Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh

Abdullah bin Sa’d bin Ebî Serh, Mekke doğumludur. Ancak doğum tarihi kesin belli değildir. Babası Sa’d bin Ebi Serh olup, annesinin ismi Mehâne bint-i Cabir el-Eş’ariye dir. veya Hz.Osman onun annesinden süt emdiği için ikisi süt kardeşi olurlardı.

Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh

Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh
عَــبُـدُاللهُ بْــنُ سَـعْــد ُبْــنُ أبِـي سَـرْح


 Baba Adı    :    Sa’d bin Ebi Serh.
 Anne Adı    :    Mehâne bint-i Cabir el-Eş’ariye.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Tarih yok, Mekke doğumludur.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hz.Ali (r.a)’in hilafetinin ilk yıllarında Askalân veya Remle’de vefat etti. Kabri o bölgelerdedir.
 Fiziki Yapısı    :    Bilgi yok.
 Eşleri    :    1-Hamza bin Ebi Serh bin Abdükelâl’in kızı. 2-Humeyr ? 3-Ümmü Sa’id bint-i Nevfel bin el-Haris bin Abdülmuttalib ve Ümmü veledleri…
 Oğulları    :    Muhammed, İyad.
 Kızları    :    Ümmü Külsüm, Remle, Ümmü Cemil, Da’d, Ümmü’l-Fadl ve Ümmü Amr.
 Gavzeler    :    Mekke fethinden sonraki birçok savaşlar.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Mekke Medine Muhacir dir.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    Rivayeti var, sayısı belli değildir.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Bilgi yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Abdullah bin Sa’d bin Ebi Serh bin Haris bin Hubeyb bin Cezime bin Mâlik bin Hısl bin Amr bin Lüey el-Kureyşiy el-Amiri veya Kureyşiy ez-Zühri.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Yahya.
 Kimlerle Akraba idi    :    Hz.Osman’ın süt kardeşidir.Vehb bin Sa’d bin Ebi Serh’in de kardeşidir.


Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh Hayatı

Abdullah bin Sa’d bin Ebî Serh, Mekke doğumludur. Ancak doğum tarihi kesin belli değildir. Babası Sa’d bin Ebi Serh olup, annesinin ismi Mehâne bint-i Cabir el-Eş’ariye dir. veya Hz.Osman onun annesinden süt emdiği için ikisi süt kardeşi olurlardı. Vehb bin Sa’d bin Ebi Serh’inde öz kardeşidir. Kabile neseb ve soyu ise: Abdullah bin Sa’d bin Ebi Serh bin Haris bin Hubeyb bin Cezime bin Mâlik bin Hısl bin Amr bin Lüey el- Kureyşiy el-Amiri veya Kureyşiy ez-Zühri’dir. Lakab ve Künyesi ise: Ebâ Yahya’dır.

Mekke’nin fethi öncesi Müslüman olduğu rivayet edilir. Daha sonra Medine’ye hicret etti. Kendisi, okur yazar bir zattı. Resûlullâh (s.a.v)’e inen vahy’leri yazardı. Abdullah bin Sa’d, Resûlullâh (s.a.v)’e inen vâhy’i yazdığı sırada “El-kâfirin” yerine “Ezzâlimin” “Azîzün Hakimün” yerine “Aliyyün Hakimün” diye yazmış,

      “-Ben de Muhammed'in söylediği gibi söyleyebilirim!”

      “-Muhammed’e gelen şeyin, benzeri, bana da geliyor!”

      “-Muhammed, Peygamber ise, kendisine vahy olunuyorsa, bana da vahy olunuyor, ben de Peygamberim!”

      “-Muhammed, söylediği şeyi bilmiyor! Ben, ona, istediğim şeyi yazıyorum! Veya yazdırıyorum!”

      “-Bu, yazmış olduğum şey, Muhammed’e vahiy olunduğu gibi, bana da vahiy olunuyor du!”

      “-Allâh, O’na Kûr’ân-ı indiriyorsa, ben, de Allâh’ın indirdiğinin bir benzerini indirebilirim!”

“-Muhammed!

      “-Semîan Alîmen!”dedi.

Ben de:

      “-Alîmen Hakîmen!”dedim, deyib yayğaraya başladı.

Yaptığı bu ve, bunun benzeri sinsi yayğara ve hâinliklerin ortaya çıkacağını, Medine’de daha fazla kalamayacağını iyice anlayan Abdullah bin Sa’d, Müslümanlıktan irtidad edid müşrikliğe dönerek Mekke’ye kaçtı. Kureyş müşriklerine:

“-Ben, ne zaman istesem, Muhammed’in Kûr’ân’ında olanları değiş-tirerek yazardım! Kendisi, bana yazdırırken:

      “-Azîzün Hakîmün!” der idi.

Ben de:

      “-Yoksa, Alimün Hakîmün olmasın?”derdim.

      “-Evet! Hepsi’de doğrudur!”derdi.

      “-Ey Mekkeliler! Sizin dininiz, onun dininden daha iyidir!”dedi.

İbn-i Ebî serh, bu kötü tutum ve davranışları ile, belki de Yahudile- rin taktiklerini uygulamak istemişti. Zira,Yahudilerden Abdullah bin Sâyf ile, Zeyd Hâris bin Avf’da birbirlerine

      “-Geliniz, Muhammed, ve Ashab’ına indirilenlere sabahleyin iman edelim akşamleyin onu inkar edelim de Müslümanların üzerinde bulun-dukları şu dinlerini kafalarını karıştıralım. Belki, Onlarda bizim gibi yaparak, Muhammed’in dininden dönerler!”demişlerdi.

Allâh, onların bu kötü niyet ve tertiplerini yüzlerine şöyle vurmuştu:

“-Ey Ehl-i Kitab! Niye hakkı batıl ile karıştırıyor gerçekleri gizliyorsunuz. Halbuki bilib duruyorsunuz da kitab sahiblerinden bazıları kendilerine indirilene iman edenlere:

      “-Ğündüz’ün başında inanınız. Gündüz’ün sonunda da onu inkar ediniz. Olur ki dinlerinden dönerler!”dediler. 1

Belli ki Abdullah bin Ebi Serh’in Peyğamberliği’de Ebu Cehl’in Peyğamberliği kabilindendi. Ebû Cehl’in kızı Cüveyri’ye:

      “-Muhammed’e gelen Peygamberlik babama’da gelmişti fakat o bunu red etmiş kavmine aykırı davranmak istememişti!”

Allâh, İbn-i Serh’in hakkında indirdiği âyet’te de şöyle buyurdu:

“-Allâh’a karşı yalan düşünüp atandan yahut kendisine hiçbir şey vahy edilmemişken:

      “-Bana da vahy olundu!”diyenden birde:

      “-Allâh’ın indirdiği ayetler gibi bende indireceğim!”diye söyle-yenden daha zalim kim vardır?!” diye ayetler indirdi. 2

Bütün bu olanlardan sonra Resûlullâh (s.a.v) onun hakkında:

“-Kâbe’nin örtüsü altında bile bulunsa, onun öldürülmesini emir buyurdular. Ve, kanının dökülmesini helâl saydılar. Bundan artık o her an öldürülmesi gerekenler listesi içindeydi. Öyleki bazı sahabeler bu Nebevi emirden dolayı onu öldürmeyi adak olarak adamışlardı.

Mekke, fetih edilince, Abdullah bin Sa’d, bin Ebi Serh, kaçıp, süt kardeşi Hz.Osman İbn-i Affan (r.a)’a sığınmıştı. Vaktiyle Abdullah bin Sa’d’ın annesi, Hz.Osman’ı da emdirmişti.

Abdullah bin Sa’d, Hz.Osman’a:

      “-Ben, vallâhi, seni seçtim. Beni burada tut. Muhammed’e git, benim hakkımda O’nunla konuş! Muhammed, beni görürse gözlerimi oyar! Çünkü, benim suçum, suçların en büyüğüdür! İşlemiş olduğum suçtan pişmanlık duymuş, tövbe etmiş buluyorum!”dedi.

Hz.Osman (r.a):

      “-Hayır! Seni, yanıma alır, giderim!”dedi.

Abdullah bin Sa’d:

      “-Vallâhi, O, beni görecek olursa, muhakkak, boynumu vurdurur. Benim yüzüme bakmaz. Kanımın dökülmesini helal saymıştır. Onun Ashabı, beni öldürmek için her yerde arıyorlar!”dedi.

Gerçekten de sahabeler onu her yerde sıkı sıkı arayıp duruyordu. Hz.Osman, bu olağanüstü durum yatışıncaya kadar Abdullah bin Sa’d’i sakladı, ve daha sonra, ona:

      “-Haydi, gel yanımda beraber gidelim! İnşallâh, Resûlullâh (s.a.v), seni öldürmez!” dedi.

Resûlullâh (s.a.v), gerçektende Hz.Osman (r.a)’ın hiç bir dileğini dinlemezlikten gelmezdi. Hz.Osman, elinden tutup Abdullah bin Sa’d’i, Resûlullâh (s.a.v)’in yanına götürdü. Önünde durdular:

      “-Yâ Resûlallâh! Bunun anası, bunu, yürütür, beni sırtında taşır; Bunun sütünü keser, beni, emdirirdi. Bunu, bırakır bana iyilik eder hediye verirdi. Anasının benim üzerimdeki hak ve iyilikleri için bunu, bana bağışla! Yâ Resûlullâh! Halka verdiğin genişliği, emânı, İbn-i Ebî Serh’e- de ver!”dedi.

Abdullah bin Sa’d, bin Ebi Serh’ın elini tutub, Resûlullâh (s.a.v)’e doğru uzattı. Resûlullâh (s.a.v) boynunu ve yüzünü başka tarafa çevirdi.

Hz.Osman, tekrar onun elini, Resûlullâh (s.a.v)’e uzattı. Resûlullâh (s.a.v) yine yüzünü başka tarafa çevirdi.

Hz.Osman, İbn-i Ebi Serh’in elini, tekrar Resûlullâh (s.a.v)’e uzattı. Resûlullâh (s.a.v), ondan yüzünü başka yana çevirdikçe, Hz.Osman, o yana varıb karşısında duruyor, dileğini tekrarlıyordu.

Resûlullâh (s.a.v) İbn-i Ebî Serh’den tekrar tekrar yüz çevirmek, ona emân vermemekle, birisinin hemen yerinden kalkıb’da onun boynunu vurmasını istiyordu. Resûlullâh (s.a.v) bu iş için hiç kimsenin kalkmadı- ğını, gördü. Hz.Osman ise, Resûlullâh (s.a.v)’in başını öptü ve:

      “-Yâ Resûlallâh! Babam, anam, Sana feda olsun! Şunun bey’atını al!”diyerek üzerine düştükçe, düştü. Abdullah bin Sa’d için af ve emân diledi. Resûlullâh (s.a.v) uzunca bir süre sustuktan sonra:

      “-Olur!”buyurdular.

Başını, kaldırıb Abdullah bin Sa’d’a üç kere baktı. Sonra, bey’atını aldı. Hz.Osman, Abdullah bin Sa’d ile dönüb gittikten sonra, Resûlullâh çevresindeki Sahâbilerine döndü.

      “-Ben, ancak, bazınız kalkıp onun yanına varsın da boynunu vursun diye susmuştum. Bey’atını almaktan ellerimi çektiğimi görünce, emân vermeden kalkıb o fâsıkı öldürecek, içinizde anlayışlı bir kimse yok muy-du? Bunu, yapmaktan sizi alıkoyan ne idi?” buyurdu.

Bir Ensâri, İbn-i Ebi Serh’i görürse, öldürmeyi adamıştı.

İbn-i Ebi Serh, Resûlullâh (s.a.v)’in yanına Hz.Osman ile geldiği zaman, Ensari, kılıcı elinde, ayakta duruyor, İbn-i Ebî Serh’ı öldürmesi için Resûlullâh (s.a.v)’in işaretini bekliyordu. Hz.Osman’ın kayırması ile İbn-i Ebî Serh, kurtulub gidince, Resûlullâh (s.a.v), Ensari’ye:

      “-Adağını, yerine getirsen olmaz mıydı!”buyurdu.

Ensâri:

      “-Yâ Resûlallâh! İki elim kılıcımda, ayak üzeri duruyor, onu öldür-mem için bana, ne zaman işaret edeceksiniz diye bekliyordum!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-İşaret, hiyânettir! Peygamberler îçin işaret etmek yoktur!”buyurdu.

Başka bir rivayete göre :

Ensâr’dan biri, Abbâd bin Bişr, yahut Ebü’l-Yeser, ya da Muhacir- ’den biri, Hz.Ömer (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Bana, işaret edecek misin?”diye bekleyib durdum.

Seni, hak din ve Kitâbla Peyğamber gönderen Allâh’a yemin ederim- ki bana, onun boynunun vurulmasını işaret edeydin, peşine düşer, onu, her köşede arar ve işini bitirirdim!”dedi.

Daha başkaları da:

      “-Yâ Resûlallâh! Biz, Senin kalbinde olanı bilmiyorduk ki? Keşke, bize, gözünle işaret ediverseydin, onu, öldürürdük!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v), şöyle buyurdular:

      “-Ben, işaretle kimseyi öldürtmem! hiçbir Peyğamber, işaretle adam öldürtmez! Göz ucuyla işaret etmek, hiç bir Peygambere yaraşmaz!”

Abdullah bin Sa’d, Resûlullâh (s.a.v)’i her gördükçe, utandığından, kaçar, dururdu.

Hz.Osman, Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Babam, anam sana feda olsun! İbn-i Ümmü Abdullah’ın, Seni, her görüşünde, senden nasıl kaçtığını bir görseydin!”dedi. 4

Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatından sonra, Hz.Ebû Bekr dönemini idrak etti. Ancak onun en aktif olduğu dönemler ise Hz.Ömer ve Hz.Osman dönemleriydi. Abdullah bin Sa’d, halife iken Hz.Ömer’e geldi.

Hz.Ömer (r.a), ona:

      “-Senin, halkın işlerini gördüğünü, onlara yardım ettiğini duyuyorum. Halbuki ücret verdiğimde de kabul etmiyorsun?”dedi.

O da:

      “-Evet, öyle!”dedi.

      “-Niçin böyle yapıyorsun?”diye sordu.

      “-Benim atlarım da var. Kölelerim de. Halim vaktim yerinde. Bunun için, yaptığım işin Allâh yolunda sadaka olmasını istiyorum!”dedi.

Hz.Ömer (r.a):

“-Sakın böyle yapma! Ben’de vaktiyle senin yaptığın gibi yaptım. Resûlullâh (s.a.v) bana ücret veriyor, ben de:

      “-Benden, daha fakire ver!”diyordum.

Resûlullâh (s.a.v) tekrar veriyordu. Ben ise yine:

      “-Benden daha fakire ver!”diyordum.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bunu al! Ya, kendi malına kat veya sadaka ver. İstemediğin ve gönlün çekmediği halde sana bir mal gelirse, onu al. Değil ise alma!” buyurmuştu.

İbn-i Cerîr’den gelen rivayette şöyle naklediliyor:

“-Hz.Ömer beni zekât toplamakla görevlendirdi. Vazifeyi bitirib de zekât mallarını kendisine teslim ettiğimde, bana ücret verdi. Ben:

      “-Ben, Allah rızası için çalıştım. Ecrim de, Allâh’a aittir!” dedim.

Bana:

“-Verdiğimi al! Resûlullâh (s.a.v) zamanında ben de zekât topla- maya memurdum. Bana ücret verdi. Bende senin dediğin gibi söyledim O zaman Resûlullâh (s.a.v), bana şöyle buyurdu:

      “-Sen istemeksizin bir şey verdiğimde onu al ve tasadduk et!” 5

İşte islamın güzelliği burada en güzel şekliyle meydana çıkıyor. Dün onu öldürmeyi adayanla adatan kişinin Hak noktasında nasıl güzel bir tablo çiziyorlar!.

Hz.Ömer zamanında Amr bin Âs’la birlikte Mısır’ın fethine katıldı ve onun devrinde yukarı Mısır, Said bölgesi denen yerde valilik yaptı. Halife Hz.Osman, Mısır’ın mali işleriyle Abdullah’ı, yönetimiyle de Amr bin Âs’ı görevlendirmek istedi. Amr bin Âs’ın buna itiraz etmesi üzerine onu azlederek yerine, Abdullah’ı vali tayin etti ve İfrikiyye’nin fethiyle görevlendirdi.

Miladi 647 yılında kendi devleti Batı Roma Bizans’a karşı isyan edib kendi bağımsızlığını kazanan İfrikiyye genel valisi komutan general Gregorius ile Mısır valisi, Abdullah bin Sa’d, bin Ebî Serh’ın merkezi Sübeytıla olan Kuzey Afrika’daki feth harekâtlarının komutan idi.

Mısır valisi, Abdullah bin Sa’d, bin Ebî Serh, komutasında ki ordu kırkbin mücahid ile savaşı devam ettiriyordu. Muhteşem zaferlerle Trablus’a kadar ilerleyen İslâm orduları, orada, Romalılar’dan 120 bin kişilik bir ordunun mukavemetiyle karşılaştı. Günlerce devam eden bu kanlı muharebelerde Müslümanlar Romalılara karşı kahramanca çarpış-malara devam ettiler. Muharebeler çok şiddetli devam ediyordu. Her gün şafakla başlayan harb, ancak öğleye kadar devam edebiliyor, sonra her iki tarafın askerleri güçsüz ve takatsiz bir şekilde, çadırlarına çekiliyorlardı.

İfrikiyye genel valisi komutan genaral Gregorius sayı üstünlüğüne rağmen Müslümanları yenemediğinden, dolayı fevkalâde müteessirdi. Birden aklına kurnazca bir fikir geldi. Ve şöyle bir bildiri yayınladı:

      “-İslâm ordularının baş komutanı olan, Abdullah bin Sa’d, bin Ebî Serh’i öldürecek, olana İfrikiyye genel valisi komutan general Gregorius güzel kızını verecek. Ayrıca yüz bin altınla onu mükâfatlandıracaktır!”

Komutan general Gregorius’un güzel kızı o sırada, Roma ordusunda, babası ile birlikte Müslümanlara karşı çarpışmalara devam ediyordu. Bu mükâfat haberi Roma ordusunda görev yapan genç askerleri oldukça ğayrete getirdi. General Gregorius’un güzelliği dillere destan kızı ve yüzbin altın’ı alma sevdasıyla Müslümanların baş komutanı Abdullah bin Sa’d, bin Ebî Serh’e doğru hücum ettiler. Emellerine muvaffak olamasa-lar da, büyük zayiat verdiriyorlardı.

Bu durumu gören Abdullah İbn-i Zübeyr, baş komutanı korumak için fedailerden oluşan küçük bir imdat kuvvetiyle komutanın yardımına koştu. İslâm orduları baş komutanın başından, gözü dönmüş, Roma asker-lerini savdıkdan sonra, İslâm orduları baş komutanı Abdullah bin Sa’d, bin Ebi Serh’e şu teklifte bulundu:

      “-Komutan! Sen de kendi askerlerine aynı şeyleri vaad et. General Gregorius’u öldüren, kişiye, Gregorius’un güzel kızını ve yüz bin altınla birlikte Kuzey Afrika valiliğini vaad et!”

İslâm ordularının baş komutanı Abdullah bin Sa’d bin Ebî Serh, bu teklifi yerinde buldu ve hemen İslâm orduları askerlerine şu duyuruyu yaptırdı.

      “-Duyduk duymadık demeyin!!! İslâm ordularının baş komutanı Abdullah bin Sa’d, bin Ebî Serh buyuruyor ki! İfrikiyye genel valisi Roma orduları baş komutanı general Gregorius’u öldürecek olan kişiye, Gregorius güzel kızını verecek. Ayrıca, onu yüz bin altın ile mükâfatlan-dıracak! Ve, İfrikiyye genel valisi yapacaktır!!!”

Ertesi gün bu bölgedeki kumanda görevini Abdullah İbn-i Zübeyr aldı. Abdullah İbn-i Zübeyr iyi bir kumandandı. Güzel bir harb taktiği uyguladı. Askerlerini iki ğruba ayırdı. Bir ğrub savaşa devam ederken, diğer ğrub çadırlarında istirahat edecekti. Plân tatbikata kondu. Birinci ğrub öğleye kadar savaşa devam etti. Onlar geri çekilirken zinde ve istirahatli olan ikinci ğrub savaş meydanına atıldı. Romalılar iyice yorgun düşmüştü. Günlerce süren çok kanlı çarpışmalardan sonra Roma orduları İslâm mücahidleri karşısında daha fazla dayanamayıb büyük bir hezimete uğrayıb perişan oldular.

Bu arada Hz.Muhammed’in talebesi ve şerefli ashabı, Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a), İfrikiyye genel valisi Bizans Rum devleti harb akademileri mezunu kendi devletine hainlik ve kalleşlik eden mağrur general Gregor-yas’ı yakalatıb öldürttü. Dillere destan güzelliğiyle Roma subaylarının başını döndüren o güzel kızını da esir aldı.

Harb bitmiş ğanimetler toplanmış, sıra bu ğanimetlerin taksimine gelmişti. General Gregoryas’ın güzel kızı ve yüz bin altın, haklı olarak Resûlullâh (s.a.v)’ın talebesi henüz 27 yaşlarında olan genç ve güzel ashabı Abdullah İbn-i Zübeyr’in olacaktı. Abdullah’a teklif ettiler:

      “-Yâ Abdullah! General Gregoryas’ın güzel kızı ile yüz bin altın, ve İfrikiyye genel valiliği haklı olarak senindir alabilirsin!”denilince:

Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a) şu sözleri söyledi:

      “-Hayır!!!Ben, dünya malı için değil, dinim için cihâd ettim. Ben mükâfatımı Allâh’dan bekliyorum!”

Abdullah bin Sa’d, Sübeytıla’da Roma imparatorluğunun İfrikiyye eyalet valisi Genaral Gregorios karşısında büyük bir zafer kazanarak Kartaca bölgesini fethetti. Kayrevan şehrinin kurulduğu yere kadar ulaştı ve pek çok ğanimet ele geçirdi. Abdullah İbn-i Zübeyr, Abdullah İbn-i Ömer ve Abdullah bin Amr’ın da büyük kahramanlıklar gösterdiği bu savaş, “Abdullahlar” savaşı olarak Harbü’l-Abadile adıyla meşhur oldu. İslâm orduları baş komutanı Abdullah bin Sa’d bin Ebî Serh (r.a), Üçüncü halife, Hz.Osman (r.a)’a bu zaferi müjdelemek ve ganimetleri götürmek üzere, Abdullah İbn-i Zübeyr’i görevlendirdi. 6

Abdullah bin Sa’d daha sonra Muaviye bin Ebi Süfyan’ın Kıbrıs üzerine gönderdiği orduya yardımcı oldu. Miladi 652 yılında Nûbe üzeri-ne yürüdü ve çok şiddetli bir savaştan sonra, Hırıstiyan Nûbe hâkimi ile bir andlaşma imzalandı.

Bakt denilen bu andlaşmaya göre şehir halkı belirli sayıda köleleri Müslümanlara, Müslümanlar da Mısır da yetişen buğday ve mercimek gibi yiyecekleri ve bazı giyecek maddelerini onlara vereceklerdi.

Diğer taraftan Abdullah bin Sa’d’ın Bizans donanmasıyla Finike açıklarında kazandığı deniz savaşı da çok meşhurdur. Bizans imparatoru ikinci Konstans, Mısır’ın elden çıkmasından sonra Kuzey Afrika’daki İslâm hâkimiyetine son vermek üzere büyük bir donanma hazırladı.

Bizans donanmasındaki gemilerin direkleri uzaktan adeta bir orman görünümü verdiği için Zâtü’s-Savari adıyla anılan bu savaşta, Abdullah bin Sa’d kumandasındaki İslâm ordusu Bizans donanmasını tamamen imha etti. Ve ikinci Konstans ancak yaralı olarak kurtulabildi.

Mısırlılar, Amr bin Âs’dan sonra Abdullah’ın vali olmasını tasvib etmediler. Onlar, İfrikiyye’yi fethetmesine ve Bizans İmparatorluğu’yla yapılan deniz savaşlarını kazanmasına rağmen Abdullah’ın vaktiyle irtidat etmiş olmasını ve bilhassa Mısır’da yaptırdığı Dârü’l-Haniyye adlı büyük sarayı bahane ederek onu yıpratmaya çalıştılar ve halife Hz.Osman (r.a)’-dan kendisini görevden almasını istediler. Bu arada Abdullah, şikayetçi-lerden birini döverek öldürdü.

Bu gelişmeler üzerine Hz.Âişe (r.a)’da halife Hz.Osman’dan vali Abdullah’ı azletmesini istedi. Abdullah bin Sa’d ise, o sıralarda halife Hz.Osman’ın evinde muhasara altına alınması üzerine önce Medine’ye yardım gönderdi. Sonra da bizzat kendisi oraya gitmek üzere Mısır’dan ayrıldı. Yerine de Saib bin Hişam’ı bıraktı. Fakat yolda Hz.Osman’ın şehid edildiğini öğrendi.

Bu sırada ihtilalcıların baş yöneticisi Muhammed bin Ebû Huzeyfe, Saib bin Hişam’ı görevden uzaklaştırarak Mısır’da idareye el koymuştu. Medine’ye gitmekten vazgeçen Abdullah bin Sa’d tekrar Mısır’a dönmek istediyse de buna muvaffak olamadı. Yayğın olan rivâyete göre, Mısır’a giremeyince Muâviye bin Ebi Süfyan’ın yanına gitmeyi de doğru bulmayıp Askalân ve Remle’ye gitti. Ve kimseye biat etmeyerek tarafsız kaldı. Askalan’da sabah namazından sonra selâm verirken ruhunu teslim ederek vefat etti. Resûlullâh’dan sadece bir hadis rivayet etmiştir. 7

Şöyle rivayet edildi:

“-Abdullah bin Sa’d, Remle’ye gitti. Sabah olunca şöyle dua etti:

      “-Allâh’ım, bu sabah dünya ile ilgimi kes. Artık hayatımın sonu olsun bu sabah!”

Kalktı abdest aldı, namaz kıldı. Sağ tarafına selâm verdi, sol tarafına selâm verirken, Allâh ruhunu kabzetti!”Allâh ona rahmet etsin. 8

Şüphesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.


1- Âl-i İmran-71-72 
2- En’am-93 
3- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-264 
4- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-327-331 
5- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-838 
6- İbn-i Esir Fi’t-Tarihi Kâmil-3-94-97-özettir. 
7- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-1-13-131 
8- el-İsabe, İbn-i Hacer el-Askalani-3-188-189-No-4714