Abdullâh Bin Cahş

Abdullâh bin Cahş (r.a) takriben Miladi 585.yılda, Mekke’de doğdu. Babası: Cahş bin Riyab bin Ya’mer, annesi ise, Resûlullâh (s.a.v)’in halası Ümeyme bint-i Abdülmuttalib bin Hâşim bin Abdimenaf bin Kusay’dır. Resûlullâh (s.a.v) ile dayı hala çocukları olmakta idiler.

Abdullâh Bin Cahş

Abdullâh Bin Cahş
عَــبْــدُاللهُ بْــنُ جـَـحْــش


 Baba Adı    :    Cahş bin Riyâb.
 Anne Adı    :    Ümeyme bint-i Abdülmuttâlib, bin Hişam, bin Abdimenaf, bin Kusay, Resûlullâh (s.a.v)’in halasıdır.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Takriben Miladi 585. yıl, Mekke’de doğdu
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicretin 3. Miladi 625.yılda 40 yaşlarında Uhud Savaşı’nda şehid olmuştur. Kabri, Medine’de Uhud şehidliğinde dayısı Hz.Hamza (r.a) ile aynı kabirdedir.
 Fiziki Yapısı    :    Orta boylu, güzel yüzlü ve yakışıklı sık ve çok siyah saçlı birisiydi.
 Eşleri    :    Fâtıma bint-i Ebi Hubeyş bin el-Muttalib.
 Oğulları    :    Muhammed, (sahabedir) Osman.?
 Kızları    :    İsmini bilmediğimiz bir kızı vardı.
 Gavzeler    :    Nahle seferi, Bedir ve Uhud Savaşları.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Mekke, 2. Habeşistan, Medine. Muhacir dir.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    2 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Ensâr’dan Âsım bin Sabit ile din kardeşiydi.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Abdullâh bin Cahş bin Riyâb bin Ya’mer bin Sabire bin Mürre bin Kesir bin Ganm bin Dudan bin Esed bin Huzeyme bin Mudrike bin İlyas bin Mudar,
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Muhammed. Emirü’l-Mü’minin. Hak için Allâh yolunda burnu kesilmiş manasında; el-Mücedda fillah.
 Kimlerle Akraba idi    :    Resûlullâh (s.a.v)’ın halası Ümeyme’nin oğlu, Hanımlarından Zeyneb bint-i Cahş’ın kardeşi ve kayınbiraderi, Hz.Hamza ve Hz.Abbas’ın yeğenleri


Abdullâh Bin Cahş Hayatı


Abdullâh bin Cahş (r.a) takriben Miladi 585.yılda, Mekke’de doğdu. Babası: Cahş bin Riyab bin Ya’mer, annesi ise, Resûlullâh (s.a.v)’in halası Ümeyme bint-i Abdülmuttalib bin Hâşim bin Abdimenaf bin Kusay’dır. Resûlullâh (s.a.v) ile dayı hala çocukları olmakta idiler. Kabile neseb ve soyu: Abdullâh bin Cahş bin Riâb bin Ya’mer bin Sabire bin Mürre bin Kesir bin Ganm bin Dudan bin Esed bin Huzeyme bin Mudrike bin İlyas bin Mudar. Abdullâh bin Cahş’ın künyesi Ebû Muhammed’dir.

Abdullah bin Cahş’ın kabilesi, cahiliye devrinde Benî Abdişşems kabilesinin veya bu kabileden Harb bin Ümeyye’nin halifi andlaşmalısı idi. Harb bin Ümeyye ise, meşhur Ebû Süfyân Sâhr bin Harb’ın babasıdır.

Abdullah bin Cahş (r.a), İslâmiyet dinine ilk giren zevat arasındadır. Resûlullâh (s.a.v) Darü’l-Erkam’a girib orada, halkı İslâmiyete gizlice dâvete başlamasından daha önce Müslüman olmuştur. Müslüman olduk-tan sonra, diğer Ashabı kiram gibi Kureyş müşriklerinin çeşitli ezâ ve cefalarına maruz kaldı. Bu sebeb den dolayı Habeşistan ülkesine yapılan ikinci hicrette muhacirler ile birlikte hicret etmek mecburiyetinde kaldı.

Habeşistan’a giderken bütün ailesini de beraberinde götürdü. Onun refakâtin de erkek kardeşleri Şair ve âma olan Ebû Ahmed Abd bin Çahş, ve Ebû Süfyân’ın Müslüman olan kızı Fâria bint-i Ebû Süfyan.(ihtilaflıdır) ve Ubeydullah bin Cahş, ile hanımı, daha sonra Ezvacı Tahirat dan olan Ümmü Habibe bint-i Ebû Süfyân da onunla beraberdi. Kız kardeşlerinden Ezvac-ı Tahirattan, Berre, Zeyneb bint-i Cahş (r.a) ile daha sonra Mus’âb bin Ûmeyr’in hanımı olacak olan Hamne bint-i Cahş’da beraberlerin de bulunuyorlardı.

Abdullâh bin Cahş (r.a) bir müddet Habeşistan’da kaldıktan sonra, bilâhare kardeşi Ubeydullâh ve onun hanımı Ümmü Habibe’nin dışında bütün ailesi ile birlikte Mekke’ye geri döndü. Habeşistan’da kalan kardeşi Ubeydullah bin Cahş, daha sonra orada irtidat ederek hiristiyanlığa girdi ve Habeşistan’da kalarak orada o haliyle öldü. Dul kalan hanımı Ümmü Habibe ile yetim kalan küçük kızı Habibe ise, hicretin yedinci yılında Resûlullâh (s.a.v)’ın elçisiyle Necaşi’ye gönderdiği bir mektub üzerine Necaşi tarafından Resûlullâh (s.a.v)’e nikahlanarak Ezvac-ı Tâhirat’dan oldu. Kızı Habibe ise, Resûlullâh (s.a.v)’ın evlatlığı oldu.

Abdullâh bin Cahş (r.a) Mekke’ye dönünce Benî Ganm kabilesinin yanında ikamet etmek istedi ise de, bu mahalledekilerin hepsi Müslüman olup Medine’ye hicret etmiş olduklarından o da evlerini kapayarak tüm aile bireyleriyle hep birlikte Medine’ye hicret etti. Medine’de, Ensâr’dan Âsım bin Sâbit, bin Ebî Eklâh, el-Ensarî’ye misafir oldu. Daha sonra Resûlullâh (s.a.v), onu, Âsım bin Sâbit (r.a) ile din kardeşi ilan etti.

Abdullâh bin Cahş (r.a); ne uzun, ne de, kısa boylu idi. Orta boylu, güzel ve yakışıklı, sık ve çok siyah saçlı ve takva ehli bir sahâbe idi. Abdullah bin Cahş, her türlü ezâ ve cefâlara büyük bir metanetle karşı koyan ve adetâ eza ve cefâdan yılmayan çok yiğit, gözü pek ve şecaat sahibi bir kimse olup, hak yolunda gözünü budaktan asla sakınmayan, cesaretiyle, Risalet davasına duyduğu aşk ve şehadet arzusuyla çok farklı bir Müslüman insandı.

Hicretin ilk altıncı ayından sonra düşmanlara karşı savaş izni veri-lince Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte veya O’nun emriyle birkaç ğazve ve sefere katıldı. Bunların içinde en meşhuru olan ve kendisine; Emirü’l-Mü’minin lakabının verildiği Nahle seferidir.

Nahle Seferi:

Resûlullâh (s.a.v)’ın Medine’ye hicretlerinin on yedinci ayının baş-larında, Receb ayında yapılmıştır. Seferin mevkii; Mekke ile Tâif şehirleri arasındaki bir yerdedir. Seferin ğayasi ise: Kureyş müşriklerinin ticaret kervanlarını gözetlemek, denetlemek onlar hakkında bilgiler toplamak idi. Resûlullâh, Nahle Seferine ilk önce Ebû Ubeyde bin Cerrah’ı göndermek istemişti. Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’den ayrılacağına dayanamıyarak ağlamaya başlayınca, Resûlullâh (s.a.v), onu göndermek-ten vaz geçti.

Abdullâh bin Cahş (r.a) der ki:

“-Resûlullâh (s.a.v), yatsı namazını kılınca beni yanına çağırdı.

      “-Sabah vakti olur olmaz, yanıma gel. Silahın da, yanında bulunsun. Seni, bir tarafa göndereceğim!” buyurdu.

Sabah olunca Mescide gittim. Kılıcım, yayım, ok çantam üzerimde, kalkanım da yanımda idi. Resûlullâh (s.a.v), halka sabah namazını kıldır-dıktan sonra evine döndü. Ben O’ndan önce davranmıştım. Beni, kendi kapısının önünde dikiliyor buldu. Kureyşli muhacirlerden benimle birlikte gidecek birkaç kişi buldu. Ûbey bin Kâ’b’ı çağırdı. Gelince, ona emretti. O da, bir yazı yazdı. Sonra beni çağırdı. Bana, Havlan derisi üzerine yazılmış bir mektub verdi:

      “-Seni, şu kişiler üzerine tayin ettim! Git. İki gece yol aldıktan sonra mektubumu aç. Onda buyurulana göre hareket et!” buyurdu.

      “-Yâ Resûlallâh! Hangi tarafa gideyim?”diye sordum.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Necdiye yolunu tut. Rekiye’ye Kuyuya yönel!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v)’in emrine göre: Abdullâh bin Cahş (r.a), iki gün gitmedikçe, mektuba göz gezdirmeyecek, ancak, iki gün gittikten sonra, mektubu gözden geçirip içindeki emri yerine getirecekti. Nahle seferine memur edildiği zaman, Abdullâh bin Cahş’a, ilk defa olarak, Mü’minler emiri manasında olan Emirü’l Mü’minin isim ve vasfı verildi. İslâm’da ilk tâyin olunan Emir o oldu.

Nahle Seferi’ne katılanlar sekiz veya on iki kişi oldukları rivayet edilir. Bunların hepsi de Mekkeli muhacirlerden idi. Bunlar:

1-Abdullâh bin Cahş, 2-Ebû Huzeyfe bin Utbe bin Rebia, 3-Vâkid bin Abdullâhü’t-Temimi, 4-Ükkâşe bin Mihsan, 5-Hâlid bin Bükeyr, 6-Sa’d bin Ebi Vakkas, 7-Utbe bin Ğazvan, 8-Süheyl bin Beydâ, 9-Âmir bin Rebia, 10-Âmir İbn-i Füheyre, 11-Ammar ibn-i Yâsir, 12-Sa’d bin Leys. Allâh hepsinden razı olsun:

Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a)’ın rivayetine göre:

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sizin üzerinize bir adam göndereceğim ki, o, en hayırlınız değildir. Fakat, açlığa ve susuzluğa en çok dayanan ve katlananızdır!”buyurmuştu.

Nahle’ye kadar nöbetle binmek üzere Mücahidlerden her iki kişiye bir deve tahsis edilmişti. Abdullâh bin Cahş (r.a), iki gün gitti. İbn-i Dumeyre kuyusuna, Melel vâdisine eriştiği zaman Resûlullâh (s.a.v)’ın verdiği mektubu açıp okudu. Mektubda şöyle buyruluyordu:

“-Bismillahirrahmanirrahim.

Şimdi bu mektubumu gözden geçirdiğin zaman, Mekke ile Tâif ara-sındaki Nahle Vadisi’ne ininceye kadar Allâh’ın ismi ve bereketiyle yürüyüp gidesin! Arkadaşlarından hiç birini, seninle birlikte gitmeye zorlamayasın! Nahle Vâdisi’nde Kureyşileri, ve, Kuryşilerin kervanlarını gözetleyib ve denetleyesin! Onların haberlerini bize bildiresin!”

Abdullâh bin Cahş (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’ın mektubunu okuyunca:

      “-İnnâ lillâhi ve İnnâ İleyhi râciun. Biz, Allâh içiniz, ve, Bizim dön-üşümüzde Allâh’a dır! İşittim ve itâat ettim. Allâh’ın ve Resûlünün emrini yerine getireceğim!”dedi.

Abdullâh bin Cahş (r.a), arkadaşlarına:

      “-Arkadaşlar! Resûlullâh (s.a.v), bana, Nahle’ye kadar gidip orada, Kureyşileri gözetlememi, ve onlar hakkındaki haberleri kendisine getir-memi emr ve sizden herhangi birinizi gitmeye zorlamaktan da beni nehy etti. O hâlde, hanginiz şehid olmayı istiyor ve özlüyorsa, benimle gelsin! Gelmek istemeyen de, dönüb gitsin! Ben hiç birinizi zorlayıcı değilim. Resûlullâh’ın emridir: geri dönmek isteyen hemen dönebilir!Bana gelince, ben, Resûlullâh’in emrini yerine getireceğim!” dedi.

Abdullâh bin Cahş’ın arkadaşları, hep birden:

      “-Biz, işittik, Allâh’a ve Resûlüne ve sana itaat edicileriz! Nereye istersen, Allâh’ın bereketi üzere yürü!”dediler.

Bunun üzerine, Abdullâh bin Cahş (r.a)’da, arkadaşları da, birlikte yol almaya koyuldular. Onlardan hiç birisi geri kalmadı. Hicaz’a doğru gittiler. Furu’un yukarısında Buhran diye anılan ve Süleym oğullarına aid bulunan Mâdin nâhiyesine vardıklarında, Utbe bin Ğazvan’ın Sa’d bin Ebi Vakkas ile nöbetleşe bindikleri tek develeri kayboldu. Onu aramak için arkadaşlarından geri kalıp, orada iki gün oyalandılar. Abdullâh bin Cahş’la arkadaşları ise Nahle’ye kadar ilerlediler ve oraya indiler. Sa’d bin Ebi Vakkas ile Utbe bin Ğazvan, onların arkalarından gittilerse de, yanıldılar, onlarla buluşamadılar.

Abdullâh bin Cahş ile arkadaşları Nahle’de bulundukları sıralarda, oraya, Kureyşilerin kuru üzüm, deri vesair ticaret eşyası yüklü bir ticaret kervanı uğradı. Develere yüklenen bu şeylerin arasında şarab da, vardı. Kervan, Tâif’den geliyordu. Kervanda, müşriklerden Amr bin Hadrâmi, Osman bin Abdullâh, bin Muğire, ve kardeşi Nevfel bin Abdullâh, bin Muğire, ile Hişam bin Muğire’nin âzadlısı Hakem bin Keysan bulunuyor idi. Bunlar, mücahidlerin yakınına kadar gelib indiler. Mücahidleri görür görmez ürktüler. Onlardan pek hoşlanmadılar.

Ükkâşe bin Mıhsan (r.a) başını kazıtmıştı. Amr bin Rebia’da, başını kazıtmıştı. Ükkâşe bin Mihsan, kervan halkına yaklaşıb baktı. Kervan halkı, Ükkâşe’nin başını kazıtmış olduğunu görünce, kendilerine itimad ve emniyet geldi. Birbirlerine:

      “-Bunlar, Umre Hacıları dır. Her hâlde, onlardan size bir zarar gelmez!”dediler.

Hakem bin Keysan’ın, Müslümanları görünce, başlarını kazıttığı, özellikle Vâkid bin Abdullâh ile Ükkâşe bin Mihsan’ın başlarını kazıtmış bir halde görüb geri döndükleri ve:

      “-Bunlar, her hâlde Umre hacıları olan bir cemâattır!”dedikleri fakat sonradan işlerinin belli olduğu rivayeti de, vardır.

Kervan halkı, yüklerini çözüb develerini yaylıma saldılar. Ateşlerini yakıp yemeklerini yapmaya başladılar. Mühacidler de, kendi aralarında kervan hakkında görüştüler. O gün, Receb ayının son günü idi. Şaban ayının ilk günü olduğu rivayeti de vardır. Birbirlerine:

      “-Vallâhi, kervan halkını bırakacak olursanız, onlar, bu gece Mekke haremine ayak basmış ve ondan faydalanarak da, sizden korunmuş olur-lar. Eğer, onları, şimdi öldürecek olursanız, haram olan bir ay içinde öldürmüş olursunuz!”dediler.

İçlerinden birisi:

      “-Biz, bu günün, haram olan aylardan mıdır, değil midir? Pek bile-miyoruz?”

Başka birisi ise:

      “-Biz, bu günün, haram olan aydan başka bir gün olduğunu da bilmi-yoruz. Onu, helâllaştırmayı uyğun görmeyiz!”dedi. tereddüde düştüler ve kervan halkının üzerine yürümekten çekindiler.

Resûlullâh (s.a.v), Vedâ Haccı hutbesinde şöyle buyurmuştur:

      “-Zaman, Allâh’ın, gökleri ve yeri yarattığı ilk şekline dönmüştür. Artık, yıl, on iki aydır. Bunlardan dördü, haram aylardır. Üçü birbiri ardınca gelir ki: Zilkade, Zilhicce ve Muharrem’dir. Mudar’ın ayı olan Receb ise, cümâdü’l-âhire ile Şaban arasında yer alır!”

Mücahidler, bir hayli tereddüdden sonra hepbirlikte cesârete geldiler. Öldürebileceklerini öldürmek, yanlarındakini almak hususunda birleştiler. Mücahidler, kervan üzerine yürümekte anlaşınca, Vâkid bin Abdullâh gidip kervan halkından Amr bin Hadrâmi’yi bir okla vurarak öldürdü. Vâkid bin Abdullâh’ın attığı ok hiç şaşmaz, boşa gitmezdi. Diğer müca-hidler de, öteki müşriklerin üzerine yürüdüler. İki taraf, birbirleriyle bir müddet çarpıştılar. Mücahidler, müşriklerden Osman bin Abdullâh’la, Hakem bin Keysan’ı esir aldılar. Nevfel bin Abdullâh ise, oradan kaçtı. Arkasından yetişmekten mücahidleri âciz bıraktı, Çünkü kendisi atlı idi. Mekke’ye varıb başlarına geleni, Kureyş müşriklerine bildirdi.

Hakem bin Keysan’ı, Mikdad bin Amr esir almıştı. Abdullâh bin Cahş (r.a), onun boynunu vurmak isteyince, Mikdad bin Amr (r.a):

      “-Bırak onu, öldürme de, Resûlullâh (s.a.v)’e götürelim!”diyerek serbest bıraktırdı.

Abdullâh bin Cahş, arkadaşlarına:

      “-Ğanimetimizin beşte biri Resûlullâha’dır!”dedi.

Abdullâh bin Cahş’ın bu tahsisi, yüce Allâh’ın beşte biri farz kılma-sından önce idi. Abdullâh bin Cahş (r.a), kervan ğanimetinin beşte birini ayırdıktan sonra kalanınıda arkadaşları arasında bölüştürdü. Cahilliye çağında, ğanimetin dörtte biri Reise, başkana ayrılırdı. İslâm çağında ise; beşte bir hisse ayırma işlemi, Kur’ân-ı Kerim’de emr olunmadan önce, Abdullâh bin Cahş (r.a), tarafından yapılmıştır. Abdullâh bin Cahş ve arkadaşları, ele geçirdikleri kervan ğanimetleri ve iki esirle birlikte Medine’ye geri döndüler. Abdullâh bin Cahş ile arkadaşları Resûlullâh (s.a.v)’in yanına gelince, Resûlullâh (s.a.v), onlara:

      “-Ben, size haram olan ayda, çarpışınız diye emr etmedim!”dedi.

Ne esirlerle, ne de, kervanın ğanimetinden kendisine ayrılmış olan beşte bir hisse ile ilgilendi. Onlardan bir şey almaya yanaşmadı.

Resûlullâh (s.a.v), böyle söyleyib ve yapınca, Abdullâh bin Cahş ile arkadaşlarının elleri yanlarına düştü. Helâk ve mahvolduklarını sandılar. Müslüman kardeşleri de, mücâhidlere, yaptıkları işten dolayı ağır sözler söylediler ve onları kınadılar.

      “-Siz, buyurulmadığınız bir işi işlediniz. Çarpışmakla emir olunma-dığınız hâlde, haram olan ayda çarpıştınız!”dediler.

İbn-i Ebi Sebre’nin, Süleyman bin Sühaym’dan rivayetine göre:

      “-Resûlullâh (s.a.v), onlara, ne haram ayda, ne de haram ayın başka-sında çarpışmayı emr etmemiş, ancak, Kureyşilere âid haberleri iyice öğrenib bildirmelerini emr etmişti”

Kureyş müşrikleri de:

      “-Muhammed ve Ashâbı, haram olan ayı, helalleştirdiler: onda kan döktüler, mal aldılar ve adamları esir ettiler!”diyerek yapılan işi kınadılar.

Mekke’de bulunan bâzı Müslümanlar:

      “-Onlar, bunu, ancak, Şaban ayı girince yaptılar!”diyerek müşriklerin sözlerini red etmeye çalıştılar.

Gerçekten de, mücâhidler, kervan halkının üzerlerine yürüdükleri günün, haram olan aydan olub olmadığında şübhede ve tereddüd de idiler. Medine’de ise nifak kazanı kaynıyordu. Yahudiler, bu hâdiseyi fırsat bilip, Resûlullâh (s.a.v)’ın âleyhinde geleceğe âid bir takım yakıştırmalar yapmakta idiler. Şöyle ki:

“-Vâkid bin Abdullâh, Amr bin Hadrâmi’yi öldürdü. Amr, harb mâmurlaştı, gelişti! Demek dir. Hadrami, harb hazırlandı! Vâkid bin Abdullâh, harb ateşlendi! Demek dir. Diyerek fal yorumları yapmakta idiler. Halk, bu hususta sözü çoğlatınca, Yüce Allâh, Resülüne indirdiği ayetlerde şöyle dedi:

“-Sana, sayğı gösterilmesi gereken haram aylardan ve onda savaşmaktan soruyorlar. De ki:

“-Onda ki savaş, büyük bir günahtır. Bununla birlikte Allâh,

yolundan alıkoymak, O’nu inkâr etmek, Mescid-i haram’e gitmeyi engellemek, onun çevresinde yaşayanları oradan çıkarmak, Allâh katında daha büyük günahtır.

Fitne, adam öldürmekten daha büyüktür. Onlar güçleri yeterse, sizi dininizden döndürmek için sizinle savaşmaktan hiçbir zaman geri durmazlar.

Sizden de her kim dininden döner ve kâfir olarak can verirse, artık onların bütün amelleri, dünya ve ahiret’de heder olmuştur. Artık onlar, cehennemliktirler. Hep orada sonsuz kalırlar!” 1

Yüce Allâh, bu âyeti indirip Müslümanların korku ve endişelerini dindirince, Resûlullâh (s.a.v)’de, Nahle ğanimetinden kendisine ayrılmış olan beşte bir hisse ile iki esiri kabul etti.

Rivayete göre: Resûlullâh (s.a.v), Nahle ğanimetini, Bedir Savaşı-’ndan dönünceye kadar tuttu. Bedir ğanimetleriyle birlikte bölüştürüp herkese hakkını verdi. İslâmda, müşriklerden alınmış olan ilk ğanimet, Nahle ğanimeti idi. Müslümanların ilk öldürdükleri müşrik, Amr bin Hadrami, ilk aldıkları esirler de, Osman bin Abdullâh ile Hakem bin Keysan idi.

Abdullâh bin Cahş ve arkadaşları, haklarında âyet indiği zaman, Allâh yolundaki cihadlarından dolayı ecir ve sevâba nâil olmayı da, ummuşlar ve:

      “-Yâ Resûlallâh! Mücahidlere verilecek ecir’den bizler de, ğazamız-dan dolayı umabilir miyiz?”diye sormuşlar.

Yüce Allâh onlar hakkında indirdiği âyette şöyle buyurdu:

      “-Şübhesiz iman edenler, Yüce Allâh yolunda hicret edenler, muhakkak bunlar Allâh’ın rahmetini umarlar. Allâh çok bağışlıyan ve, çok rahmet edendir!” 2

Kureyş müşrikleri, Osman bin Abdullah ile Hakem bin Keysan’ı kurtarmak üzere Medine’ye kurtulmalık akçesi gönderdiler. Gönderilen kurtulmalık akçesi, her birisi için kırk ukiye gümüştü. Bir ukiye, kırk dirhemdi. Resûlullâh, kurtulmalık akçelerini getiren Kureyş elçilerine:

      “-İki sahâbimiz Sa’d bin Ebi Vakkas ve Utbe bin Ğazvan, sağ sâlim gelinceye kadar sizden, kurtulmalık akçesini kabul edemeyeceğiz. Çünkü, bu iki arkadaşımızın âkibetinden endişe ediyoruz. Eğer, siz, onları öldürür iseniz, biz de, sizin iki adamınızı öldürürüz!” buyurdu.

Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a) der ki:

      “-Nihayet, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına geldik ki onlar, bizim öldü-rülmüş olduğumuzu sanıyorlardı. Biz, bu seferimizde çok açlık çektik. Müleyha’dan yola çıktık. Müleyha ile Medine’nin arası altı beridliktir. Müleyha’dan bir cemâatle yola çıktığımız zaman, yanımızda tadacak hiçbir şey yoktu. Dikenli ağaçlara rastladıkça, onları yemekte, üzerine de, su içmekte idik. Nihayet Medine’ye geldik. Medine’ye gelince, orada, Kureyşilerden bâzılarını, esir adamlarının kurtulmalıklarını getirmiş bulduk. Biz gelince, Resûlullâh (s.a.v), onların getirdikleri kurtulmalık akçelerini kabul etti!”

Esirlerden Hâkem bin Keysân Müslüman oldu. Ve Medine’de kaldı. Allâh yolunda bir çok hizmetlerde bulundu, Bi’r-i Maûne hadisesinde şehid oldu. Osman bin Abdullah ise: kurtulmalık akçesi alındıktan sonra Mekke’ye geri döndü ve orada kafir olarak öldü. 3

Abdullah bin Cahş (r.a) Hicri ikinci yılda yapılan Bedir Savaşı’na katıldı. Bedir’de bir çok yararlılık ve kahramanlık gösterdi. Savaş sonrası, Resûlullâh (s.a.v) Bedir esirleri hakkında Hz.Ebû Bekir, Hz.Ömer ve Abdullâh bin Cahş ile iştişârede bulunmuştur. 4

Uhud Savaşı:

Uhud Seferi’ne çıkılırken Cuma günüydü. Abdullâh bin Cahş (r.a) şöyle niyazda bulunuyordu:

“-Allâh’ım! Sana yeminle söz veriyorum: şu müşriklerle yarın, beni karşılaştır. Yeter ki, onlar beni öldürsünler, karnımı yarsınlar, cesedimi kessinler, biçsinler. Sen, bana:

      “-Bunlar, ne için yapıldı sana?”diye sor. Bende:

      “-Allâh’ım!Bunlar, bana, Senin için yapıldı! Diyeyim!”diye dua etti.

Muttalib bin Abdullâh’ın bildirdiğine göre:

Resûlullâh (s.a.v), Uhud’a giderken, geceyi Şeyheyn’de (Medine’de bir tepe) geçirip sabahlayınca, oraya Ümmü Seleme, bir kürek eti pişirip getirmişti. Resûlullâh (s.a.v), ondan yedi ve onun getirdiği şıradan da içti. Sonra, şıra kabını mücâhidlerden biri alıp ondan biraz içti. Kalanını da, Abdullâh bin Cahş’a verdi. Abdullâh bin Cahş, hiç nefes almadan içip bitirince, bir zat, ona:

      “-Sabahleyin içeceğin azıcık suyun nerede olduğunu biliyor mu- sun?” diye sordu.

Abdullâh bin Cahş (r.a):

“-Evet! Allâh’a kavuştum mu, ben, suya kanarım. O’na kavuşmak, bana, susuzluğumdan daha sevgilidir! Allâh’ım! Senden, şehidlik ve cesedime de işkence yapılmasını istiyorum! Sen bana:

      “-Bu, sana niçin yapıldı?”diye sor bende:

      “-Senin ve Resûlün için yapıldı! Diyeyim!”diyerek şehid olmayı özlediğini açıkladı. 5

Uhud günü sabahleyin, Abdullâh bin Cahş, Sa’d bin Ebi Vakkas’a:

      “-Biraz benimle gelmez misin? Allâh’a dua edelim de, birbirimizin dileklerine âmin diyelim?”dedi.

Uhud’un tenhâ bir köşesinde oturdular. Sa’d bin Ebi Vakkas:

      “-Yâ Rab! Sabahleyin düşmanla karşılaşınca, beni son derece kinli, kızğın, harbci bir adamla karşılaştır. Senin yolunda onunla çarpışayım. O da, benimle çarpışsın. Sonra, Sen, ona karşı bana zafer nasib et, onu öldüreyim. Elbisesini (zırhını) soyup alayım!”diyerek dua etti.

Abdullâh bin Cahş, Sa’d bin Ebi Vakkas’ın duasına:

      “- Âmin!”dedikten sonra, kıbleye döndü. Ellerini, semâya kaldırdı:

“-Allâh’ım! Bana, sabahleyin, son derece kinli, kızğın, ve harbci bir

adamla karşılaşmak nasib et. Senin yolunda onunla çarpışayım. O da, benimle çarpışsın, ve beni şehid etsin. Elbisemi soysun. Sonra da, burnu-mu, kulağımı kessinler. (Musle yapsınlar) Sana kavuştuğum zaman:

“-Ey Abdullâh! Burnun, kulağın nerede, ne diye kesildi? diye bana sor. Bende:

      “-Yâ Rab! Senin ve Resûlü’nün yolunda kesildi! Diyeyim!”

Sende:

      “-Doğru söyledin! Diyerek beni tasdik edesin!”

      “-Ey Sa’d! Âmin desene!”dedi.

Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a):

      “-Âmin!”dedi.

Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a) der ki:

      “-Vallâhi, Abdullâh bin Cahş’ın dûası, benim dûamdan hayırlı idi. Gündüzün sonuna doğru, onun kulak ve burnunu bir ipe dizili olarak gördüm. Ben de, müşriklerden filân kişi ile karşılaştım ve onu vurub öldürdüm. Elbisesini (zırhını) soydum!”

Abdullah bin Cahş (r.a), yaptığı bu duayı Resûlullâh (s.a.v)’e de anlatmıştı. Abdullâh bin Cahş, nihayet, istediği gibi zorlu bir müşrikle karşılaşmış, şehid olmuş, dünyada cesedine yapılmasını istediği şeyler de, yapılmıştı. Ahirette istediği şeylerin de, olacağı bundan belli olmuştu. Abdullâh bin Cahş’ı, Ebû’l-Hakem bin Ahnes şehid etti. Abdullâh bin Cahş’ın o zaman yaşı kırkı geçmişti.

Uhud Savaşı sırasında düşmanla çarpışırken Abdullâh bin Cahş’ın kılıcı kırılmıştı. Resûlullâh (s.a.v), ona bir Urcun (Hurma dalı) verdi. Dal, Abdullâh bin Cahş (r.a)’ın elinde biiznillâh bir kılıç oluverdi. Kendisi Uhud’da şehid düşünceye kadar bu kılıcı kullandı.

“Urcun kılıcı” diye anılan bu kılıç, Abdullâh bin Cahş (r.a)’ın vârislerinin elinde iken, Hicri 220. yılda onu, Türk Beylerinden Buğa-yı Türki adında birisi, iki yüz dinar altın’a satın aldı. Bu Türk beyi, Bağdad’da Abbasi halifesi Mûta’sım Billah’ın beylerindendi. 6

Uhud Savaşı sona ermişti. Müslümanlar ölü ve yaralıları tesbit edip topluyorlardı. Müşrikler, şehid Abdullâh bin Cahş (r.a)’ı tanınamayacak bir hale sokmuşlardı. Bütün azalarını musle yapıp kesip doğramışlardı. Ona bakanların içleri parçalanıyordu. Bu hâl Resûlullâh (s.a.v)’ı de çok üzmüştü. Daha sonra Resûlullâh (s.a.v) Abdullah bin Cahş’ın cenaze namazını kıldırıp, kendisi gibi şehid olan, dayısı Hamza (r.a) ile birlikte dayı yeğen ikisini koyun koyuna bir mezara defnetti. Şehadeti sırasında Abdullâh bin Cahş (r.a) kırk yaşlarında bulunuyordu.

Resûlullah (s.a.v) Uhud şehidlerini ziyaret eder. Şöyle derdi:

      “-Allâh’ım! Bu kulun ve Peyğamberin, şunların şehid olduklarına ve Kıyâmet gününe kadar kendilerini ziyaret eden ve selamlayanlara muka-belede bulunacaklarına şahadet eder!”

Resûlullâh (s.a.v), her yıl, Uhud şehidlerini ziyâret ederdi. Uhud’de Şı’b’ın (vâdinin) ağzına vardığı zaman, yüksek sesle:

      “-Sizler sabrettiğiniz için, üzerinize selâm olsun! Âhiret seâdeti ne güzeldir!”

Âyetini okurdu. Uhud şehidleri anıldığı zaman:

      “-Vallâhi, Ashâbımla birlikte bende, şehid olub, Uhud Dağı’nın bağrında gecelemeyi ne kadar isterdim! Ben, bunların, Allâh yolunda gerçek şehid olduklarına Kıyamet gününde şâhidlik edeceğim! Gidiniz, sizde onları ziyâret ediniz. Onlara selâm veriniz! Varlığım, kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki: Onlar, Kıyâmete kadar, selâm veren kimsenin selâmına, duasına ve ziyâretine mukâbele ederler!” buyururdu.

Hz.Ebû Bekir, Hz.Ömer ve Hz.Osman, her yıl Uhud şehidlerini ziyâret ederlerdi. 7

Abdullâh bin Cahş (r.a), Allâh ve Resûlünü o kadar çok severdi ki:

“-Benim dünyada en çok tamâ ettiğim şey, Allâh ile Resûlullâh’a

muhabbettir!” diyerek bu hususu belirtmiştir. Rızâ-i ilâhi uğruna şahâdet mertebesine erdiği zaman sahabeler arasında şöhreti:

      “-Allâh yolunun fedaisi!”olarak bâki! kaldı.

Resûlullâh (s.a.v),Uhud Ğazvesi’nden geri döndüğünde, Abdullâh bin Cahş’ın hemşiresi Hamne bint-i Cahş’ı görerek ona hem kocası Mus’ab bin Ûmeyr’den dolayı hemde kardeşi Abdullâh’dan dolayı en samimi tâziyet-lerini bildirmiştir.

Abdullâh bin Cahş’ın hanımları ve çocukları hakkında bilinen o ki, Fâtıma bint-i Ebi Hubeyş, ve Zeyneb bint-i Huzeyme ile evliyken Uhud Savaşı’nda şehid olduğudur. Çocukları için de en kuvvetli ihtimal olarak Osman ve Muhammed bin Abdullah adında iki oğlu ki, Hicretten beş yıl kadar önce dünyaya gelmiş olub, Abdullah (r.a) ölmeden önce bu oğlu ile adını bilemediğimiz bir kız çocuğunu Resûlullâh (s.a.v)’ın himayesine vasiyet etmiştir. Oğlu Muhammed sahâbidir. Oğlu Osman hakkında bilgi yoktur. Kız çocuğuna da, Resûlullâh (s.a.v), daha sonra Hayber arazisin-den bir miktar varidat ayırmıştır.

Abdullah bin Cahş’ın diğer kız kardeşi Zeyneb bint-i Cahş (r.a) ise, daha sonra Resûlullâh (s.a.v)’in zevcesi olmuş ve Ümmehât-ı Müminîne dahil olmuştur. Kendisinden; Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a) rivayet etmiştir. Ahmed İbn-i Hanbel iki adet hadis’i şerif-i Müsned’inin iki ayrı yerinde mükerreren rivayet etmiştir.

Cabir bin Abdullâh (r.a) der ki:

      “-Muâviye bin Ebû Süfyan, Uhud’da su çıkarmak için (veya sel suları) yüzünden kırk altı yıl sonra şehidler nakledilirken, ben, Uhud şehidlerinin sanki uykuya dalmış kişiler gibi adamların omuzlarında birer birer taşındıklarını gördüm. Hamza’nın ayağının yanına ince çakıllı yere (Dikene veya kazmanın ağzı) değdiğinde kanadı, Halbuki Medine toprağı çorak (Tuzlu) olduğundan gömülen ölü kabrinde bir gecede bozulur, kısa zamanda dağılırdı. Oysa şehidler hiç bozulmamıştı. Kırk altı yıl sonra şehidlerin kabri açıldığında Misk kokusu gibi koku yayıldı!” 8


Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.


1- Bakara-217 
2- Bakara-218 
3- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-19-30 
4- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-133-134 
5- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-68 
6- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-122 
7- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-225 
8- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-227