammed’in Dinine girdim! Fakat, bunu, aramızda sır olarak sakla! Olur mu?”demeye kalmadı.

Adam, hemen ayağa kalktı ve aceleyle ridasını sürükleyerek, o önde, babam arkada gittiler. Ben de, arkadan takib ettim. Mescid-i Hârem’e gir-diler. O sırada müşrikler, ileri gelenleriyle birlikte, Kâbe’nin etrafında toplanmış oturuyorlardı. Cemil bin Mamer el-Cumahi duramadı. Hemen Kâbe’nin kapısı önünde ayağa kalktı. Bütün avazının çıktığı kadar:

      “-Ey Kureyş cemâati dinleyin! Haber veriyorum. Ömer İbn-i Hattab dininden çıkmış. Başka bir dine girmiştir!”diye bağırdı.

Bunu duyan Kureyşliler ve onların ilerde gelenleri, hayretle

      “-Ne diyorsun be adam?!”dediler.

Babam Ömer ise:

      “-O yalan söylüyor!” deyince, Kureyş kavmi derin bir nefes aldı.

      “-Hâ ne bilelim!” dediler. Hemen babam Ömer bin Hattab:

      “-Ey Kureyş halkı! Doğrusu şu ki, ben Müslüman oldum. Allâh’dan ğayrı ilâh olmadığına, Muhammed’in Allâh’ın kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet ettim!” deyip, Kelime-i Şehâdet getirince,

Kureyş müşrikleri, ona:

      “-Ömer! Sen, ne dedin, ne dedin?!”deyip hemen babamın üzerine saldırdılar. Aralarında kavga başladı. Öyle ki; Güneş başlarının üzerinde yükselinceye kadar babamla, Kureyşiler çarpıştılar. Sonunda babam yoru-lub oturdu. Müşrikler babamın başına üşüştüler. Babam onlara:

      “-Bana istediğinizi yapınız. Allâh’a yemin ederim ki eğer biz üçyüz kişi olsaydık, yâ biz, yenilir burayı size bırakırdık, ya da siz yenilir burayı bize bırakırdınız!”diyordu.

Babamla Kureyş bu haldeyken, üzerinde Yemen işi çizgili bir elbise ile nakışlı bir gömlek bulunan yaşlı bir Kureyşli adam gelib üzerlerine dikildi. Ve onlara:

      “-Hey nedir bu haliniz?!”diye sordu.

      “-Ömer, Ömer!”dediler.

Adam:

      “-Ne olmuş Ömer’e?!”dedi.

Kureyşliler:

      “-Ömer dininden dönmüş. Başka bir dine girmiş!”dediler.

Adam:

      “-Onu, kendi haline bırakınız! Ömer, kendi tercihini yapmış size ne, ondan ne istiyorsunuz? Hem onun kavmi olan Adiy bin Kâ’b oğulları size adamlarını böyle teslim edeceklerini mi sanıyorsunuz?! Hadi dağılınız. Adamın başından! Ben onun koruyucusuyum!”dedi.

Bunun üzerine Kureyşiler dağıldılar. Hicretten epeyce sonra bu olayı konuşurken, babama:

      “-Baba, o adam kimdi?”diye sordum.

Babam bana:

      “-Oğlum, o, Âs bin Vâil el-Sehmi idi!”dedi.

Hz.Ömer’in annesi Hanteme Âs bin Vail’in mensub olduğu Sehmi âilesinden olduğu için, bir cihetten onun dayısı sayılır dı. Yoksa Âs bin Vâil, çok azılı bir İslâm düşmanıydı. 1

Bu olay bize gösteriyorki Abdullah İbn-i Ömer, Nübüvvetin altıncı yılında gördüğünü ve duyduğunu unutmayacak kadar gelişmiş bir zekaya sahib imiş. Abdullah İbn-i Ömer, hicret esnasında bütün ailesi ile birlikte Medine’ye göç etti. Veya kendisinin daha önce hicret ettiği de söylenir. Resûlullâh (s.a.v)’e çok bağlı idi. O kadar ki, henüz çocuk denecek kadar olmasına rağmen Resûlullâh (s.a.v)’in yaptıklarını aynen tekrarlar veya taklid ederdi. Böylece Sünnet-i şerif üzerine amel edinmeyi kendisine düstur ve şiâr edinmişti.

Bu hususa o kadar dikkat ederdi ki, Resûlullâh (s.a.v)’in nerede namaz kıldığını, hangi ağacın altında oturduğunu veya ibâdet ettiğini görse, Resûlullâh’ın ayak izlerine basa basa oraya gider ve aynı şekilde ibâdet ve tâatte bulunurdu.

Resûlullâh (s.a.v)’i adım adım takib ettiğinden, Tefsir’de Rûsuh sahibi, Hadis ilminde ise, en fazla hadis rivâyet edenler arasına girmiş, ve fıkıh ilminde ise, derin bir malûmâta sahib olmuştu. Bu yüzden cümle müctehidlerin çok istifade ettikleri, ileri gelen Âlimler’den biri olmuştu.

Hicretten sonra hak ile bâtılın, ilk defa karşı karşıya gelmiş olduğu, Bedir Savaşı’na çıkılırken, henüz on üç yaşında bulunuyordu.

Resûlullâh (s.a.v), Bedir Savaşı’na çıkarken, Medine’den Mekke’ye giden dağ yolunu takib etti. Medine’ye bir mil mesâfede Medine evlerine bitişik Büyûtü’s-Sukyâ’da, Ebû İnebe Kuyusu yanında askerini durdurdu. Yaşlarını küçük gördüğü bazı gençleri, oradan Medine’ye geri çevirdi. Resûlullâh (s.a.v), düşmanla çarpışamayacaklarına kanâat getirerek geri çevirdiği gençler arasında Abdullah İbn-i Ömer’de vardı. O zaman henüz on üç yaşlarında idi. 2

Bedir Savaşı’ndan sonra, Resûlullâh (s.a.v), Abdullah İbn-i Ömer’i daima, huzûrlarıyla ve irşâdlarıyla şerefyâb etmişlerdir. İşte bu davranış, Abdullah (r.a)’in pek fazla hadis-i şerif öğrenmesine ve bu hadisleri hıfz etmesine vesile oldu.

Hicri 3. Miladi 625 yıllarında yapılan Uhud Savaşı’na yine Abdullah İbn-i Ömer, katılmak istedi ise de, bu arzusu da olmadı. Çünkü yaşı daha küçük idi. Onun savaşa katılma isteği reddedildikten sonra, ismi ashâbı kiram arasında zikredilmeye başlandı.

Hicretin beşinci Milâdi 627 yılında yapılan Hendek Mudafaasına bu defa Abdullah İbn-i Ömer, yiğit, zekî ve cesur bir delikanlı olarak katıldı. Resûlullâh (s.a.v), onun, bu savaşa katılmasına müsaade etti. Bu ğazve de öyle bir cesaret ve celâdet ile çalışkanlık örneği gösterdi ki, büyükler dahi onun yaptıklarını ancak yapabilirlerdi,

Hicrî 6. Miladi 628 yılında yapılan Hudeybiye Musalahası esnasında Abdullah İbn-i Ömer (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’in hizmetinde bulunuyordu. Bîat-ı Rıdvan sırasında babası Hz.Ömer İbn-i Hattab’dan önce davranarak Resûlullâh (s.a.v) ile biatleşmiştir. Bazıları bu olayla Mekke devrindeki ilk Müslüman oluşlarına karıştırarak, Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’ın babası Ömer (r.a)’dan daha önce Müslüman olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Abdullah İbn-i Ömer’in âzâdlısı Nâfi’ anlatıyor:

“-İnsanlar, İbn-i Ömer’in, babası Ömer’den önce Müslüman olduğu-nu söylüyordu. Gerçek öyle değil! Yalnız Hz.Ömer Hudeybiye yılında, Ensâr’dan bin adamın yanında bıraktığı atını getirmesi için oğlu Abdullah İbn-i Ömer’i göndermişti. Hz.Ömer, bu atla savaşa gitmeyi düşünüyordu. O sırada Resûlullâh (s.a.v)’de ağacın altında ashâbından biat alıyordu. Ömer (r.a) ise bu durumu bilmiyordu.

Ama Abdullah önce Resûlullâh’a biat etti, sonra atı almaya gitti. Abdullah atı getirince, Hz.Ömer savaş için zırhını giymişti. İşte o zaman Abdullah babası Ömer’e, Resûlullâh (s.a.v)’ın ağac altında ashâbı’ndan aldığını haber verdi. Bunun üzerine Hz.Ömer (r.a), oğlu Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’le birlikte gidib Resûlullâh (s.a.v)’e biat etti. İşte insanların, Abdullah İbn-i Ömer’in, babası Ömer (r.a)’dan önce biat etti diye konuş-tukları olayın aslı budur!” 3

Yine Hicretin 6. yılının sonunda Miladi 629 yılında yapılan Hayber Ğazvesi’ne Resûlullâh (s.a.v)’ın yanında iştirak etti. Hicri sekizinci yılda, Benî Asfarlara, ve Bizans Rumlarına karşı Mûte Savaşı’na da katılmıştır. O zamana kadar yapılan savaşlarda düşmanlarıyla dövüşmesi ona pek çok tecrübeler kazandırmıştı. Oldukça süratli bir atı vardı.

Çok, iyi ok atan bir okçu idi. Düşman saflarına daldığı zaman pek çok harb görmüş tecrübeli kimselerle boy ölçüşecek şekilde ince uzun mız-rağını kullanarak ğayet kıvrak bir tarzda dövüşüyordu. Onun dövüş stili, savaş alanlarında hemen farkediliyordu. Nitekim bir savaş esnasında yapmış olduğu bu hareketler Resûlullâh’ın gözünden kaçmamış ve bunu:

      “-Abdullah, İşte Abdullah!”buyurarak takdir etmiştir.

Mekke’nin Fethi esnasında Abdullah İbn-i Ömer (r.a), artık iyice büyümüş tecrübeli ve fedakâr bir muharib olmuştu. Mekke’nin fethi esna-sında İslâm orduları şehre girib de, Kâbe’nin etrafında toplandığı vakit, Abdullah İbn-i Ömer, Resûlullâh (s.a.v)’in yanında bulunuyordu.

Huneyn Ğazvesi esnasında, Müslüman mücahidler ilk defa geriye çekildiler. Bu sırada Resûlullâh (s.a.v)’in yanında bulunan Abdullah İbn-i Ömer, Resûlullâh (s.a.v)’e yanaşarak, fetih nasib olduğu takdirde, i’tikâfa gireceğini beyân etti. İ’tikâf’a girmeyi nezretmek, câhiliye devrinden kal-ma bir an’ane idi. Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’in bu adak sözlerini işiten Resûlullâh (s.a.v) ona şöyle buyurdular:

      “-Dilediğini yapar, nezrini yerine getirirsin!”

Nitekim, savaşın başındaki geçiçi mağlubiyet durub, Allâh fetih ve zafer nasib edince Abdullah İbn-i Ömer’de adağını yerine getirdi.

Abdullah İbn-i Ömer, daha sonra meydana gelen Tâif Muhasarası- ’nda bulundu. Daha sonra Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte Medine’ye geri döndü. Sonra, Tebük Seferi’ne bir nefer olarak iştirak etti. Daha sonra ise; Vedâ Haccı esnasında Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte Hac ibadetine gitti. O’nun, Vedâ hutbesini okuduğu sırada hemen yanı başında bulunuyordu. Bu hutbe sırasında bâzı ashâb-ı kiram, Resûlullâh (s.a.v)’ın ömrünün sona doğru yaklaştığını anladıklarından üzüntüye kapıldılar. Bunlar arasında Abdullah İbn-i Ömer’de bulunuyordu.

Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatından sonra, Hz.Ebû Bekr (r.a)’in hilâfeti zamanında iç Arabistan’da başgösteren irtidat olaylarında Hz.Hâlid bin Velid’in yanında ona yardımcı olarak Yemâme gibi savaşlara iştirak etti.

Babası Hz.Ömer (r.a)’in hilâfeti zamanında, en başta Yermük olmak üzere, Kadisiye, Celûle ve Nihavend gibi bir çok savaşlara iştirak etti. Hz.Ömer, akrabalarını devlet işlerinde istimal etmediğinden, Abdullah İbn-i Ömer (r.a), babasının hilâfeti zamanında devlet hizmetinde görev almadı. Hz.Ömer, şehâdet mertebesine ermeden önce kendisine veliahd olarak oğlunu göstermesini isteyen sahâbelere:

      “-Bir evden bir (kurban) şehid yeter!”

Buyurarak oğlunu şûra üyeliğine bile seçmedi. Ancak, şûra’nın top-lantısı esnasında önemli görevler vererek yeni halifenin ihtilafsız seçile- bilmesini sağladı.

Hz.Osman’ın hilafeti zamanında ise, İbn-i Ömer (r.a), devlet işlerine hiçbir müdahalede bulunmadı. Tarafsız ve sessiz olarak sakin bir hayat yaşadı. Öyle ki, halife Hz.Osman kendisine kadılık teklif ettiği zaman özür beyân ederek bu görevi kabul etmemiştir. Bunun üzerine Hz.Osman, onu ikna edebilmek için:

      “-Senin baban Ömer, işlerin hal ve faslında çok çalıştı. Resûlullâh (s.a.v)’ın zamanında kaza işleri ile iştigal etti?!”dediğinde,

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Evet, doğrudur! Fakat, benim babam bir mesele ile karşılaşınca Resûlullâh (s.a.v)’e müracaat eder, müşkülünü halletmede zorluk çekmez idi. Şimdi, Resûlullâh (s.a.v) meydanda yok ki müşkül meselelerimiz için O’na gidelim! Allâh, şimdi bizim yardımcımız olsun!”dedi.

Ve, arkasından da Resûlullâh (s.a.v)’ın bir hadis-i şerifini zikrederek kadıların durumunu ortaya koydu. Bu sözler karşısında halife Hz.Osman fazla ısrar etmedi. Abdullah İbn-i Ömer, devlet ve hükümet işlerinden uzak kalmasına rağmen hak yolunda fîsebîlillâh cihâda iştirak etmekten geri kalmamış Nitekim Hicri 29. Miladi 649 yılların da Mısır valisi Abdullah bin Sa’d, bin Ebî Serh’e gönderilen yardımcı kuvvetlere iştirak ederek Afrika-’daki Tunus, Cezayir, Fas ve Merakeş’e kadar fethedilen bölgelerdeki savaşlara iştirak etmiştir.

Hicretîn 30. Miladi 651 yıllarında Horasan ve Tâberistan harekâtına iştirak ederek, Saîd bin Âs kumandasında bulunmuştur. Ancak, bütün bu seferler esnasında, devlet ve hükümet işlerine müdahaleden şiddetle kaçın-mış olub, uzak durmayı kendisine prensib edinmiştir.

Hz.Osman’ın şehâdetinden sonra bir kısım Müslümanlar toplanarak kendisinin Hz.Ömer’in oğlu olduğunu beyân ederek, emîr oğlu emir sıfat-ını taşıdığını, ve muhtelif savaşlarda fedâkârlıklarda bulunduğunu ileriye sürüb hilâfet makamına geçmesinin elzem olduğunu ortaya attılarsa da, Abdullah İbn-i Ömer, hilâfet makamından uzak kalmak istediğini, devlet işlerine dalmayı hiç arzulamadığını beyân ederek Müslümanlar arasında tarafsız kalmaya muvaffak olmuştur.

Hz.Ali, hilâfet makamına geçtiği zaman, Abdullah İbn-i Ömer bâzı şartlar ileri sürerek ona bey’at etti. Bu şartların bir tanesi, dahilî savaşlara iştirak etmek istemediğidir. Halife Hz.Ali, Abdullah İbn-i Ömer’in bu şartlarını kabul ettikten sonra onu serbest bırakmıştır.

Sıffîn Savaşı’ndan sonra hilâfet meselesinin hâkeme havalesi karar-laştırıldığı zaman Ebû Mûsa’l-Eş’arî, Abdullah İbn-i Ömer’in hilafete layık olduğunu ileri sürdü ise de, Abdullah İbn-i Ömer, bu teklifi de, yine şiddetle reddetti.

Ancak, Hicri 37. Miladi 658 yılındaki tâhkim olayında hazır bul-undu. Netice’de Müslümanlar iki fırkaya ayrıldılar. Bu fırkalardan Hz.Ali (r.a)’ın taraftarları, konuşmalar arasında Hz.Osman’a sitem ederek, onun Bedir Savaşı’na iştirak etmediğini ileri sürerek bunun bir noksanlık olduğunu ortaya attılar. Onların bu hareketlerine şiddetle karşı çıkan Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Cenâb-ı Hak, o zaman bu muharebeye, hanımı Resûlullâh’ın kızı Hz.Rukeyya’nın hastalığı sebebiyle Hz.Osman’ı Bedir Savaşı’na iştirak etmekten muâf tutmuştu. Neden, sizler, Osman (r.a)’ın Bedir’e iştirak etmediğini ileri sürübde, onun bu husustaki meşru mazeretini kabul etmek istemiyorsunuz?”deyib onları susturdu.

Diğer taraftan, Benî Ümeyye taraftarları Hz.Ali’ye sitem etmeye baş-layınca, bu defa Abdullah İbn-i Ömer (r.a) onlara:

      “-Hz.Ali, Resûlullâh (s.a.v)’in en yakını, damadı ve amcasının oğlu-dur. Elbette hilâfet hususunda Muâviye’den daha ziyade bu işe liyakatli olması îcab eder!”diyerek onları da susturdu.

Böylece iki fırka arasında dengeli bir şekilde hareket etmeye başladı.

Muâviye bin Ebi Süfyan devrinde ise:

Muâviye bin Ebi Süfyan, oğlu Yezid için daha sağlığında iken bey’at alarak onu kendisine veliaht tâyin etmek istediği zaman, Abdullah İbn-i Ömer (r.a), Yezid’e bey’at etmeyi de şiddetli bir şekilde reddetti. Ancak, Yezid İbn-i Muâviye, Bizans Rum İmparatorluğuna karşı seferler başlat-tığında, Abdullah İbn-i Ömer (r.a), Ebû Eyyûb’el-Ensârî (r.a) ile birlikte bu seferlere, aradaki bütün ihtilafları bir tarafa bırakıb severek iştirak etti. Uzun bir yolculukdn sonra İstanbul’a gelerek Bizans surları önüne kadar gelib dayandılar.

Emevîler devrinde, Emevilere karşı Mekke’de kıyam eden Abdullah İbn-i Zübeyr, kendi hilâfetini ilân ettiği zaman, Abdullah İbn-i Ömer bu çeşit hilâfet iddialarını ciddiye almadı, ve:

      “-Hilâfeti çocuk oyuncağı yaptınız!”diyerek fikrini beyân etmiştir.

Müslümanlar arasında meydana gelen ihtilaflar sonucunda meydana gelen iç savaşlara iştirak etmesini isteyen kişilere karşı:

      “-Cihâd bu değildir. Cihâd, İslâm ülkesinde, Müslümanlar arasında olmaz! Cihâd, kâfirlere ve gayri müslim ülkelere karşıdır!”

Diyerek etrafında olub bitenleri tasvib etmediğini ortaya koyduktan sonra Müslümanlar arasında tarafsızlığını da açıkça belli etmiştir.

Abdullah İbn-i Ömer’in Cenâb-ı Hakka ve Resûlullâh’a bağlılığı ve sevgisi sonsuz idi. Gayet halim, selim ve iyi huylu bir sahabi idi. Onun bu halini görenlerden bazıları onu muaheze ederlerdi. Çünkü, İbn-i Ömer, namaza devam eden esir ve kölelerini âzâd edib, hizmetkârlarını salıver-irdi. Bu huyunu öğrenen adamları ise ona karşı, kendilerini dindar ve âbid göstererek hürriyetlerine kavuşma yolunu bulmuşlardı. Abdullah İbn-i Ömer’in eş ve dostları onun bu saflığına üzülüyorlardı. Nitekim bir yerde sırasına getirib kendisine durumu anlattılar. O ise dostlarına karşı:

      “-Bunda ne beis var ki?! Varsın, beni Allâh’a ibâdet etmiş olmakla kandırsınlar!”

Veya:

      “-Bizi Allâh’la aldatanlara aldanırız!”

Diyerek kölelerini yine âzâd etmeye devam ediyordu. Durum öyle bir hâl aldı ki, etrafında, âzâd edilen kölelelerden büyük bir âzâdlı ğrubu meydana geldi.

Abdullah İbn-i Ömer, hiçbir zaman kendini düşünmezdi. O daima dostlarını ve İslâm cemâatini düşünürdü. Bütün ömrünü fakir fukarayı yedirib içirmekle ve onlara yardım etmekle geçirirdi. Bütün korkusu günün birinde hayır ve hasenat yapmaktan yoksun kalacağı idi. Bunun için de sık sık Allâh’a duâ ederek yalvarır, ağlardı.

Abdullah İbn-i Ömer, Kûr’ân-ı Kerîm okuyacağı zaman, kendisinde fevkalâde bir heyecan, neş’e ve hâz duyardı. Her bir âyeti okuduğunda, üzerinde derin derin düşünürdü. Daha gençlik yıllarında Kûr’ân-ı Kerîm’i anlama hususunda büyük bir şöhrete erişmişti. Resûlullâh (s.a.v)’in huzu-runda bâzı ashâb’ın cevab veremedikleri meseleleri kendisi büyük bir hâkimiyetle, rahatça cevablandırarak Resûlullâh (s.a.v)’ın medh-ü senâsı-na mazhar olurdu.

Tefsir ilmini çok iyi bilirdi: Hadis ilminde hadis hafızları arasında idi. Kendisinin Rivâyet ettiği 2630 hadis ile Ebû Hûreyre’den sonra en çok hadis rivâyet eden yedi sahabinin (el-müksirûn’un) ikincisi oldu. Bu hadisleri başta, Resûlullâh (s.a.v) olmak üzere, babası Hz.Ömer, Ablası Hz.Hafsa, ayrıca Hz.Ebû Bekr, Hz.Osman, Hz.Âişe, Zeyd bin Sâbit, Bilal-i Habeşi ve Abdullah İbn-i Mes’ûd gibi ileride gelen sahâbilerden dinleyib öğrendi.

Bu, rivâyetlerinin birçoğu muteber hadis kitaplarında zikredilmiştir. 168 tanesi müttefekun âleyh hem Buhâri hem Müslim’de mevcud olub ayrıca 81 tanesi Sahih-i Buhâri’de 31 tanesi’de Sahih-i Müslim’de bulun-maktadır. Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’ın en önemli özelliklerinden biri de, hadisleri Resûlullâh (s.a.v)’den duyduğu lafızlarla aynen rivâyet etmeye son derece dikkat etmesi idi. Bunların benzer kelimelerle değiştirilmesine asla izin vermemesidir.

Geniş hadis birikimi ve bilgisine rağmen bu titizliğinden dolayı çok ihtiyatlı hadis rivâyet ederdi. Resûlullâh’ın yanında kendisi bulunmadığı zaman bir hadis söylendiğini veya, Resûlullâh’ın bir fiil yaptığını duyduğunda, hemen onu öğrenmeye çalışır, icabında bunu Resûlullâh (s.a.v)’e, ve o meselenin hakikatini bizzat yüz yüze sormaya giderdi.

Buhâri; İbn-i Ömer-Nâfi-Mâlik zincirini mutlak olarak isnâdların en sahihi sayar ve ona “Altın silsile” Silsiletü’z-Zeheb adını verirdi. Buhâri-’ye göre, Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’dan âzadlı kölesi ve talebesi olan Şeyh Nâfi’in, ondan da İmam-ı Mâlik’in rivâyet ettiği hadisler sened ve isnad bakımından en sahih hadislerdir.

Abdullah İbn-i Ömer’in sahâbelerden önde gelen hadis tâlebeleri, Abdullah İbn-i Abbas, Câbir bin Abdullah gibi kişilerle, Enes bin Sirin, Hasan-ı Basri, Said bin Müseyyeb, Nafi’, Mücahid, Tâvus gibi meşhur tabiilerdir. Onunla birlikte Medine’ye kadar yolculuk yapan Mücahid ve yanında bir yıl kadar kalan Şa’bi, bu süre içinde sadece bir hadis rivâyet ettiğini söylerler.

Resûlullâh (s.a.v)’in vefâtından sonra altmış sene daha yaşadı. Bu ömrü içinde hadis okutmaktan büyük bir zevk alırdı. Medine’de müstakil bir ders halkası meclisi kurarak yeni nesillere hadis öğretmeye başlamıştır. Bu öğretim esnasında pek dikkatli ve çok ihtiyatlı davranırdı. Daima ince eleyip sık dokurdu. Rivâyet etmiş olduğu hadislerin kelimelerinden başka harekelerine dahi dikkat ederdi. Yetiştirmiş olduğu talebelerin sayısı kesin olarak belli değildir. Ancak, hadis ilminde âlim derecesinde pek çok muhaddis kişiler yetiştirmiştir.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a) fıkıh ilminde de titiz davranırdı. Ashabın fakihleri arasında da mümtaz bir yeri olan Abdullah (r.a)’ın en çok fetvâ veren yedi sahabiden (el-fukahâu’s-seb’a) biridir. Altmış yıl boyunca vermiş olduğu fetvâlarda çok dikkatli olur ve herhangi bir meselede kat’î yakın hâsıl etmedikçe onun hakkında asla fikir yürütmez ve fetva vermez idi. Kendisini sıkıştırdıkları zaman bütün samimiyetiyle:

      “-Ben, bu meseleyi bilemiyorum!”derdi.

O zaman, etrafında olanları hayretler içinde bırakırdı. Eğer fetvâ isteyen zât, Abdullah İbn-i Ömer’in

      “-Ben, bu meseleyi bilemiyorum!”sözüne karşılık yine ısrarda bulunursa, o zaman:

      “-Olmaz! Ben senin vasıtanla cehenneme köprü kuramam!”diyerek kesin kararını verirdi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a), fetva verdikten sonra, yanıldığını anladığı zaman, hemen fetva vermiş olduğu zâtı arar, bulur, ve hatasını düzelterek yeniden sahîh olan fetvasını verirdi. Fetvâ verirkende önce Kitâb’a, sonra sünnete, sonra ashâbın icmâına başvurur, icmâ yoksa tercih yapar, sonra- da kendisi kıyâs ve içtihad yapardı. Bu husus da Allâh vergisi olan bir melekeye sahibti. Keskin zekâsıyla ve isabetli reyi ile çok müşkül meseleleri halletmesini bilmiş, altmış yıl boyunca insanlara fetva vermiştir.

İbn-i Ömer, günlük hayatında çarşı ve pazar işini hallettikten sonra hemen Mescid-i Nebevî’ye gider ve geri kalan vaktini ibâdetle geçirirdi. Geceleyin namazını edâ ettikten sonra Kûr’ân-ı Kerîm okumaya başlardı. Sünnetlere çok bağlı idi. Resûlullâh’ın her gün ne yaptığını dikkatle takib ederek o da aynısını yapmaya çalışırdı, öyle ki, adetâ O’nun, bir kopyası olmak için elinden gelen ğayreti sarfederdi. Bu yüzden zühd ve takva da eşi bulunmaz bir nümune-i imtisal idi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a), çok zengindi. Fakat, buna rağmen dünya malına, servetine pek değer vermezdi. Yemek yerken etrafında birinin aç olduğunu anladığı zaman hemen yemeği bırakarak o kimseyi doyurmaya başlardı. Ondan sonra da kendisi yerdi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a), hukukî ve şer’î meselelerde çok dikkatli, ve çok çekingen davranırdı. Herhangi bir mesele az dahi olsa şübhesini celbettiği zaman, o işi katiyyen yapmazdı. Meselâ, kavun ve karpuzdan ne kadar vergi verileceğini bilemediği için kendi tarlalarına karpuz ve kavun asla ektirtmezdi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a), kat’î surette sadaka kabul etmezdi. Hattâ alıp başkasına bile vermek cihetine gitmezdi. Hayır ve hasenatta emsali yok gibi idi; bir oturuşta binlerce dirhemi bir anda sadaka olarak fakirlere dağıtırdı. Sofrasında mutlaka bir fakir bulunurdu. Bulunmadığı zaman da, asla o sofraya oturmazdı. Bu yüzden ev halkı bile şikâyetçi olmuştur.

Camiye giderken bile yolda bir fakire rastlasa, hemen onu alıb eve götürür ve karnını doyururdu. Evini, âcizlerin, fakirlerin ve muhtaçların barınağı hâline getirmişti. Âilesi, yemek yapmak hususunda adetâ bir işçi gibi her gün çalışıb dururlardı.

Abdullah İbn-i Ömer, yalnız fakirlere değil zenginlere de izzet ve ikrâmda bulunmaktan büyük bir zevk alırdı. Tanıdıklarından ödünç para isteyen herkese para vermekten kaçınmazdı. Kimseden bir şey istemezdi. Herkes ona yardım ve hizmet etmek ister, fakat o ise bunu asla kabul etmezdi. Ancak, hediyeyi geri çevirmek âdetinde değildi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a), ne zaman canı sıkılsa hemen Medine’ye gelirdi. Medine’de iken etrafını sarıb kendisine soru soranların hepsine elinden geldiği kadar cevab vermeye çalışırdı.

Ümmet arasında ihtilâf çıkmaması için o kadar ihtiyatlı ve çekingen davranırdı ki, bu bakımdan da devlet ve hükümet işlerinde görev almadı. Amma, hakkı, hak adına, hakça söylemek hususunda çekinmeden büyük bir cesaret gösterirdi. Kimseye bir imtiyaz verilmesini istemezdi. Birisine bir paye verildiği zaman hiç hoşlanmazdı.

Herkesin kendisine hürmet göstermesine rağmen, o kendisini köle-leri ile aynı durumda sayar, kölelerini kendi sofrasına oturturdu. Bir köle-sine kabahatinden dolayı kızdı mı hemen o köleyi âzâd ederdi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a), çok mütevâzı idi. Kendisinden bahsedil-mesinden hiç hoşlanmazdı. Bütün bu yüksek meziyetleri ve ahlâkı bütün Müslümanlar tarafından iyi bilindiği için çok sevilirdi. Zengin olmasına rağ-men evindeki eşyanın tümü yüz dirhemden fazla etmezdi. Abdullah İbn-i Ömer’e, babası Hz.Ömer, tüm sahabilere tahsisat verdiği gibi ona da bin beş yüz dinar maaş tahsis etmişti. Bir hayli malı, mülkü ve serveti vardı.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a), babası Hz.Ömer’e çok benzerdi. Uzun boylu ve esmer tenli idi. Yaşlandığı için sakalları sarı renk almıştı. O da zaman zaman sakalını sarıya boyardı. Pek çok defa evlenmiş olub bu evli-liklerinden on bir oğlu ve dört kızı olmuştur.

Hanımları arasında Safiyye bint-i Ebû Ubeyde es-Sakafiye ile Ümmü Alkame bint-i Alkame’yi sayabiliriz. Nesli bir hayli çoğalmış olub uzun müddet devam etmiştir. İbn-i Ömer ilim yolunda çalışanlara gerçekten bir rehber mertebesindedir.

Şöyle derdi:

“-İnsan şu vasıflara sahib olmadıkça gerçek âlim olamaz:

      “-Kendisinden üstün kimseye hased etmeyecek. Kendisinden aşağı-da olanı hâkir görmeyecek, ilmine karşılık dünyalık bir fayda elde etme arzusunda olmayacak!”

Resûlullâh (s.a.v), Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’ı o kadar çok severdi- ki, zaman zaman ona bazı tavsiyelerde bulunurdu. Bir defasında, henüz çok genç olan Abdullah İbn-i Ömer’ın omuzundan tutarak şöyle buyurdu:

      “-Ey Abdullah! Dünya’da kendini ğarib bir yolcuymuş gibi kabul et! Kendini kabir ehlinden say! Ey Ömer’in oğlu!Âhirette dinarda, dirhem de yoktur! Orada iyilik ve kötülüğün karşılaştırılması vardır!Elbisesini ğurur ile çeken kimselerin yüzüne o gün Allâh bakmaz!”

Abdullah İbn-i Ömer (r.a), mescid’de kaldığı günlerde bir rüya görmüştü. Rüyasında iki melek kendisini alarak Cehenneme götürmüştü.

      “-Cehennemden Allâh’a sığınırım! Cehennemden Allâh’a sığınırım! Cehennemden Allâh’a sığınırım!”demeye başladı.

O sırada onları başka bir melek karşıladı ve Abdullah İbn-i Ömer’e:

      “-Korkma!”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a), bu rü’yasını, kız kardeşi ve aynı zamanda Resûlullâh (s.a.v)’ın muhterem hanımlarında Hz.Hafsa (r.a) vasıtasıyla Resûlullâh (s.a.v)’den sordurdu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Abdullah ne iyi birisidir. Bir de geceleyin namaz kılsa!”buyurdu.

Bundan böyle, Abdullah İbn-i Ömer (r.a), geceleyin pek az uyumaya başladı. Gece namazı kılmaya devam etti. Bundan sonraki bütün hayatını bu tavsiyeler ışığında yaşamaya çalıştı.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a) şöyle dedi:

“-Rüyamda, elimde bir istebrak (bir çeşit ipek) parçasını gördüm. Cennette nereye gitmek istedimse, bir istebrak beni oraya uçuruyordu. Rüyamı ablam Hafsa’ya anlattım. Hafsa da Resûlullâh (s.a.v)’e anlatmış.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Abdullah’ın sâlih biri olduğunu düşünüyorum!”buyurmuş. 4

Resûlullâh (s.a.v)’den bahsedildiğinde göz yaşlarını hiç tutamazdı. Herhangi bir yolculuğa çıkılırken, veya yolculuktan dönülürken, ilk olarak Resûlullâh (s.a.v)’in kabrini ziyaret ederdi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’ın sünnete uymaktan sonra en bariz vasfı cömertliğiydi. Bu bahtiyar Sahabî,

      “-Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe fazilet ve üstün sevaba erişemezsiniz!”

Meâlindeki âyet’in hakikatine erenlerdendi. Bununla alâkalı olarak bize gelen rivâyetlerde, onun bu husustaki örnek davranışlarından birçok misaller verilir.

Bir defa devesine binmişti. Devenin yürüyüşü çok hoşuna gitti.

      “-Ne güzel, ne güzel!”deyib deveyi çöktürdü.

Yanında bulunan âzâdlı kölesi ve talebesi olan Hz.Nâfi’ye devenin semerini indirmesini söyledi. Semeri indirildikten sonra ona,

      “-Sen, hiç bu kadar güzel başlı bir deve gördün mü?”diye sordu.

Artık anlaşılmıştı ki, o bu güzel deveyi Hac’da kurban edecekti.

Âzâdlı kölesi ve talebesi Nâfi’ ona:

      “-Bu deveye yazık olur, satarsan parası ile birkaç tane kurbanlık deve alabilirsin!”

Dedi ise de, hiç aldırış etmeyen Abdullah İbn-i Ömer (r.a) ona, deveyi işaretlemesini ve kurbanlık develerin arasına katmasını söyledi. Çünkü, o, en çok sevdiği şeyleri, Allâh yolunda fedâ etmeyi hayatının temel düsturu olarak benimsemişti.

Onun ibretli ve istikrarlı hayatından bizler için örnek bir levhayı, Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur adlı Külliyatında Lem’alar adlı eserinde şöyle zikreder.

“-Sahabenin Abâdile-i Seb’â-i meşhuresinden olan Abdullah İbn-i Ömer Hazretleri ki, Halife-i Resûlullâh olan Faruk-ı Azam Hazret-i Ömer’in (r.a) en mühim ve büyük mahdumu ve Sahabe âlimlerinin içinde en mümtazlarından olan o zat-ı mübarek çarşı içinde, alış verişte, kırk paralık bir meseleden, iktisat için ve ticaretin medarı olan emniyet ve isti-kameti muhafaza için şiddetli münakaşa etmiş. Bir Sahabe ona bakmış. Rûy-i zeminin hâlife-i zişanı olan Hazret-i Ömer’in mahdumunun kırk para için münakaşasını acip bir hisset tevehhüm ederek o imamın arka-sına düşüb, ahvalini anlamak ister.

Baktı ki, Hazret-i Abdullah hane-i mübareğine girdi. kapıda fakir adam gördü. Bir parça eğlendi, ayrıldı, gitti. Sonra hanesinin ikinci kapı-sından çıktı, diğer bir fakiri orada da gördü. Onun yanında da bir parça eğlendi, ayrıldı, gitti.

Uzaktan bakan o Sahabe merak etti. gitti, o fakirler sordu:

      “-İmam sizin yanınızda durdu ne yaptı?”

Her birisi dedi:

      “-Bana bir altın verdi!”

O Sahabe dedi:

      “-Fesübhanallâh! Çarşı içinde kırk para için böyle münakaşa etsin de, sonra hanesinde iki yüz kuruşu kimseye sezdirmeden, kemal-i rıza-i nefisle versin!”diye düşündü. Gitti, Hz.Abdullah İbn-i Ömer’i gördü dedi:

Yâ imam, bu müşkülümü hallet. Sen çarşıda böyle yaptın, hanende de şöyle yapmışsın!”

Ona cevaben dedi ki:

      “-Çarşıdaki vaziyet iktisattan ve kemâl-i akıldan (akıllılıktan) ve alışverişin esâsı ve ruhu olan emniyetin, sadâkatin muhafazasından gelmiş bir hâlettir, hisset (cimrilik) değildir. Hanemdeki vaziyet, kalbin şefkatinden ve ruhun kemâlinden gelmiş bir hâlettir. Ne o hissettir (cimri-liktir) ve ne de bu israftır!”dedi. 5

Abdullah İbn-i Ömer (r.a)'in Menkibeleri

Muhammed bin Kays anlatıyor:

      “-Abdullâh İbn-i Ömer (r.a), sofrasında yoksul kimse olmayınca yemek yemezdi. Öyle ki, bu, vücuduna zarar vermeye başlamış ve hasta düşmüştü. Hanımı ona, bir miktar hurma hazırladı, yiyince de su verdi!”

Ebû Bekr bin Hafs:

“-Abdullah İbn-i Ömer’in, sofrasında bir yetim bulunmadan yemek yemediğini söylüyor. Abdullah İbn-i Ömer, öğle ve akşam yemeği yerken, çevresindeki yetimleri çağırır ve yemeği onlarla beraber yerdi. Yine bir öğle vakti yemek yiyecekti. Bir yetime adam gönderdi. Fakat onu bulama-dılar. Onun, yemekten sonra içtiği, buğdaydan yapılma tatlı bir içeceği vardı. Daha sonra o yetim bulunub getirilince beraberce yemek yediler. Yemekten sonra İbn-i Ömer elindeki içeceği şeyi ona verdi ve:

      “-Bunu al bak, çok beğeneceksin!”dedi.

Meymûn bin Mihran anlatıyor:

“-Abdullah İbn-i Ömer’in hanımına, kocasına iyi bakmadığı için kızdılar ve;

      “-Bu ihtiyara hizmet etmeyecek misin?”dediler.

Hanımı ise:

      “-Ona ne yapabilirim ki? Ne zaman yemek yapsak, başkalarını da çağırıyor!”dedi.

Bu ikazdan sonra İbn-i Ömer’in hanımı, kocası mescidden çıkınca yolu üzerinde oturub onu bekleyen yoksullara yemek gönderdi ve onları doyurdu. Abdullah İbn-i Ömer, mescidden çıkıb da eve gelince:

      “-Filân ve falanı yemek için çağırın!”dedi.

Hanımı ise, onlara yemek göndermiş, ve, onlara:

      “-Eğer sizi çağırırsa, sakın gelmeyin!”demişti.

Onlar gelmeyince Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Bu akşam yemek yememi istemiyorsunuz?”dedi ve o akşam hiç bir şey yemedi.

Ebû Ca’fer el-Kârî anlatıyor: Âzâdlı kölem, bana şöyle anlattı:

“-Kendisine hizmet etmek için, İbn-i Ömer ile beraber yola çıktım,

ilerde su başında konaklayınca, orada oturanları yemeğe dâvet ediyordu. Oranın gençleri gelip onunla beraber yemek yiyorlardı. İbn-i Ömer ise, ya iki, ya üç lokma alıyordu. Cuhfe’de konakladığında yine onun sofrasına geldiler. Çıplak, esmer bir çocuk geldi. İbn-i Ömer onu çağırdı. Çocuk da:

      “-O kadar sıkışık ki, oturacak yer bulamıyorum!”dedi.

Birde baktım İbn-i Ömer biraz çekildi ve çocuğu yanına oturttu!”

El-Ca’fer el-Kârî anlatıyor:

      “-Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’la beraber Mekke’den Medine’ye doğru yola çıktım. Onun, içi tirit dolu bir kabı vardı. Etrafına insanları, çocuk-ları ve dostlarını toplar, hepsi ondan yerlerdi. Öyle ki, oturacak yer kalma-dığın dan, bir kısmı da ayakta yerlerdi. İbn-i Ömer’in yanında, üzerinde su ve meyve suyu dolu iki güğümü olan bir de devesi vardı. Herkes, içi meyve suyu ile karışık sevik dolu kaplardan doyuncaya kadar yer, içerdi!”

Maân diyor ki:

Abdullah İbn-i Ömer bir yemek yaptığında, yoldan geçen hali vakti yerinde olan adamı çağırmaz, fakat, çocukları ve yeğenleri, tam aksine böyle hali vakti yerinde olanları çağırırlardı. Eğer fakir bir insan geçerse onu kendisi dâvet ettiği halde, öbürleri dâvet etmezlerdi. İbn-i Ömer, çocukları için şöyle derdi:

      “-İştahı olanları bırakırlar da iştahı olmayan tokları dâvet ederler!” 6

Abdullah İbn-i Ömer (r.a) anlatıyor:

“-Bir defasında ben, Bedir havalisinde dolaşıyordum. Ansızın bir çukurdan bir adam çıktı. Boynunda zincir vardı. Üç defa:

      “-Abdullah bana su ver! Abdullah bana su ver! Abdullah bana su ver!”diye seslendi. İsmimi biliyor muydu. Yoksa Arab âdeti üzerine mi Abdullah diye çağırdı, bilmiyorum. O esnada çukurdan bir adam daha çıktı. Elinde bir kamçı vardı. Bana seslenerek:

      “-Yâ Abdullah! Sakın ona su verme. Çünkü o kâfirdir!”dedi.

Daha sonra ona kamçı ile vurarak çıktığı o çukura tekrar soktu. Ben koşarak Resûlullâh (s.a.v)’e, geldim. Olanları anlattım.

      “-Onu hakikaten gördün mü?”dedi.

      “-Evet gördüm!”dedim.

      “-O, Allâh’ın düşmanı Ebû Cehl’dir. Gördüğün hali de, kıyâmete kadar çekeceği azab dır!”buyurdular. 7

Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’dan:

      “-Kul, dünyada meşru olmayan şeylerden faydalanırsa, sağladığı fayda dünyevî bakımdan değerli de olsa, Allâh katında o kulun derecesi düşer!”

Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’dan:

      “-Kişi, bâkî olanı fanî olana tercih etmeyi akıllılık saymadıkça, hakiki îmâna sahib olamaz!”

Mücahid’den:

Abdullah İbn-i Ömer (r.a) ile yürüyordum. Abdullah İbn-i Ömer (r.a) bir harabeye uğrayarak:

      “-Söyle ey harabe! Sahiblerin neler yaptı?” dedi.

Ben de aynı şekilde:

      “-Ey harabe! Sahiblerin neler yaptı?”dedim.

Bunun üzerine İbn-i Ömer (r.a):

      “-Onlar gitti, yaptıkları kaldı!”dedi. 8

Nâfi’den:

“-Abdullah İbn-i Ömer (r.a), yatsı namazını cemaât ile kılamadığı zaman bütün gecesini ibâdetle geçirirdi.

Bir başka rivâyette de:

      “-Herhangi bir vakti cemaât ile kılamadığı zaman diğer vakte kadar nafile namaz kılardı!”denilmektedir. 9

Abdullah İbn-i Ömer’den:

      “-Kişi kendisinden üstün olanları kıskanıb kendinden aşağı olanları hâkir gördükçe ve ilim ticareti yapmayı düşündükçe ilimde mevki sahibi olamaz!” 10

İbn-i Şevzeta’dan:

“-Abdullah İbn-i Ömer (r.a), Ziyâd bin Ebih’in Hicâza vali olmak istediğini duydu. Onun idaresi altında bulunmak hoşuna gitmedi, ve:

      “-Ey Allâh’ım! Yarattıklarından dilediklerine savaşta kefâret olarak şehâdet nasib edersin. İbn-i Sümeyye’yi de savaşsız ölüme mahkûm et!” diye duâ etti.

Ziyâd bin Ebih’ın baş parmağında taun peyda oldu. Aradan bir hafta geçmeden Ziyâd öldü!” 11

Abdullah bin Mevhed anlatıyor:

“-Halife Hz.Osman, Abdullah İbn-i Ömer’e:

      “-Gel, halka kadılık et!”dedi.

O da:

      “-Beni mazur gör, ey Mü’minlerin Emîri!” dedi.

      “-Hayır, seni hiç mazur göremem. Seni kadı yapmaya niyet ettim. Değilse, kendim gider, bu meselede hüküm verirdim!”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer ise:

      “-Acele etme! Ben, Resûlullâh’ın, Allâh’a sığınan gerçek kurtarıcıya sığınmış olur, buyurduğunu işittim!” dedi.

Halife Hz.Osman:

      “-Doğrudur!”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer:

      “-Ben de kadı olmaktan Allâh’a sığınırım!”

Hz.Osman (r.a):

      “-Baban kadılık ederken, seni kadı olmaktan men’eden ne?”

“-Resûlullâh (s.a.v)’ın şu sözlerini işitmemdir:

      “-Kim kadı olur da, yanlış hüküm verirse, Cehennem ehlinden olur. Kim de âlim bir kadı olur, âdil hüküm verirse, mesuliyet altına girmeden Allâh’a kavuşmak ister!”

İşte bu sebeble kadılık etmek istemiyorum!”dedi.

Halife Hz.Osman, İbn-i Ömer’i kadı tayin etmekten vazgeçti ve:

      “-Kimseyi zorlayamam!”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer anlatıyor:

“-Halife Hz.Osman beni kadı tayin etmek istedi. Ben de kadı olmak istemedim ve, Resûlullâh (s.a.v)’ın şu sözlerini işittim:

      “-Kadılar üç ğrub’durlar. Bir ğrubunun alnı ak, diğer iki ğrubu ise cehennem’de dir. Haksız ve kafasına göre hüküm veren helâk olur. Âdalet ile hüküm vereninse alnı ak olur!”buyurdu, dedim.

Abdullah İbn-i Ömer anlatıyor:

“-Dumetü’l-Cendel denilen yerde, Hz.Ali ile Muâviye’nin bir araya geldiği gün, Mü’minlerin annesi bacım, Hz.Hafsa, bana:

      “-Muhammed Ümmetini sûlh ve sükûna kavuşturacak olan bir barış andlaşmasına katılmaman doğru değildir. Sen, hem Resûlullâh’ın hısmı, hem de, Ömer İbn-i Hattab’ın oğlusun!”dedi.

Muâviye, o gün büyük bir şatafat içinde oraya geldi, ve:

      “-Devlet başkanlığını uman, buna tama eden, ve, bu iş için boynunu uzatan kim?”dedi.

Bugüne kadar dünya gözümde bir hiç iken, o an gidib şöyle demek istedim:

      “-Seni ve babanı döverek İslâm’a sokan, (Hz.Ali) devlet başkanlığına tâlib! Fakat, Cenneti ve nimetlerini hatırladım, ondan yüz çevirdim!”

Ebû Husayn anlatıyor, Muâviye bin Ebû Süfyan:

      “-Devlet başkanlığına bizden daha lâyık olan kim?”diye sorunca,

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Seni ve babanı döverek, İslâm’a sokan, (Ali) daha lâyıktır, demek istedim. Cennetlerdeki nimetlerini hatırladım. Bu yüzden, orada bir fesat çıkacağından korktum!”der.

Zühri şunları anlatıyor:

Hz.Ali ve Muâviye, Sıffîn’de karşı karşıya geldiklerinde,

Muâviye bin Ebû Süfyân:

      “-Devlet başkanlığına kim benden daha lâyık olabilir?”dedi.

Bunun üzerine Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Kâfir iken, babanı ve seni döven, devlet başkanlığına daha layık-tır! Demeyi düşündüm. Fakat, halk arasında, kendisinin de hilâfette gözü var, diye düşünülmesinden korktuğum için, bunu söylemedim!”der. 12

Abdurrahman bin Sa’d’dan:

Abdullah İbn-i Ömer’le beraber oturuyordum. Ayağı birden kasıldı.

      “-Yâ Ebâ Abdurrahman! Ayağına ne oldu?”dedim.

      “-Kramb girdi!”dedi.

Kendisine:

      “-En çok sevdiğinin adını an da iyi olsun!”dedim.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Yâ Muhammed!”diye nida etti. Ayağı hemen düzeldi. 13

Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’dan:

“-Haccâc’ı konuşurken dinledim. Hoşuma gitmeyen bir söz söyledi. Düzeltmek istedim, fakat o anda Resûlullâh (s.a.v)’in:

      “-Mü’mine kendini küçük düşürmek yakışmaz!”

Sözünü hatırladım!”

      “-Yâ Resûlallâh! Mü’min kendisini nasıl küçük düşürür?”deyince,

      “-Takat getiremeyeceği belâya dûçar olmak sureti ile!”buyurdu. 14

Adese et-Tâî anlatıyor:

“-Ben, Serâf’da iken, Abdullah İbn-i Ömer (r.a) bize misafir oldu. Âilem dört günlük mesafede bulunan bir otlakta develeri otlatmakta olan kölelerimizin getirdiği kuşu pişirerek benimle ona göndermişti. Kuşu kendisine verdiğim zaman:

      “-Bu kuşu nereden getirdin?”diye sordu.

      “-Dört günlük mesafede bulunan bir otlakta develeri otlatmakta olan kölelerimiz getirmişti!”diye cevab verdim.

Bunun üzerine Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Keşke, bu kuşun avlandığı yerde olsa idim de, ölünceye kadar hiç kimseyle ne bir şey konuşsaydım, ne de, hiç kimse bana bir şey söylemese idi!”dedi.

Kasım’dan: Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’a bir adam gelerek:

      “-Bana tavsiyede bulun, yâ Ebû Abdurrahman?!”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’ o adama şöyle dedi:

      “-Rahatı evinde ara. Diline sahib ol! Hatalarını hatırladıkça ağla!” 15

Abdullah İbn-i Ömer (r.a) anlatıyor:

“-Habeşistan tarafından Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına bir adam gelmiş idi. Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Bilemediklerini sor da öğren!”dedi.

Adam:

      “-Ey Allâh’ın Resûlü! Şekil, renk ve Nübüvvetle bizden üstün kılın-dınız. Eğer ben, sizin inandığınıza inansam ve yaptığınızı yapsam, sizinle birlikte cennette olur muyum, ne dersiniz?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdular:

      “-Evet! Kudret ve iradesiyle yaşadığım Allâh’a yemin ederim ki, siyahların beyazlığı cennette bin yıllık yoldan görülecektir. Kim lâ ilâhe illallâh, derse onun için Allâh katında verilmiş bir söz vardır. Kim de, Allâh’ım, seni tenzih ederim der ve Allâh’a hamd ederse, onun için yüz yirmi dört bin sevab yazılır!”

Bedevi:

      “-Bundan sonra da artık bizim için herhangi bir tehlike söz konusu mu? Yâ Rasûlallâh!”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-İnsanoğlu kıyâmet günü amellerini getirir. Eğer onları bir dağın üzerine koysa, dağı bile çökertir. Fakat Allâh’ın rahmeti olmasa, bu kadar amel, Allâh’ın bir tek nimetinin karşılığı bile olmaz!”buyurdu.

Bunun üzerine şu âyetler indi:

“-İnsan yaratılmadan, adı dahi bilinmeden önce uzun bir zaman geçmiştir. Biz insanı birtakım vazifelerle mükellef tuttuk. Birçok maddelerden mürekkeb nutfe den yarattık. Bu sebeple, ona görme ve işitme duygusu verdik. Biz ona doğru yoluda gösterdik. Dileyen buna şükreder, isteyen nankörlük eder. Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve korkunç alevli cehennem hazırladık. İyiler kâfur katılmış şerbet dolu kâselerden içerler.

Allâh'ın has kulları, hayır ettiklerini gözlerden içerler. Onlar adaklarını yerine getirirler. Azabı şiddetli olan âhiret gününden kor-karlar. Onlar düşkünleri, yetimleri, esirleri seve seve doyururlar. Biz sizi ancak Allâh rızâsı için doyuruyoruz, bir karşılık ve teşekkür bek-lemiyoruz. Biz insanların renkten renge girdiği bir günde rabbimiz-den korkarız derler. Allâh da onları bu yüzden o günün şerrinden korur, onların yüzlerine nur, gönüllerine sürür verir. Sabırları sebe-biyle, cennet ve ipekli elbiselerle mükâfatlandırır.

Orada koltuklara yaslanırlar ne kızgın güneş ne de dondurucu soğuk görürler. İstedikleri zaman koparabilecekleri, meyveleri olan olğunlaşmış ağaçların altında gölgelenirler. Çevrelerinde gümüş kab-lar ve çok beğendikleri gümüş sürahiler vardır. Orada zencefil karışık şerbet dolu kâselerden, “Selsebil” adı verilen pınarlardan içerler. Yanlarında devamlı hizmetkârlar dolaşır, onları görünce saçılmış birer inci tanesi sanırsın. Oranın neresine baksan, nimet ve büyük bir saltanat görürsün!” 16

Bundan sonra, o, Habeşli Müslüman:

      “-Senin cennette gördüklerini ben de görecek miyim?”diye sorunca,

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet!”diye cevab verdi.

Bu söz üzerine o adam ağlamaya başladı ve nihayet ruhunu orada teslim etti. Ben Resûlullâh (s.a.v)’in o adamı mezara kendi eliyle indirdi-ğini gördüm.

Abdullah bin Vehb’den:

“-İbn-i Zeyd, bize şunları anlattı:

      “-Allâh’ın Resûlü kendisine indirilen “İnsan” sûresini okurken yan-ında siyah bir adam vardı. Cennetten bahseden âyetlere gelince bu adam içini çekerek ruhunu teslim etti. Bunun üzerine Allâh’ın Resûlü:

      “-Arkadaşınız cennet arzusuyla ruhunu teslim etti!”buyurdular. 17

Bu ikinci rivâyetin daha sahih olduğu kanaatindeyiz. Zira bu âyetlerin Hz.Ali ve Hz.Fâtıma (r.a) hakkında nazil olduğu daha kuvvetlidir. 18

Urve anlatıyor:

“-Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’in yanına geldim. Kendisine:

      “-Yâ Abdullah! Biz, idarecilerimizin yanlarında otururken onlardan doğru olmayan bazı sözler işitiyor, buna rağmen onları tasdik ediyoruz. Onlar zulmediyorlar, biz de onlara yardımcı oluyoruz, zulümlerini hoş karşılıyoruz. Bu husustaki görüşün ne?”dedim.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’da:

      “-Yeğenim! Biz, Resûlullâh (s.a.v) ile beraber yaşadığımız günlerde, bu tarz davranışları münafıklık alâmeti sayardık. Bunu, sizin nasıl kabul ettiğinizi ise bilemiyorum!”dedi.

Âsım bin Muhammed’in babası anlatıyor:

Birisi, Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’a şöyle bir soru sordu:

      “-Biz, idarecilerimizin yanında hak ve hakikatin hilâfına birtakım şeyler söylüyoruz. Yanlarından ayrılınca da tam aksini konuşuyoruz?!”

Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’da:

      “-Biz, Resûlullâh (s.a.v)’ın zamanında böyle davranışları, münafıklık sayardık!”dedi.

Mücahid anlatıyor:

Abdullah İbn-i Ömer (r.a), yanına gelen bir zâta:

      “-Ebû Üneys ile aranız nasıl?”diye sordu.

O zat’da:

      “-Biz, onunla karşılaştığımızda, hoşuna giden şeyleri söylüyor; yan-ından ayrılınca da bunun aksine şeyler konuşuyoruz!”deyince.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Resûlullâh (s.a.v)’ın zamanında, biz böyle şeyleri münafıklık adde- derdik!”dedi. 19

Tâlebesi Şeyhü’l-Kurrâ İmam’ı Nafî’ (r.a) diyor ki:

“-Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’in canı üzüm isteyince bir dirheme bir salkım üzüm satın aldılar. O sırada bir fakir geldi.

İbn-i Ömer:

      “-Üzümü ona verin!”dedi.

Fakir, üzümü alıb gitti. Ona bir adam rastladı ve elindeki üzümü bir dirheme satın alıb, Abdullah İbn-i Ömer’e getirdi. Fakir, tekrar geldi ve üzümü tekrar istedi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Üzümü ona verin!”dedi.

Fakir, üzümü aldı. Tekrar bir adam geldi ve bir dirheme satın alıb İbn-i Ömer’e getirdi. Fakir yine geldi ve üzüm istedi.

İbn-i Ömer yine:

      “-Üzümü ona verin!”dedi.

Sonra yine bir adam gelib fakirden üzümü bir dirheme aldı ve İbn-i Ömer’e getirdi. Fakir tekrar gelmek istedi, fakat mâni oldular. Eğer İbn-i Ömer üzümün başına gelenleri bilseydi ondan hiç tatmazdı!”

Yine, Şeyh Nâfî’ anlatıyor:

“-Abdullah İbn-i Ömer hastaydı. Canı üzüm istedi. Bir dirheme bir salkım üzüm alıb önüne getirdim Bir fakir geliyor. İbn-i Ömer üzümü ona vermelerini emrediyordu. Öyle ki artık dayanamadım ve ğaliba üçüncü, yahut dördüncü gelişinde o fakire:

      “-Yazık sana, be adam! Utanmıyor musun?”dedim ve o üzümü bir dirheme satın alıb tekrar İbn-i Ömer’e getirdim. O da yedi!” 20

Şeyh Nâfî’ anlatıyor:

      “-Abdullah İbn-i Ömer (r.a), her akşam, yemekte bütün ailesini başı-na toplardı. Bir biçarenin sesini işitince, et ve ekmekten nasibi neyse alır ve ona götürürdü. Döndüğünde çoğu zaman ailesi yemeği bitirmiş olurdu. Eğer sofrada bir şey kalmışsa, onu yer, yoksa aç karnına sabahlardı!” 21

Eflah bin Kesir anlatıyor:

Abdullah İbn-i Ömer, hiçbir yoksulu geri çevirmezdi. Öyle ki bu bir cüzamlı da olsa ve parmaklarından kan da damlasa, yine onunla aynı kab-dan yemek yerdi!” 22

Abdullah İbn-i Ömer (r.a) anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v) ile beraber çıktık. Ensâr’dan birinin bahçesine girdik. Resûlullâh (s.a.v) yere dökülen hurmaları toplayıb yiyordu.

Bana:

      “-Ey Ömer’in oğlu! Sen, niçin yemiyorsun?”diye sordu.

Ben de:

      “-Canım istemiyor yâ Resûlallâh!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ama benim canım çok istiyor. Bu dördüncü günün sabahı ki, ben ağzıma bir şey koymadım. Eğer, isteseydim Rabbime duâ ederdim. O da, bana, Kisra ve Kayser’in mülkü gibi bir servet verirdi! Ey Ömer’in oğlu! Eğer, sen, bir senelik yiyeceklerini ayırıb da, îmânları zayıflayan insanlar arasında bulunursan ne yapacaksın?!”dedi.

Vallâhi çok geçmeden şu âyet nazil oldu:

      “-Nice canlı mahlûklar vardır ki, rızıklarını taşımazlar. Allâh onlara da, size de rızık verir. Her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkı ile bilen O’dur!” 23

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu:

      “-Allâh-u Teâlâ, bana, dünya malı biriktirmemi ve arzularıma uyma-yı emretmedi. Kim ebedi yaşayacağım, zannıyla servet biriktirirse, bilsin ki, hayat, Allâh’ın kudret elindedir. Aklınızdan çıkarmayın, ben ne bir dinar, ne bir dirhem biriktiriyor, ne de yarın için herhangi bir yiyecek ayırıyorum!” 24

Mâlik bin Enes’ten:

“-Rivâyet edildiğine göre, İbn-i Ömer (r.a) Cuhfe’ye misafir oldu. Küreyz’in oğlu İbn-ü Âmir, ekmekçisine:

      “-Yaptığın yemeği Abdullah İbn-i Ömer’e getir!”dedi.

Ekmekçi bir tabak getirdi. Abdullah İbn-i Ömer de:

      “-Şuraya bırak!”dedi.

Sonra başka bir tabak daha getirdi. Birinciyi kaldırmak isteyince, Abdullah İbn-i Ömer:

      “-Ne oluyor?”dedi.

Köle:

      “-Kaldırmak istiyorum!”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer:

      “-Bırak onu, bunu da onun üzerine dök!”dedi.

Bundan sonra gelen her tabağı, birinci tabağın üzerine boşalttı. Köle, efendisi İbn-ü Âmir’e giderek:

      “-Bu adam kaba bir bedevidir!”deyince,

İbn-ü Âmir ona:

      “-Bu senin efendindir! Bu Abdullah İbn-i Ömer’dir!”dedi. 25

Meymûn bin Mihran’dan:

      “-Abdullah İbn-i Ömer (r.a) bir mecliste otururken ona yirmi iki bin dinar geldi. Bunu dağıtmadan o meclisten kalkmadı!”

Tâlebesi Şeyh Nâfi’den:

“-Muâviye bin Ebû Süfyân, Abdullah İbn-i Ömer’e, yüz bin dinar gönderdi. Aradan bir sene bile geçmeden İbn-i Ömer’in elinde hiçbir şey kalmadı, hepsini dağıttı.

Eyyûb bin Vâli er-Râsibî’den:

“-Medine’ye geldim. İbn-i Ömer’in komşusu olan bir adam bana:

“-Abdullah İbn-i Ömer’e, Muâviye tarafından dört bin dirhem, başka biri tarafından dörtbin dirhem, bir başkasından da ikibin dirhem para, ve kadife kumaşlar getirildiğini haber verdi.

Ben çarşıda iken, bir adam geldi. Kendi hayvanı için, veresiye yem almak istiyordu. Ben, kendisine, birçok para gelen adamın bu şahıs oldu-ğunu anladım ve hizmetçisinin yanına giderek dedim ki:

      “-Sana bir şey soracağını. Fakat doğru söyle, Ebû Abdurrahman’a, (İbn-i Ömer’e) dört bin dirhem Muâviye’den, dörtbin dirhem bir başka-sından, ikibin dirhem ve kadifeler de başka birinden gelmedi mi?”

Hizmetçisi:

      “-Evet, geldi!”dedi.

Bende:

      “-Fakat, ben, onu, çarşıda, hayvanına veresiye bir dirhemlik yem almak isterken gördüm!”dedim.

Hizmetçisi bana:

      “-Akşam olmadan o paraların hepsini dağıttı. Kadife kumaşlara da gelince, onları da sırtına yükleyerek götürüb muhtaç olanlara verdi!”dedi.

O zaman, ben bütün gücümle:

      “-Ey tüccarlar! İbn-i Ömer’e daha dün, tastamam onbin dirhem para geldiği halde bugün, hayvanına borca bir dirhemlik yem almak istiyor. Siz bu kadar dünyaya sarılıb da ne yapacaksınız?!”diye bağırdım.

Tâlebesi Şeyh Nâfî’den:

      “-İbn-i Ömer’e yirmi küsur bin dirhem para geldi. Onları dağıtma-dan meclisten kalkmadı. Elindeki tükeninceye kadar dağıttı. Daha sonra gelenlere de, önce dağıttıklarından borç alarak verdi!”

Meymûn diyor ki:

      “-Bilmeyenler Abdullah İbn-i Ömer’e cimri diyorlardu. Yeri gelince asla cimrilik etmezdi!” 26

Meymûn anlatıyor:

“-Muâviye bin Ebû Süfyân, Hz.Ömer’in oğlu Abdullah İbn-i Ömer-’ın savaşa katılıb katılmayacağını öğrenmesi için Âmr bin Âs’a gizli bir talimat verdi. Âmr bin Âs, Abdullah İbn-i Ömer’e gelerek:

      “-Yâ Ebâ Abdurrahman! Niçin halifeliğini ilân etmiyorsun? Biz sana bey’at ederiz. Çünkü sen, Resûlullâh’ın dostu, Emîrü’l-Mü’min’inin oğlu ve bu makama en lâyık olansın?”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Bütün insanlar bu söylediğini kabul ettiler mi?”diye sordu.

      “-Az çok bir kısmı hariç, hepsi kabul ediyorlar!”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Benim halife olmamı istemeyen, Bahreyn’de bir yer olan Hecer’li üç kişi de kalsa, yine istemem, ihtiyacım yok!”dedi.

Âmr bin Âs, onun savaş istemediğini anlayınca şöyle dedi:

      “-İnsanların, halife olması hususunda birleştikleri bir adama bey’at eder misin? Biat edersen, sana ve evlâdına hiç kimseye muhtaç olmaya-cağın kadar mal ve arazi verilecek?!”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Yazıklar olsun sana git burdan, bir daha da gelme! Yazıklar olsun, benim dinim sizin altın ve gümüşlerinizle satın alınamaz. Ben, âhirete, temiz bir şekilde gitmek istiyorum!”diye cevab verdi.

Meymûn bin Mihran’dan:

“-İbn-i Ömer bir kölesiyle azad üzere anlaşma yaptı. Ve, bedelini takside bağladı, ilk taksidin vakti gelince, köle taksidi getirdi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Nereden buldun?”diye sorunca:

Köle:

      “-Çalışıyorum, ve başkalarından yardım istiyorum!”dedi

O zaman Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Bana, insanların ellerinin kirlerini getirib yedirmek mi istiyorsun? Haydi git. Allâh rızâsı için sen hürsün. Getirdiğin de senin olsun!”dedi. 27

Oğlu Hamza bin Abdullah İbn-i Ömer anlatıyor:

“-Babam Abdullah İbn-i Ömer’in yanında çok miktarda yemeği bulunsa, başka insanlarıda çağırmadan yemezdi. Hastalandığında, ziyaret için İbn-i Muti, bize geldi. Babamın vücudunun çok zayıf olduğunu gör-ünce, hanımı, Safiyye bint-i Ubeyd’e:

      “-Ona iyi bakmıyor musunuz? Tekrar eski sıhhatini kazanmalı. Ona iyi yemekler hazırlayın!”dedi.

Hanımı Safiyye bint-i Ubeyd:

      “-Biz ona güzel yemekler yapıyoruz. Fakat tanısın veya tanımasın, kimi bulursa yemeğe çağırıyor kendisine bir şey kalmıyor. Sen ona bir şeyler söyle de, böyle yapmasın!”dedi.

İbn-i Muti’, Abdullah İbn-i Ömer’e gelerek şöyle dedi:

      “-Yâ Ebâ Abdurrahman! Kendine iyice bak da eski sıhhatini kazan!”

Abdullah İbn-i Ömer ise:

      “-Sekiz sene var ki bir defa bile tam doymadım. Artık ömrümün son-una geldiğim şu günlerde sen doya doya yememi mi istiyorsun?”dedi.

Ömer bin Hamza bin Abdullah’dan:

“-Babamla beraber oturuyordum. Bir adam geldi ve:

      “-Seni Cürf’de, Abdullah İbn-i Ömer’e bir şeyler söylerken görmüş-tüm. Ne söylediğini bana da anlat?” dedi.

Ben ona:

      “-Yâ Ebû Abdurrahman! Yaşın ilerledi, vücudun kuvvetten düştü. Beraber oturub kalktığın kimseler de senin hakkına riâyet etmiyor, sana gereken saygıyı göstermiyorlar, dönünce âilene söyle de, sana daha iyi baksınlar, sana karşı saygılı olsunlar!”dedim.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a) ise:

      “-Yazık sana, senden bunu mu duyacaktım. Ben, on onbeş senedir bir defa da olsa hiç doyasıya yemek yemedim. Ömrümün sonuna geldi-ğim şu günlerde mi yiyeyim?”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer’in azâdlı kölesi Ubeydullah bin Adiy, Irak’dan geldiğinde, efendisinin yanına gitti. Selâm verdi ve:

      “-Sana, Irak’dan bir hediye getirdim!”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Nedir?”diye sordu.

O da:

      “-Cevâriş!”dedi.

      “-Cevâriş nedir?”diye sordu.

O adam:

      “-Hazmı kolaylaştıran bir ilâç!”dedi,

O zaman Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Ben kırk senedir doyuncaya kadar yemek yemiyorum ki. O ilâcı ne yapayım?”dedi.

İbn-i Sirîn anlatıyor:

“-Bir adam, Abdullah İbn-i Ömer’e gelerek:

      “-Sana cevâriş vermek istiyorum!”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Cevâriş nedir?”diye sordu.

O adam:

      “-Çok yemek yiyib de, hazm etmede güçlük çekersen alırsın. Hazmı kolaylaştırır!”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a) şöyle cevab verdi:

      “-Dört aydır karnımı doyurmuyorum bile. Onun için buna ihtiyacım yok. Fakat ben bazen aç bazen tok yaşayan insanlarla beraber bulundum!”

İbn-i Ömer anlatıyor:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’ın vefâtından beri ne bir kerpiç üstüne kerpiç koydum, ne de bir hurma diktim!”

Câbir (r.a)’den:

      “-Abdullah İbn-i Ömer hariç, bizim hepimiz dünya malına aldandık, dünya da bizi aldattı!”demiştir.

Süddiy’den:

      “-Bir grub sahabe gördüm. Onlar, Abdullah İbn-i Ömer hariç, arala-rında hiçbirinin, Resûlullâh (s.a.v)’den ayrıldıkları hal üzere olmadıkla-rını söylüyorlardı!”

Sâide bin Sa’d bin Huzeyfe’den:

“-Huzeyfe şöyle diyordu:

“-En çok sevinçli olduğum ve en hoşuma giden gün, eve geldiğimde yiyecek bir şey bulamadığım ve ailemin de:

      “-Hiçbir şey yapamayacağız!”dedikleri gündür.

Çünkü ben, Resûlullâh’ın şöyle buyurduğunu işittim:

      “-Ev halkı, kendi hastasını, zararlı yiyeceklerden nasıl korurlarsa, Allâh’da, hakikî Mü’min kulunu, dünya malına düşkünlükten; onlardan daha fazla korur. Yine Allâh-u Teâlâ, bir babanın, oğlunun iyiliğini iste-mesinden daha çok Mü’min kulunun iyiliğini ister!” 28

Abdullah İbn-i Ömer (r.a) anlatıyor:

      “-Bedir Savaşı’nda Resûlullâh (s.a.v)’in yanına götürüldüm. Beni ufak tefek bulduğu için savaşa çıkmamı kabul etmedi. Resûlullâh’ın beni kabul etmediği günün gecesi gibi ağlayarak, üzüntü içinde kıvranıb da uykusuz geçirdiğim başka birgece hatırlamıyorum. Ertesi yıl Uhud Savaşı için tekrar Resûlullâh’ın yanına götürüldüğümde benim orduya katılmamı kabul etti. Sevincimden Allâh’a binlerce hamd ve senâ ettim!”

Bir adam:

      “-Yâ Ebû Abdurrahman! Uhud Savaşı’nda iki ordu karşı karşıya gel-diğinde geriye kaçtınız, değil mi?”diye sordu.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Evet! Yüce Allâh, hepimizi affetsin. O’na binlerce hamd olsun!” diye cevab verdi. 29

Mücahid anlatıyor:

“-Bir seferinde Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’e arkadaşlık ediyordum. Atıma binmek istediğim zaman gelib üzengimi tutuyor, bindikten sonra da elbisemi düzeltiyordu. Bir defasında yine böyle yaptığı sırada, bu hare-ketinden hoşlanmadığımı sezdirdim. Bunun üzerine, O bana:

      “-Yâ Mücahid! Sen de ne kadar sinirli bir adamsın!”dedi. 30

Abdullah İbn-i Ömer anlatıyor:

“-Resûlullâh’ın gönderdiği seriyyelerden birisindeydim. Birkaç kişi kaçmaya karar verdik ve kaçtık.

      “-Şimdi ne yapacağız? Savaştan kaçtık. Allâh ve Resûlü’nün ğazabı-na uğradık. Ah, bir Medine’ye girebilsek ve bir gece geçse unutuluruz!” dedik. Sonra da:

“-Eğer tövbemiz kabul olursa, Resûlullâh’dan af dileyelim, tövbe-miz kabul olunmazsa tekrar birliğimize dönelim, diye düşündük. Öğle namazından önce Resûlullâh’a geldik. Dışarı çıkarak:

      “-Kimsiniz?”diye sordu.

      “-Savaş kaçkınlarıyız!”dedik.

      “-Hayır! Sizler kaçak değilsiniz. Savaşçılık oyunu oynayanlarsınız. Onlardan ayrılıb bana katıldınız. Savaştan kaçmış değilsiniz!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına gelib elini öptük!”

Yine Abdullah İbn-i Ömer (r.a) anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v), bizi bir seriyye ile gönderdi. Düşmanla karşılaşır karşılaşmaz, yenildik. Gece vakti bir ğrub, birliklerimizden ayrılarak Medine’ye geldik ve gizlendik. Bir müddet sonra:

      “-Resûlullâh’ın yanına gitsek de, özür dilesek!”dedik.

Resûlullâh’a gitmek üzere yola çıktık. Yolda karşılaştık, ve:

      “-Biz kaçağız, yâ Resûlallâh!”dedik.

O, ise:

      “-Hayır, siz kaçak değilsiniz. Siz, savaş erlerisiniz. Siz, onlardan ayrılıb bana iltihak ettiniz!”buyurdu.

Bir başka tarik ile gelen rivâyette, Abdullah İbn-i Ömer şunları da ilave eder. Biz:

      “-Yâ Resûlallâh! Biz, Medine’ye girmemeye, bir gemiye binib de başka bir ülkeye gitmeye karar vermiştik!”dedik.

O, ise:

      “-Sakın böyle yapmayın! Ben her mü’minin başvuracağı kimseyim!” buyurdular. 31

Tâlebesi Şeyh Nâfî’ anlatıyor:

“-Abdullah İbn-i Ömer’in bir câriyesi vardı. Ona karşı sevgisi epey artınca, onu azad etti ve kölelerinden birisiyle evlendirdi. Câriyenin bir oğlu oldu. Abdullah İbn-i Ömer’i gördüm. Bu çocuğu almış, kucaklıyor, öpüyor ve:

      “-Ne kadar da annesine benziyor!”diyordu.

İbn-i Ömer anlatıyor:

      “-Siz sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe, hayre ve, sevaba eremezsınız!”

Âyetini duyunca, Allâh’ın bana ihsan ettiği şeyleri düşündüm ve Mercâne isimli bir Rum câriyeden daha çok sevdiğim bir şey bulamadım:

      “-Allâh rızâsı için o hürdür!”dedim.

      “-Eğer, Allâh yoluna infâk edilen bir şeyi geriye alma imkânı olsa idi, o câriye ile evlenirdim!”

Hâkim’de şu, ilâve vardır:

“-Abdullah İbn-i Ömer bu câriyeyi kölesi ve aynı zamanda talebesi olan Şeyhü’l-Kûrrâ İmam’ı Nâfî’ ile evlendirdi ve Şeyh Nâfî’in ondan çocuğu oldu.

Şeyh Nâfî anlatıyor:

“-İbn-i Ömer, malından herhangi bir şeye karşı sevgisinin arttığını anlayınca, onu hemen infâk ederdi. Köleleri bunu anladıklarından, çoğu zaman onlardan biri hazırlanır, mescide devam eder. İbn-i Ömer, onu bu güzel durumda görünce azad ederdi.

Dostları, ona:

      “-Yâ Ebâ Abdurrahman! Onlar seni aldatıyorlar!”dediklerinde,

Abdullah İbn-i Ömer:

      “-Bizi Allâh’la aldatanlara aldanırız!”diye cevab verirdi.

Bir akşam üzeriydi. İbn-i Ömer çok yüksek fiyatla aldığı devesine binmiş dolaşıyordu. Devenin yürüyüşü hoşuna gidince hemen çöktürdü ve indi, sonra da:

      “-Yâ Nâfî’! Yularını çıkarın ve havutunu indirin, üstüne çul çekin, işaretleyin ve Kâbe için adanan kurbanlık develer arasına katın!”dedi.

Nâfî’den bir başka rivâyet de şöyledir:

“-Bir gün Abdullah İbn-i Ömer (r.a), devesinin üzerinde, gidiyordu. Devenin yürüyüşü hoşuna gidince hemen deveyi çöktürdü. Sonra:

      “-Yâ Nâfî’ havutunu indir!”dedi.

Ben, bir şeyler istediğini veya bir şeylerden şüphelendiğini sandım. Devenin havutunu indirdim. O zaman bana:

      “-Bak bakalım, bu deve kurbanlık olur mu?”dedi.

Ben de dedim ki:

      “-Bana kalırsa onu sat ve onun bedeliyle kurbanlık develer al!”

Abdullah İbn-i Ömer:

      “-Üzerine çul çek! İşaretle ve kurbanlık develerin arasına kat!”dedi.

Malından hoşuna giden her şeyi tasadduk ederdi. Bir defa da otuz bin dirhem infâk ettiği çok olmuştur. İbn-ü Âmir iki kere ona otuzar bin dirhem vermişti. O zaman, İbn-i Ömer:

      “-Yâ Nâfî’!İbn-ü Âmir’in paralarının beni şaşırtmasından korkuyo-rum. Git, sen hürsün!”dedi.

İbn-i Ömer, ancak Ramazanda ve misafir geldiğinde et yerdi. Hiç et yemeden bir ay geçirdiği olurdu.

Saîd bin Ebî Hilâl anlatıyor:

Abdullah İbn-i Ömer, hasta bir halde Cuhfe’ye geldi.

      “-Canım balık istiyor!”dedi.

Oradakiler aradılar, fakat ancak bir tane bulabildiler. İbn-i Ömer’in karısı Safiyye bint-i Ebû Ubeyd, balığı aldı, pişirib getirdi. Tam o sırada bir fakir geldi ve önünde durdu. İbn-i Ömer o adama:

      “-Balığı al!”dedi.

Âilesi:

      “-Fesübhânellah, balık isteyerek bizi bu kadar yordun. Ona başka şeyler verebiliriz!”dediler.

      “-Abdullah’ın nefsi balık etini çok seviyor, ve sevdiğini de vermek istiyor!”diye cevab verdi.

Ömer bin Es’ad’ın rivâyetinde şu ilâve de vardır:

“-Hanımı Safiyye, kocası Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’e:

      “-Ona para veririz, işine daha çok yarar. Sen de canının istediği şeyi yemiş olursun!”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a) ise:

      “-Benim hoşuma giden, yapılmasını istediğim şeydir!”dedi. 32

Kasım bin Ebî Berze’den:

“-Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’den duyan biri, bana anlattı. İbn-i Ömer, Mütafifûn sûresini okudu:

      “-İnsanlar, hesaba çekilmeleri için, âlemlerin Rabbinin huzur-unda durdukları zaman!”âyetine gelince yere düştü, ağlamaktan geri kalanını okuyamadı!”

Şeyh Nafî’ (r.a)’den:

      “-Abdullah İbn-i Ömer (r.a), Bakara sûresi’nin şu son iki âyetini her okuduğunda ağlardı!”

      “-İçinizdekini açıklasanız’da, gizleseniz’de, Allâh, sizi onun ile hesaba çeker, ve dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder. Allâh, her şeye kadirdir. Peyğamber ve Mü'minler, O'na, Rabbin’den indirilene inandı. Hepsi, Allâh'a, Meleklerine, Kitâblarına ve Peyğamberlerine- de inandı. Peyğamberleri arasında hiçbirini birinden ayırt etmeyiz, işittik, affını dileriz, dönüş sanadır, dediler!” 33

Abdullah İbn-i Ömer der ki;

“-Resûlullâh (s.a.v), bir gün ashâb-ı kirâmla sohbet ederlerken, zira, Resûlullâh, bizi sık sık huzuruna toplar soru sorar rüya sorar hutbe irad ettirirdi. Ashâb-ı Kirâm’a sordu:

      “-Ağaçlardan bir ağaç var ki yaprağı dökülmez. O ağaç Mü’min ve Müslüman’ın misali ve benzeridir. Nedir o ağaç bana söyleyiniz?!”dedi.

Orada bulunanlar kırlardaki ağaçları birer birer saymaya başladılar. Ben, bunun hurma ağacı olduğunu söylemek istedimse oradakilerin yaşça en küçüğü olduğum için sustum söylemeye utandım. Sahâbeler sonunda:

      “-Yâ Resûlallâh! Siz, bize söyleyin nedir o ağaç?”dediler.

Resûlullâh (s.a.v) de:

      “-O hurma ağacıdır!”buyurdular.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Peki, size, derecesi (nafile) oruc’dan, namaz’dan, sadaka’dan, daha üstün bir ameli haber vereyim mi?”diye sordu:

      “-Haber ver! Yâ Resûlallâh!”dediler.

      “-Araları bozulmuş iki kişinin arasını düzeltmektir!” buyurdular. 34

Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’dan:

      “-Biz, sabah ve yatsı vakti bir adamı mescid’de göremediğimiz zaman onun hakkında suizanda bulunurduk!” 35

Meymûn’dan:

“-Abdullah İbn-i Ömer (r.a), çocuklarından birine bir elbise giydirdi. Çocuk daha sonra gelerek:

      “-Elbisem yırtıldı!”dedi.

Babası da:

      “-Yırtılan yeri yama da, giy!”dedi.

Fakat bu tavsiye, çocuğunun hiç hoşuna gitmedi. Çocuğunu üzgün görünce, Abdullah İbn-i Ömer:

      “-Yazık sana, Allâh’dan kork, ve, Allâh’ın verdiği rızkın hepsini midelerine doldurup, sırtlarına geçirenlerden olma sakın!”dedi. 36

Yine Mücâhid’den:

İbn-i Ömer bana şunları anlattı:

      “-Allâh için sev! Allâh için buğzet! Allâh için dost ol!Ve yine Allâh için düşman ol! Çünkü, Allâh’ın dostluğuna ancak bu şekilde erişilir! Böyle olmayan bir adam ne kadar oruç tutar, ne kadar namaz kılarsa kılsın, yine de îmânın tadını bulamaz. Hatta dünya işleri hususunda insanların en doğrusu dahi olsa!” 37

Sâlim anlatıyor:

      “-Abdullah İbn-i Ömer, hiç bir hizmetçisine lânet okumadı, sadece bir tanesine kötü söyledi. Bu sebeble de onu azad etti!”

Zûhrî de, şöyle der:

“-Abdullah İbn-i Ömer, bir hizmetçisine lânet okumak istedi.

      “-Allâh’ım ona lâne...” diyerek sözünü tamamlayamadı, ve:

      “-Bu, benim asla söylemeyi arzu etmediğim bir sözdür!”dedi. 38

Muhammed bin Zeyd anlatıyor:

      “-Abdullah İbn-i Ömer, hicret ederken evine uğradığı zaman, gözle-rini kapayarak evine bakmadı. Bineğinden de inmedi!” 39

İbn-i Ömer anlatıyor:

Resûlullâh’ı dinlemek, itaât etmek üzere bey’at ettiğimizde bize:

      “-Gücümün yettiği kadar! Deyin!” buyurdular. 40

Mücahid (r.a) anlatıyor:

“-Bir savaşa giderken İbn-i Ömer bizi uğurladı. Biz den ayrılırken:

“-Yanımda size verecek bir şeyim yok. Fakat ben size, Allâh’ın Resûlü’nü:

      “-Allah, kendisine tevdi edilen şeyi korur. Ben de dininizi, namusu-nuzu, amellerinizin mükâfatını Allâh’a tevdi ediyorum!”buyururken işit-tim. Ben de sizin hakkınızda aynı temennilerde bulunuyorum!”dedi. 41

Tâlebesi Şeyh Nâfî’den:

“-Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-İnananların, kalblerinin yüce Allâh’ı anması ve O'ndan inen gerçeğe içten bağlanması zamanı daha gelmedi mi? Onlar, daha önce kendilerine kitab verilen (Hiristiyan ve Yahudiler) gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalbleri katılaştı; onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir!” 42

Âyetini okuyunca ağlamaktan ilerisini okuyamadı!”

Yusuf bin Mahek’den:

“-İbn-i Ömer’le Ubeyd bin Umeyr (r.a)’e gittik. Arkadaşlarına bir şeyler anlatıyordu. İbn-i Ömer’e baktım ki, gözleri yaşla dolmuştu.

Ubeyd bin Umeyr’den; Ubeyd:

      “-O zaman her milletten bir şahid getirib, seni de bütün bunlara şahid tuttuğumuzda onların hali ne olacak?” 43

Âyetini okuyub bitirince, Abdullah İbn-i Ömer, ağlamaya başladı. Göz yaşlarından sakalları ve göğsü ıslandı. Ravîlerden biri olan Abdullah, İbn-i Ömer’in yanında bulunan birinin, kendisine:

“-Kalkıb, Ubeyd bin Umeyr’e:

      “-Uzatma, şu ihtiyarı üzdün!”demek istediğini söyledi. 44

Zeyd Abdullah bin Şeybani’den:

“-İbn-i Ömer namaza giderken o kadar yavaş yürürdü ki, ben:

      “-Eğer, bir karınca onunla beraber yola çıksaydı mutlaka karınca onu geçerdi!”derdim.

Vasi’ bin Hıbban’dan:

Abdullah İbn-i Ömer (r.a), Namaz kılarken bütün varlığı ile kıbleye yönelmek isterdi. Hatta ayak parmaklarını bile kıbleye çevirirdi!”

Tâvus’dan:

      “-Abdullah İbn-i Ömer gibi yüzüyle, avuçlarıyla, ayaklarıyla bütün varlığıyla kıbleye yönelerek namaz kılan bir başkasını görmedim!”

Ebû Bûrde’den:

“-İbn-i Ömer’in yanında namaz kılıyordum. Secdeye vardığında:

      “-Allâh’ım bana en çok kendini sevdir, en çok senden korkayım!”

Diğer secdelerinde ise:

      “-Rabbim, bana ihsan etmiş olduğun nimetlerden dolayı asla zalim-lere arka çıkmayacağım!”dediğini işittim. 45

Muhammed’den:

      “-İbn-i Ömer her gece uyandığında mutlaka kalkar namaz kılardı!”

Ebû Ğalib’den:

“-İbn-i Ömer, Mekke’de bize misafir olmuştu. Geceleri kalkar ve teheccüd namazı kılardı. Bir gece sabaha karşı bana:

      “-Ey Ebû Ğalib! Sen kalkıb namaz kılmayacak mısın? Hiç olmazsa Kûr’ân’ın üçte birini okursun!”dedi.

Ben de ona:

      “-Nerdeyse sabah olacak. Kûr’ân’ın üçte birini nasıl okuyabilirim?” diye cevab verince:

      “-İhlâs sûresi Kûr’ân’ın üçte birine denktir!”dedi. 46

Ebû Seleme bin Abdurrahman bin Avf’dan:

“-Abdullah bin Âmr ile Abdullah İbn-i Ömer, Merve’de karşılaşıb, bir müddet konuşmuşlar sonra Abdullah bin Âmr yoluna devam etmiş, İbn-i Ömer ise ağlayarak orada kalmıştı. Yanında bulunanlardan birisi:

      “-Ey Ebû Abdurrahman! Niçin ağlıyorsun?”diye sordu.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

“-Şu adam, (yani Abdullah bin Âmr) Resûlullâh (s.a.v)’ın şöyle buyurduğunu işittiğini söyledi.

      “-Kalbinde zerre kadar kibir olan kimseyi Allâh yüzüstü sürüyerek Cehenneme atacaktır!”İşte bunun için ağlıyorum. 47

Vehb bin Eban el-Kureşî İbn-i Ömer’den naklediyor:

“-Abdullah İbn-i Ömer (r.a) bir sefere çıkmıştı, yürürken, kalabalı-ğın durduğunu gördü:

      “-Onlara ne oldu?”diye sordu:

      “-Yolun üzerindeki arslan onları korkuttu!”diye cevab verdiler.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a), hemen bineğinden indi, arslana doğru yürüdü, kulağından tuttu ve büktü. Sonra kafasından tutarak onu yoldan itti. Daha sonra da şunları söyledi:

“-Resûlullâh senin hakkında yalan söylememiş. Ben onun şöyle buy-urduğunu işittim:

      “-Âdemoğluna korktuğu şey musallat edilir. Eğer Âdemoğlu sadece Allâh’dan korksa, Allâh, ona başka bir şeyi musallat etmez. Âdemoğlu güvendiğinden bekler. Eğer Allâh’dan başkasından beklemezse başkasına da güvenmez!” 48

Abdullah İbn-i Ömer (r.a) anlatıyor:

      “-Resûlullâh (s.a.v) ile beraber yaşadığımız günlerde Kûr’ân-ı Kerim bize öğretilmeden önce, tam mânâsıyla îmân etmemiz bize emredilirdi. Muhammed (s.a.v)’e bir sûre indirildiği zaman O, ilk önce bu sûredeki helâli, haramı ve üzerinde durulması gereken yerleri öğretirdi. Nitekim siz de Kûr’ân’ı böyle öğreniyorsunuz. Daha sonraları ben inanmadıkları halde Kûr’ân’ı öğrenen bir çok kimseler gördüm. Onlar Kûr’ân’ı baştan sona kadar okuyorlar fakat onun neyi emrettiğini ve neyi yasakladığını, neyin üzerinde durulması gerektiğini bilmiyorlar. Kûr’ân’ı çürük hurma gibi bir yana atıyorlar!” 49

Muhammed bin Ebû Kayle anlatıyor:

“-Adamın birisi Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’a bir mektub göndererek kendisine ilimle ilgili bazı sorular sordu. İbn-i Ömer ona şu cevabı yazdı.

      “-Benden ilimle ilgili bazı sorular soruyorsun. Bunu sana bir mek-tub da anlatmama imkan yok. Şu kadarını söyleyeyim ki, Müslümanların namuslarına dil uzatmadan. Kanlarını dökmeden, haksız yere mallarını yemeden, onların cemâatlerinden ayrılmadan Yüce Allâh’a kavuşabilir isen, bu sana yeter!” 50

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Kişi, kendisinden üstün olanları kıskanıb, kendisinden aşağı olan-ları hâkir gördükçe ve ilim ticaretı yapmayı düşündükçe ilimde mevki sahibi olamaz!” 51

Mücahid’den:

“-Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’a babadan gelen miras hakkında bir soru sorulmuştu. İbn-i Ömer de:

      “-Bilmiyorum!”dedi.

      “-Niçin cevab vermek istemiyorsun?”dediler.

      “-Bilmiyorum!”diye karşılık verdi.

Urve’den:

İbn-i Ömer’e bir mesele sorulmuştu.

      “-Bilmiyorum!”dedi.

Bunun üzerine soruyu soran adam geri döndü. Giderken de kendi kendine:

“-İbn-i Ömer’den bilmediği bir şey soruldu, o da:

      “-Bilmiyorum!”dedi, diye söylendi.

Ukbe bin Müslim’den:

“-Otuz dört ay Abdullah İbn-i Ömer ile arkadaşlık yaptım. Bu arada kendisine bir çok sorular sorulmuştu. O ise sorulan her soruya:

      “-Bilmiyorum!”cevabını verdikten sonra bana dönerek:

      “-Bunlar, ne istiyorlar biliyor musun? Bizim, sırtımızı cehenneme köprü yapmak istiyorlar!”dedi.

Nâfî’den:

“-Adamın birisi İbn-i Ömer’e bir mesele hakkında soru sormuştu. İbn-i Ömer (r.a) başını önüne eğmiş, adama cevab vermemişti. Halk onun soruyu işitmediğini zannetmişti. Adam tekrar:

      “-Allâh hayrını versin. Sorumu işitmedin mi?”dedi.

      “-İşittim! Fakat, siz bize sorduğunuz sorulara verdiğimiz cevablar- dan Allâh’ın bizi hesaba çekmeyeceğini mi zannediyorsunuz. Biraz, biraz serbest bırakın da sorunuzu düşünelim. Eğer, sorunuzun cevabını bulur isek söyleriz, bulamazsak bilmiyoruz deriz!”dedi. 52

Urve bin Zübeyr anlatıyor:

      “-Tavaf sırasında İbn-i Ömer’den kızını istedim. Bir kelime ile de olsa cevab vermedi, isteseydi cevab verirdi. Vallâhi artık ona bu mevzuda bir kelime de olsa söylemeyeceğim!”dedim.

Bilâhare o, benden önce Medine’ye geri dönmüş, ben de Medine’ye gelince Mescid-i Nebevi’ye gittim. Orada bulunan Abdullah İbn-i Ömer’e selâm verdim. Gereken hürmeti gösterdim. Yanına vardım, bana:

      “-Hoş geldin! Ne zaman geldin?”diye sordu.

      “-Şimdi geldim!”dedim.

      “-Tavaf yaparken, bütün kalbimiz ile Allâh’a yöneldiğimiz zaman kızım Sevde’yi benden istemiş miydin? Bu meseleyi başka bir yerde de açabilirdin!”dedi.

Ben:

      “-Böylesi mukaddermiş!”dedim.

      “-Peki, bugün de aynı fikirde misin?”dedi.

      “-Fikrimde hiç bir değişiklik olmadı, yine istiyorum!”dedim.

Bunun üzerine: Abdullah İbn-i Ömer, oğulları Salim ve Abdullah’ı çağırarak beni kızı sevde ile evlendirdi!” 53

İbn-i Sîrîn anlatıyor:

“-İbn-i Ömer ile beraber Arafat’da bulunuyordum. O yürümeğe baş-layınca ben de yürüdüm, imam gelince cemaatle öğlen, vaktinde, öğle ile ikindiyi beraber kıldı. İbn-i Ömer, ben ve arkadaşlarım vakfeye durduk. Nihayet, imam Müzdelife’ye doğru yola çıkınca, biz de çıktık. Me’zemûn boğazına geldik. Abdullah İbn-i Ömer, birden devesini çöktürdü. Biz’de develerimizi çöktürdük. Onun namaz kılacağını zannediyorduk. Bineğini tutan kölesi:

      “-Namaz kılmayacağını, Resûlullâh’ın bu mevkiye geldiğinde, def-i hacette bulunduğunu hatırladığını, kendisinin de Resûlullâh’ı taklit edip def-i hacet etmek istediğini söyledi!”

Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’den soruldu:

      “-Niçin Mekke ile Medine arasında bulunan bir ağacın altında bir müddet uyuyorsun. Sebebi nedir?”

      “-Resûlullâh (s.a.v)’ın de böyle yaptığını!”söyledi.

Nâfî’den:

      “-İbn-i Ömer, Resûlullâh (s.a.v), ne yaptıysa aynını yapardı. Öyle ki, Resûlullâh nerede namaz kıldıysa, orada namaz kılardı, Resûlullâh (s.a.v) bir ağacın altında konaklamıştı. İbn-i Ömer ara sıra o ağacın altına gelir kurumasın diye ona bakar, dibine su dökerdi!”

Mücahid anlatıyor:

“-İbn-i Ömer’le beraber bir yolculuğa çıkmıştık. Bir mevkie gelince İbn-i Ömer yolunu değiştirdi.

      “-Niçin böyle yaptın?”diye sorulduğunda:

      “-Resûlullâh’ın böyle yaptığını gördüm de, onun için!”dedi.

Nâfî’ anlatıyor:

      “-İbn-i Ömer, Mekke sokaklarında, devesini öyle dikkatli sürüyordu ki, Resûlullâh (s.a.v)’ın devesinin bastığı izlere bassın diye onu iki tarafa çeviriyordu!”

Nâfî’den:

      “-Resûlullâh’ın yaptıklarını aynen tatbike çalışan İbn-i Ömer’i bu haliyle görsen, bu herhalde deli ğaliba!”dersin.

Hz.Âişe (r.a) anlatıyor:

      “-Abdullah İbn-i Ömer kadar, hiç kimse Resûlullâh (s.a.v)’ın konakladığı yerlerde onu taklit edemezdi!”

Âsım el-Ahvel’den:

      “-İbn-i Ömer’in Resûlullâh’ın izlerini takib edişini görsen, ona bir şey oldu sanırdın!”

Eslem’den:

      “-Abdullah İbn-i Ömer, babası Ömer İbn-i Hattab’ın hareketlerini yavrusunu kaybeden deveden daha çok araştırırdı!”

Abdurrahman bin Ümeyye bin Abdullah’dan:

Abdurrahman bin Ümeyye, İbn-i Ömer’e şöyle sorar:

      “-Kûr’ân-ı Kerîm’de Salât-ı Havf’a ve normal zamanlardaki namaz-lara dair malûmat buluyoruz. Yolculuktaki namaza dair bir şey yok?”

Abdullah İbn-i Ömer (r.a) şöyle cevab verir:

      “-Allâh bize, Resûlü’nü gönderdi. Biz de Allâh’ın Resûlü nasıl yaptı ise, öyle hareket ettik!”

Ümeyye bin Abdullah bin Hâlid bin Üseyd, Abdullah İbn-i Ömer’e:

      “-Biz, Allâh’ın kitabında tehlikeli zamanlarda namazın kısaltılaca-ğına dair malûmat buluyoruz. Fakat yolculuktaki namaza dair hiçbir şey bulamıyoruz?”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a) şöyle cevab verdi:

      “-Biz, Resûlullâh ne yaparken görsek, onu yapardık!”

Vârid bin Ebû Asım anlatıyor:

“-Mina’da İbn-i Ömer’e rastladım ve seferdeki namazın mahiyetini ona sordum:

      “-İki rekâttır!”dedi.

      “-Şimdi biz Mina’dayız, namazı nasıl kılacağız?”dedim.

Suratını astı ve:

      “-Resûlullâh’ı hiç dinlemedin mi?”diye sordu.

      “-Dinledim ve ona inandım!”dedim.

      “-Resûlullâh (s.a.v), Medine’nin dışına çıktığında iki rekât kılardı. İstersen iki kıl, istersen tam kıl!”dedi.

Ebû Münîb el-Cüreşî’den:

“-Abdullah İbn-i Ömer’e:

      “-Sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size zarar vermesinden endi-şe ediyorsanız, namazlarınızı kısaltmanızda bir beis yoktur. Kâfirler sizin apaçık düşmanlarınızdır!” Âyetini okuyub: 54

      “-Biz şimdi emniyetteyiz. Düşmandan korkmuyoruz. Namazı kısal-tabilir miyiz?”diye sordular.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a) de:

      “-Sizin için Resûlullâh (s.a.v)’de güzel örnekler vardır, ona uymak lâzımdır!”dedi.

Zeyd bin Eslem’den:

“-İbn-i Ömer’i, elbisesinin düğmeleri çözülmüş bir halde namaz kılarken gördüm. Niçin böyle yaptığını sordum:

      “-Resûlullâh’ı böyle namaz kılarken gördüm. Onun için bu şekilde kılıyorum!”dedi. 55

Abdullah İbn-i Ömer anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v) bir savaşa çıkmıştı. Yolda:

      “-Bugün, komşusuna eziyet eden kimse, bize katılmasın!” buyurdu.

Adamın birisi:

      “-Ben komşumun duvarının dibine abdest bozmuştum?”deyince,

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bugün bize katılma!”buyurdu.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

“-Resûlullâh (s.a.v)’in yanında oturuyordum. Derken bir adam geldi. Selâm verdi ve yoluna devam etti. Ben de:

      “-Ey Allâh’ın Resûlü, ben bu adamı seviyorum!” dedim.

      “-Bunu ona söyledin mi?”dedi.

      “-Hayır!”diye cevab verdim.

      “-O halde, bunu kardeşine bildir!”buyurunca, hemen adamın arka-sından yürüyerek ona yetiştim. Selâm verdikten sonra adamı omzundan yakaladım, ve:

      “-Vallâhi seni Allâh için seviyorum!”dedim.

      “-Ben de, seni, Allâh için seviyorum!”dedi.

Ben:

      “-Eğer, Resûlullâh emretmeseydi, yanına kadar gelmezdim!”dedim. 56

Abdullah İbn-i Dinar anlatıyor:

“-İbn-i Ömer, Mekke’ye gitmek üzere yola çıktığı zaman, yanında, deveye binmekten usanınca, üzerine binib rahat edeceği bir eşeği ve başı-na dolayacağı bir sargı bulunurdu. Yine bir gün Mekke’ye giderken eşeğ-ine binmişti. Yolda yanına bir bedevi geldi. İbn-i Ömer ona:

      “-Sen filân oğlu filân değil misin?”diye sordu.

Bedevi:

      “-Evet, oyum!”dedi.

Bunun üzerine Abdullah İbn-i Ömer (r.a) altındaki eşeği ve sarığı bedeviye vererek:

      “-Şuna bin, sarığı da başına sar!”deyince, arkadaşlarından bazıları:

      “-Allâh iyiliğini versin, üzerinde dinlendiğin eşeği ve başına doladı-ğın sarığı şu bedeviye verdin?”dediler.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a) ise şöyle karşılık verdi:

“-Ben, Resûlullâh (s.a.v)’in:

      “-İnsanın, babası öldükten sonra, babasının samimi dostları ile ilgi-lenmesi ve onlara karşı ihsanda bulunması yapılan en güzel iyiliktir!”

Buyurduğunu işittim. Şüphesiz bu bedevinin babası da, babam Ömer bin Hattâb’ın en samimi bir dostu idi!” 57

Taberani ise Hilye de mükemmel bir senedle Nâfi’den şöyle nakletti:

“-İbn-i Ömer geceyi namaz kılarak geçirirdi. Sonra şöyle derdi.

      “-Ey Nâfi’! Seher vakti geldi mi?”

      “-Hayır!”dediğinde tekrar namaza başlardı.

      “-Evet!”dediği zaman oturur sabaha kadar Allâh’a istiğfar ederdi.

Beyhaki’de, Zeyd bin Eşlem tarikiyle:

“-İbn-i Ömer bir çobana uğrayıb sordu:

      “-Semiz koyunun var mı?”

Çoban:

      “-Sahibi burada yoktur!”diye cevapladı.

İbn-i Ömer:

      “-Sahibine koyunu kurt yedi, dersin!”dedi.

Çoban:

      “-Allâh’dan kork be adam!”diye cevab verdi.

Abdullah İbn-i Ömer o çobanın bu davranışı pek hoşuna gitti ve derhal çobanı ve koyunu sahibinden satın aldı. Onu âzad etti, o koyunu da ona hediye etti!”

Beyhaki, Âsım bin Muhammed el-Âmiri tarikiyle babasından tahric ederek dedi ki:

“-Abdullah bin Ca’fer, talebesi Nafi’ için Abdullah İbn-i Ömer’e tam on bin dirhem veya bin dinar verdi. Nafi’i satmayınca biri tarafından ona şöyle denildi:

      “-Daha ne bekliyorsun?”şu cevabı verdi:

      “-Bundan daha hayırlı olanı! O Hürdür!”

Harâiti der ki:

“-Bize Ahmed bin Mansûr, Aliy bin Abdullah, İbn-i Mehdi, el-Amri, Zeyd bin Eslem’den rivayet ederek dedi ki:

“-Bir adam İbn-i Ömer’e sövmeye koyuldu. İbn-i Ömer, hiç cevab vermedi. Evinin kapısına gelince ona dönüb şöyle dedi:

      “-Ben ve kardeşim Âsım, insanların en soylusuyuz!” 58

Abdullah İbn-i Ömer’in fitnelerden kaçışı:

Tâlebesi Şeyh Nâfî’ Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’dan naklediyor:

“-Abdullah bin Zübeyr, Halife olmak için ortaya çıktığında, İbn-i Ömer’e iki adam geldi, ve:

      “-İnsanlar birbirini yiyorlar. Sen ise, Ömer İbn-i Hattab’ın oğlu ve Resûlullâh’ın ashâbı’ndansın. Niçin gidib savaşa katılmıyorsun?”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Yüce Allâh, Müslüman kanı dökmeyi haram kıldığı için savaşmı-yorum!”dedi.

O zaman o iki adam:

      “-Yüce Allâh, fitne yok oluncaya kadar onlarla savaşın!”buyurmu-yor mu?”dediler.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a) şöyle cevab verdi:

      “-Biz, fitne ortadan kalkıb da Allâh’ın dini hâkim oluncaya kadar savaştık. Siz ise, tam aksine fitne çıkarıb da İslâmiyet’i zayıflatmak için savaşmak istiyorsunuz!”

Bir başka rivâyette Nâfî şöyle naklediyor:

İbn-i Ömer’e bir adam gelerek:

      “-Yâ Ebâ Abdurrahman, bir sene Hac, bir sene Umre yaptığın halde, Allâh yolunda savaşa katılmamanın sebebi nedir? Halbuki sen, Allâh’ın cihada teşvik ettiğini de biliyorsun?”diye sordu.

Abdullah İbn-i Ömer şöyle dedi:

      “-Yeğenim, İslâm beş temel üzerine kurulmuştur. Bunlar da: Allâh ve Resûlü’ne îmân, beş vakit namaz, Ramazan ayında oruç tutmak, zekât vermek, hacc etmektir!”

O adam:

“-Yâ Ebâ Abdurrahman! Yüce Allâh’ın, kitabında ne buyurduğunu duymadın mı? Allâh:

      “-Müminler den iki ğrub döğüşecek olursa, aralarını sulh edin. İçlerinden biri ötekine tecavüz ederse, tecavüz eden tarafla, Allâh’ın emrine dönünceye kadar onlara karşı vuruşun!” 59

Buyuruyor ve yine, Yüce Allâh:

      “-Fitne yok oluncaya kadar onlarla çarpışın!” 60

Buyuruyor, dedi.

Abdullah İbn-i Ömer ise:

      “-Biz, bunu Resûlullâh zamanında yaptık. O zaman Müslümanlar azdı. Müslümanları ya öldürüyorlar veya işkence yapıyorlardı. Ama şimdi Müslümanlar çoğaldı ve fitne de ortadan kalktı!”diye cevab verdi.

O adam:

      “-Osman ve Ali hakkındaki görüşün nedir?”diye sordu.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a)

      “-Hz.Osman’ı, Allâh affetti. Fakat siz, Allâh’ın onu affetmesini iste-mediniz. Hz.Ali’ye gelince, O, Peyğamberin hem amcasının oğlu, hem de damadı dır!”daha sonra eliyle işaret ederek:

      “-Şu gördüğünüz ev de onun evidir!”dedi.

Nâfî’in İbn-i Ömer’den bir başka rivâyeti de şöyledir:

İbn-i Ömer (r.a)’e, bir adam gelerek:

“-Yâ Ebâ Abdurrahman! Allâh’u Teâlâ’nın Kûr’ân’da ne buyurdu- ğunu duymadın mı? Allâh’u Teâlâ şöyle buyuruyor:

      “-Müminlerden iki ğrub döğüşecek olursa, aralarını sulh edin. İçlerinden biri ötekine tecavüz ederse, tecavüz eden tarafla, Allâh’ın emrine dönünceye kadar vuruşun!” 61

Hal böyleyken, Yüce Allâh’ın, kitabında zikrettiği şekilde niye dövüş müyorsun?”dedi.

İbn-i Ömer (r.a):

“-Yeğenim, bu âyet dolayısıyla ve savaşmadığım için kınanmam, şu âyete uymadığım için kınanmamdan daha iyidir. Allâh şöyle buyuruyor:

      “-Bir Mü’mini kasten öldürmenin cezası, cehennemde ebedî ola-rak kalmaktır. Böylesi, Allâh’ın hışmına uğramış, Allâh’ın rahmetin- den kovulmuş ve onun hazırladığı büyük azabı hak etmiştir!” 62

O adam:

“-Ama Yüce Allâh:

      “-Fitne yok oluncaya kadar onlarla savaş!”buyuruyor deyince:

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Biz, onu vaktiyle yaptık!”diye cevab verdi.

Saîd bin Cübeyr’den:

Abdullah İbn-i Ömer şöyle der:

      “-Fitne nedir biliyor musunuz?! Hz.Muhammed (s.a.v), müşriklerle savaşırken, müşriklerin saflarına katılmak fitneydi. Resûlullâh (s.a.v)’in savaşı, sizinki gibi servet ve saltanat için değildi!”

Ebû’l-Aliyeti’l-Berâ’dan:

“-Abdullah İbn-i Zübeyr ile Abdullah bin Safvan bir gün Hıcr’de oturuyorlardı. Kâbe’yi tavaf etmekte olan Abdullah İbn-i Ömer (r.a) yan-larından geçerken biri, diğerine:

      “-Şu adamı görüyor musun? Bundan daha hayırlı biri kaldı mı ki?” dedi. Sonra da bir adama seslenerek:

      “-Tavafını bitirince, şu adamı buraya çağır!”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer, tavafını tamamlayıb, iki rekât namaz kıldıktan sonra, o adam gelerek:

      “-Abdullah İbn-i Zübeyr, ve Abdullah bin Safvan seni çağırıyorlar!” dedi. Bunun üzerine Abdullah İbn-i Ömer (r.a) kalkıb yanlarına gitti.

Abdullah bin Safvan:

      “-Yâ Ebâ Abdurrahman! Niçin mü’minlerin halifesi olan Abdullah İbn-i Zübeyr’e bey’at etmiyorsun? Mekke, Medine, Yemen, Irak halkı ve Şam halkının çoğu ona bey’at ettiler!”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer şöyle karşılık verdi:

      “-Vallâhi, siz kılıçlarınızı kuşanıb ellerinizi Müslümanların kanına buladıkça, ben, size bey’at etmem!”

Hasan-ı Basrî anlatıyor:

“-Müslümanlar arasında fitne ve fesat çıkmaya başlayınca insanlar, Abdullah İbn-i Ömer’e gelerek:

      “-Sen, halkın efendisisin ve onların efendilerinin oğlusun. Halk seni istiyor. Çık da bey’at edelim?!”dediler.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Hayır, vallâhi sağ kaldığım müddetçe benim yüzümden bir damla bile kan dökülmesini istemem!”diye cevab verdi.

Daha sonra, ona, bir daha gelerek Abdullah İbn-i Ömer’i korkutmak istediler:

      “-Yâ kendini halife ilân edersin, ya da seni burada yattığın yatağın üzerinde öldürürüz!”diye tehdit ettiler.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Hayır, vallâhi sağ kaldığım müddetçe benim yüzümden bir damla bile kan dökülmesini istemem!”diyerek ilk cevabını tekrarladı.

Hasan-ı Basrî:

      “-Vallâhi, ölünceye kadar onu ikna edemediler!”

Hâlid bin Sümeyr’den:

“-Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’a:

      “-Halkın başına geçib de onların işlerini düzene koysan çok iyi olur. Çünkü bütün halk seni istiyor!”dediklerinde:

Abdullah İbn-i Ömer (r.a) şöyle sordu:

      “-Yâ doğuda birisi benim halifeliğimi istemezse ne olur?!”dedi.

Onlar:

      “-Eğer, onlar muhalefet ederseler, onlar öldürülürler! Hem, Ümmet-i Muhammed’in faydası için bir adamın öldürülmesi nedir ki?”dediler.

O zaman, Abdullah İbn-i Ömer:

      “-Vallâhi, bütün dünya malı karşılığında da olsa, benim yüzümden hepinizin bir tek kişiyi öldürmenize râzı olamam!”dedi.

Katan anlatıyor:

“-Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’a bir adam gelerek:

      “-Ümmet-i Muhammed’e senden daha büyük kötülük eden bir adam yoktur!”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Niçin? Vallâhi ben, onların kanlarını dökmedim, topluluklarını da dağıtmadım, aralarında ihtilâf da çıkarmadım!”dedi.

O adam:

      “-Eğer, halife olmayı kabul etseydin, seni istemeyen bir tek kişi bile çıkmazdı!”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Ben, bir kısmının evet, bir kısmının hayır dediği bir hilâfeti asla istemem!”dedi.

Kasım bin Abdurrahman’dan:

“-Abdullah İbn-i Ömer’e, Hz.Ali ve Muâviye hâdisesinde:

      “-Çıkıb savaşmıyor musun?”dediler.

      “-Ben, Kâbe’nin rüknü ile kapısı arası, putlarla dolu iken savaştım. Sonunda Allâh, putperestliği Arab topraklarından attı. Ben asla, “Lâ ilâhe illallâh diyenlere karşı savaşmayı doğru bulmam!”dedi. Onlar:

      “-Vallâhi, senin esas maksadın bu değil. Aslında sen, Resûlullâh’ın ashâbının birbirlerine düşüb yok olmasını, ve, tek başına kalmayı düşünü-yorsun!”dediler.

O sırada:

      “-Haydi, Mü’minlerin halifesi olarak Abdullah İbn-i Ömer’e bey’at ediniz!”denildi.

Bunun üzerine Abdullah İbn-i Ömer:

      “-Vallâhi, benim esas maksadım, sizin söylediğiniz gibi değil. Haydi namaza gidelim derseniz, kabul ederim. Haydi, felah’a kurtuluş yoluna, derseniz, onu da kabul ederim. Ama ayrılırsanız, ben sizinle birlikte asla olmam. Birleşirseniz sizden ayrılmam!”dedi.

Tâlebesi Nâfi’den:

“-Abdullah İbn-i Zübeyr zamanında, Haricîler ve Habeşiler gelerek Abdullah İbn-i Ömer’e:

      “-Birbirlerini öldüren bu fırkalarla beraber namaz kılar mısınız?” denildiğinde, şöyle cevab verdi:

      “-Kim, bana, Hayye alâ’s-Sâlâh derse, ona uyarım. Kim bana, Hayye ale’l-Felâh derse ona da uyarım. Fakat, birisi bana, haydi Müslüman kardeşini öldürüb, malını almaya! Derse, ona hayır derim!” 63

Meymun bin Mihran’dan:

Necdetü’l-Hârurî’nin taraftarları Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’in deve-sine rastladılar. Deveyi alıb gittiler. Çoban gelerek:

      “-Ebû Abdurrahman! Deveyi hayırına say!”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Deveyi götürüb de seni nasıl bıraktılar?”diye sordu.

Çoban:

      “-Deve ile birlikte beni de götürmüşlerdi, fakat ben ellerinden kurtulup kaçtım!”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Seni, onları bırakıb’da bana gelmeye sevkeden nedir?”dedi.

Çoban:

      “-Seni onlardan daha çok seviyorum!”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Allâh aşkına! Beni onlardan daha mı çok seviyorsun?”diye sordu.

Çoban sevdiğine dair yemin edince,

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Deveyle beraber seni de hayrıma sayıyorum!”dedi, onu azad etti.

Aradan bir müddet geçtikten sonra biri geldi ve devesinin ismini söyleyerek:

      “-Senin falan deve var ya! İşte o, pazarda satılıyor!”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Abamı getir!”dedi.

Hemen abasını omuzlarına aldı, kalktı sonra oturarak abasını bıraktı:

      “-Ben, onu hayrıma saymıştım, niçin peşinden gidiyorum?”dedi. 64

Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’dan:

      “-Öyle zamanlar yaşadık ki, aramızdan hiçbir Müslüman kardeşin-den daha çok altın ve gümüşe sahib olmayı düşünmedi. Şimdi öyle bir zamandayız ki, altın ve gümüş bize, Müslüman kardeşimizden daha tatlı gelmeye başladı!” 65

Atâ İbn-i Ebî Rebah’dan:

“-Adamın birisi, İbn-i Ömer’in yanında bir başkasını övüyordu. İbn-i Ömer, adamın yüzüne toprak atmaya başladı ve:

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Meddahları gördüğünüzde, yüzlerine toprak atın!”buyurdu, dedi.

Nâfi’den: Adamın birisi, İbn-i Ömer’e:

      “-Ey insanların en iyisi! Ey insanların en iyisinin oğlu!”deyince,

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Ben, insanların en iyisi değilim. İnsanların en iyisinin oğlu da deği-lim. Ben, sadece Allâh’ın kullarından biriyim. Yüce Allâh’ın rızâsını arar O’ndan korkarım. Vallâhi, siz böyle ederseniz, adamı mahvedersiniz!”

Abdullah İbn-i Ömer der ki:

“-Kendisine fayda veya zararı dokunmayacak bir adama gelib:

      “-Sen, şöylesin, sen, böylesin! Diye metheden insan, hem eli boş döner, hem de, Allâh’ı gücendirir. Böylece de sabah dindar çıktığı evine, akşam îmânsız olarak döner!” 66

Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’den:

      “-Mes’ûl bir kul olacağıma, keşke şu direk gibi olaydım!”

Nâfî’den:

Abdullah İbn-i Ömer (r.a), Kâbe’ye girdi. Onun secdede şöyle niyaz ettiğini işittim:

      “-Ey Allâh’ım!Biliyorsun ki, beni Kureyşliler gibi dünya nimetlerine düşkün olmaktan koruyan sadece, Senin korkundur!” 67

Ebû Hazım (r.a)’den:

Abdullah İbn-i Ömer bayılmış bir Iraklı’ya rastladı:

      “-Ona ne oldu?”diye sordu.

      “-Kûr’ân okunduğu zaman ona bu hal olur!”diye cevab verdiler.

Abdullah İbn-i Ömer:

      “-Biz de Allâh’dan korkuyoruz, ama bayılmıyoruz!”dedi. 68

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Kulun temizlenmesi gereken organı, dilidir!”derdi. 69

Abdullah İbn-i Ömer’ın Vefatı:

Emevîlerden Abdülmelik bin Mervân, hükümdar olduğunda yazılı emir vererek bazı önemli kişişerden kendisi için yazılı bey’atler istemeye başladı. Bu hususta, o devirde halen yaşamakta olan, Resûlullâh (s.a.v)’ın sahâbelerini, ve özellikle herkes tarafından büyük saygı ve sevgi gösteri-len önemli şahsiyetleri kendi ğayri meşru hilafetinı meşru göstermek için onları bir şekilde bey’at etmeye zorlamaya başladı.

Abdullah İbn-i Ömer, bu zorlamalara maruz kalan kişilerin başında gelmekte idi. O, Emevilerin bu isteklerine karşı gelerek yazılı bey’at dahi vermedi. Ancak, bütün bu gelişmelere rağmen, Abdülmelik bin Mervân, Abdullah İbn-i Ömer’e karşı büyük bir sevgi saygı duyar ve ona saygı ve ihtiram da bulunurdu. Bunun dışında, dinî işlerde onun bilgisine itimat ederek ona uymuştur. Hattâ Hac mevsiminde Abdullah İbn-i Ömer’e iktidâ edilmesi için emir vermiştir.

Fakat?; Hicrî 73. Miladi 693 yıllarında, Mekke valisi, Zalim ünvanı iley meşhur zalim Haccâc bin Yûsuf, hac mevsiminde Abdullah İbn-i Ömer’i öldürmek için gizli bir sûikast planı tertib etti. Abdülmelik bin Mervan, Haccâc’a, Abdullah İbn-i Ömer’e karşı gelmemesini sıkı sıkıya tembih ettiği için, Haccâc, olacak bu suikast’ın içinde görünmemek için azamî dikkat sarf etti. Hac mevsiminde, halkın kalabalık olduğu bir sırada Abdullah İbn-i Ömer’i fâili meçhul, kim vurduya getirmek için kiralık bir tetikçi adam tutuldu.

Adam, hac farizası esnasında ucu zehirli bir mızrağı, sanki farkında değilmiş gibi, kaza süsü vererek, ancak kasten yaşı bir hayli ilerlemiş olan Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’in ayağına batırarak onu yaraladı. Zehir, yaradan vücuda yavaş yavaş yayılmaya başladı.

Said İbn-i Cübeyr şöyle demiştir:

“Abdullah İbn-i Ömer’in ayağının yan tarafına mızrak saplandığı zaman ben de Mina’da onun yanındaydım. Ayağı üzengiye yapışıb kalmış idi. Ben inib mızrağın ucunu çıkardım. Daha sonra, Hacâc, onun ayağına mızrak saplandığını öğrendi, sanki haberi yokmuş gibi ziyaretine geldi:

      “-Bu mızrağı ayağına saplayanı bir bilsek!”deyince

Abdullah İbn-i Ömer ona şu cevabı verdi:

      “-Mızrağı ayağıma saplayan sensin!”

Haccâc şaşırdı ve:

      “-Nasıl yani!”dedi.

İbn-i Ömer ona:

      “-Sen, silah taşınmaması gereken ve daha önce hiç taşınmayan bir günde silah taşınmasına müsaade ediyorsun, ve Harem bölgesine silah sokulmasına ses çıkarmıyorsun. Halbuki daha önce Harem bölgesine asla silah sokulmazdı!” 70

Abdullah İbn-i Ömer (r.a), bir müddet hasta yattı. Bu sırada, zalim Haccâc’da, onu, evinde hasta yatarken ziyaret etmeye geldi. Durumun çok üzücü olduğunu bunu yapanları şiddet ve nefretle kınadığını ve ona, bunu yapanların derhal yakalanarak en şiddetli bir şekilde cezalandırılacağını beyân ederek:

      “-Yâ İmam! Bunu size kim yaptı?”diye sorunca.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a):

      “-Sen yaptın! Çünkü sen, kesinlikle silâh taşınması helâl olmayan bir beldede silah taşınmasını emrettin!”

Yani şunu demek istedi:

      “-Sen, emin belde olan Harem-i Şerife silahla girmek helal değilken girilmesine müsaade ettiğin için bu elim hâdise meydana geldi. Oysa sen Harem-i Şerif’e silâhlı girmenin doğru olmadığını iyi biliyordun. Bunun önüne geçmiş olsa idin bu hâdise olmazdı!”diyerek yüzlerce sahâbi ve tabiin’in katili zalim Haccâc’ı susturmuştur.

Aslında bundan önceleri Abdullah İbn-i Ömer ile zalim Haccâc bin Yûsuf arasında, Mekke’de nahoş olan bir çok olaylar cereyan etmişti. Bunlardan biri:

Abdullah İbn-i Zübeyr’ın ortadan kaldırılması için Müslümanların Kıblesi olan Kâbe’nin Haccâc tarafından mancınıkla harab edilmesini hazmedemeyen Abdullah İbn-i Ömer (r.a), zalim Haccâc’ı gördüğü yerde bu infialini yüzüne karşı daima söylemekten çekinmemiştir.

İkinci olay: Zalim Haccâc bin Yûsuf Mekke valisi olarak okuduğu hutbede, Şehid Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a)’e karşı ağır sözler söyledikten başka, onun Kûr’ân-ı Kerîm’i tâhrif ettiğini ileri sürdü. Bu yalan sözleri duyan Abdullah İbn-i Ömer, oturduğu yerden yüksek sesle:

      “-Sen yalan söylüyorsun! Bunu ne Abdullah İbn-i Zübeyr yapar, ne de sen bu işi yapmaya kâdirsin!”diyerek Haccâc’a itiraz edib onu bozdu.

Üçüncü mesele ise;

Zalim Haccâc bin Yûsuf, Cuma günü hutbeyi uzatıb namaz vaktini daraltınca, Abdullah İbn-i Ömer, onun bu haline içerleyerek:

      “-Güneş seni beklemiyor!”diyerek ihtarda bulundu.

Bütün bu rivâyetlerden hangisinin daha doğru olduğu pek bilinme-mekle beraber, Zalim Haccâc bin Yûsuf’a karşı yapılan bu çıkışlar, onun firavun damarını oldukça kabarttı ve kendisine mâni olan. Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’e karşı yukarıda beyan olunduğu şekilde kendi üzerine bir iz bir zarar getirmeden tetikçilerine bu faili meçhul sûikasdı tertib ettirdi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a) hep, Medine’de, Resûlullâh’ın, beldesinde vefât etmek ve O’nun yakınına gömülmeyi istiyordu. Bunun için sık sık:

      “-Allâh’ım! Beni Mekke’de öldürme!”diye duâ ediyordu.

Fakat, kader hükmünü icrâ ediyordu. Kendisi bu suikastten dolayı durumunun ne kadar ciddi ve ağır olduğunu biliyordu. Onun için, yanında bulunan oğlu Salim bin Abdullah İbn-i Ömer’e:

      “-Oğlum! Ben, eğer Mekke’de ölürsem, beni, Mekke Haremi dâhi-linde defnet. Sonra sen de buradan göç edib git!”diye vasiyet etti.

Birkaç gün sonra da vefât etti. Abdullah İbn-i Ömer (r.a) hicretin 73. yılının Zilhicce ayında, Miladi 693 yılında seksen küsür yaşlarında iken Hakk’ın hak davetine ve sonsuz rahmetine kavuştu. Onun vefâtını duyan halk toplanmaya başladı.

Zevahiri kurtarmak ve halkın tepkisini üzerine çekmemek ve onları yatıştırmak için, onun gerçek katili, Zalim Haccâc bin Yûsuf’da devlet erkânıyla oraya geldi. Çok üzgünmüş gibi görünerek cenaze namazına iştirak etti. Abdullah İbn-i Ömer’i, bu büyük sahâbiyi, muhacirine mahsus olan Mekke’deki Zû Tuva bölgesinde Feh’ Kabristanına veya muhacirler kabristanına defnettiler. Kabri, bugün Mekke’nin Zâhir bölgesinde dir. 71

Abdullah İbn-i Ömer’in Âile Bireyleri:

Hanımları:1-Safiyye bint-i Ebu Ubeyd 2-Ümmü Alkame bint-i Alka-me 3-Sehle bint-i Mâlik bin eş-Şehhah ve dört tane Ümmü veledi vardı.

Oğulları: 1-Ebu Bekr 2-Ebû Ubeyde 3-Vâkid 4-Abdullah 5-Ömer 6-Abdurrahman 7-Sâlim 8-Ubeydullah 9-Hamza 10-Zeyd 11-Bilâl 12-Ebu Seleme.

Kızları: 1-Hafsa 2- Sevde 3-Âişe 4-Kılâbe. 72


Şüphesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh onlardan râzı olsun.


1- M.Âsım Köksal İslâm.Tarihi- 4-226- 233. 
2- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-84 
3- Câmiu’l-Usûl Ashâbın faziletleri-14-177-No-6.604-Buhâri, Meğazi-36 
4- Câmiu’l-Usûl-14-175-No-6.603-Buhâri-Fedâilu’l-Ashâb-19-Tirmizi-Menakib-44-3825 
5- Risale-i Nur Külliyatı-Lem’alar Ondokuzuncu Lem’a- Altıncı Nükte. 
6- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-773 
7- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1987 
8- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1902 
9- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1467 
10- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1560 
11- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-2070 
12- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-654 
13- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-923 
14- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1252 
15- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1253 
16- İnsan suresi-1-20 
17- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1395 
18- Hz.Fâtıma veya Hz.Ali bölümüne bakınız-Kitabı Hazırlayan 
19- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-666 
20- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-761 
21- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-763 
22- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-765 
23- Ankebut-60 
24- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-859 
25- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1315 
26- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-822 
27- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-843 
28- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-880 
29- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-458 
30- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-488 
31- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-573 
32- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-743-744-745 
33- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1229 
34- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-202 
35- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1466 
36- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-886 
37- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1123 
38- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1147 
39- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-353 
40- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-248 
41- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-581 
42- Hadid-16 
43- Nisa-41 
44- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1230 
45- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1480 
46- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1488 
47- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1518 
48- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-2002 
49- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1522 
50- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1523 
51- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1560 
52- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1562 
53- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1669 
54- Nisa-101 
55- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-974 
56- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1122 
57- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1104 
58- El-İsabe İbn-i Hacer el-Askalani-3-237-No-4837 
59- Hucurat-9 
60- Enfâl-39 
61- Hucurat-9 
62- Nisa-92 
63- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-997-1000 
64- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1208 
65- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1182 
66- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1131 
67- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-1226 
68- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1225 
69- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1237 
70- Muhtasar Fethü’l-Bâri-bayram-9-966 
71- Çeşitli Siyer Kaynaklarından özetlendi. 
72- İbn-i Sa’d, Kitabü’t-Tabakâti’l-Kebir:4-423-Sayfa:158.