Abdullah Bin Amr Bin Haram

Abdullah bin Amr, bin Haram (r.a), Medineli Ensâr sahâbelerin ileri gelen şahsiyetlerinden idi. Medine doğumludur. Ancak, doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir

Abdullah Bin Amr Bin Haram

Abdullah Bin Amr Bin Haram
عَــبْــدُاللهُ بْــنْ عَــمْـرُو بْــنُ حَــرَام


 Baba Adı    :    Amr bin Haram.
 Anne Adı    :    Rebab bint-i Kays, bin Kureym.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Tarih yok, Medine doğumludur.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicri 3. Miladi 625. yıl, Uhud Şehidi dir.
 Fiziki Yapısı    :    Orta boylu, kızıl benizli, başının tepesi tüy- süz bir zat idi.
 Eşleri    :    Üneyse veya Nüseybe bint-i Ukbe bin Adiy bin Sinân bin Nabi’ bin Zeyd bin Haram bin Kâ’b bin Ğanm.
 Oğulları    :    Câbir bin Abdullah bin Amr bin Haram.
 Kızları    :    Altı veya yedi tane kızları vardı. Bunların en meşhuru Ümmü Mabed dir. Diğerlerinin adları bilinmemektedir.
 Gavzeler    :    Bedir, Uhud,
 Muhacir mi Ensar mı    :    2.Akabe bey’atında bulunmuş Ensâr’dandır.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    Bilgi yok.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Bilgi yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Abdullah bin Amr bin Haram bin Sa’lebe bin Haram bin Kâ’b bin Ğanm bin Selime bin Sa’d bin Aliy bin Esed bin Saride bin Tezid bin Cüşem bin Hazrec el-Ensariy el-Hazreci es-Sülemi dir.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Câbir.
 Kimlerle Akraba idi    :    Câbir bin Abdullah’ın babası, Uhud şehidi Amr bin Cemuh’un eniştesi hanımı Hind bint-i Amr’ın kardeşidir. Her ikisi de kayın enişte olurlardı.


Abdullah Bin Amr Bin Haram Hayatı

Abdullah bin Amr, bin Haram (r.a), Medineli Ensâr sahâbelerin ileri gelen şahsiyetlerinden idi. Medine doğumludur. Ancak, doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir. Babası; Amr bin Haram olub, Kabile ve soyu ise şöyledir: Abdullah bin Amr bin Haram bin Sa’lebe bin Haram bin Kâ’b bin Ğanm bin Selime bin Sa’d bin Aliy bin Esed bin Saride bin Tezid bin Cüşem bin Hazrec el-Ensariy, el-Hazreci, es-Sülemi’dir. Annesi ise: Rebab bint-i Kays bin Kureym bin Ümeyye bin Sinân bin Kâ’b bin Ğanm bin Kâ’b bin Selime’dir. Lakab ve künyesi ise: Ebû Câbir’dir. Sahabeden meşhur, Cabir bin Abdullah’ın babasıdır.

Hanımlarından ismi bilinen, Câbir’in annesi, Nüseybe bint-i Ukbe, bin Adiyy, bin Sinân, bin Nabi, bin Zeyd, bin Haram, bin Kâ’b, bin Ğanm-dir. Altı veya yedi kız çocuğu vardı, en meşhuru Ümmü Mabed dir. Ancak diğerlerinin isimleri bilinmemektedir. Fiziki yapısı ise: Orta boylu, kızıl benizli, başının tepesi, tüysüz bir zat idi.

Abdullah bin Amr, bin Haram’ın, Benî Seleme arasında İslâmiyet’in yayılmasında mühim rolü olmuştur. Bi’setin 13. yılında, Hac mevsimi gel-diğinde Medine’den büyük bir hac kafilesi Mekke’ye giderek câhiliyye Haccını îfa etmek için yola çıktılar. Bu kafile arasında Abdullah bin Amr, bin Harâm da vardı. Medine’de ilk öğretmen olarak bulunan Mus’ab bin Ümeyr’in irşadıyla Müslüman olan bazı Hazrec ve Evs kabilesine mensub Müslümanlar da İslâm olduklarını gizleyerek kafileye katılmışlardı.

Kâ’b bin Mâlik der ki:

      “-Mekke’ye Hac için gittiğimiz zaman Teşrik günlerinin ortasında Mina’da ki, Âkabe mevkiinde, Resûlullâh (s.a.v) ile buluşmaya söz ver-miştik. Hac ibadetini bitirib boşaldığımız zaman, Resûlullâh (s.a.v) ile buluşmaya söz verdiğimiz gece Ebû Câbir Abdullah bin Amr, bin Haram, yanımızda idi kendisi seyyidlerimizden ve eşrafımızdan birisi idi. İşimizi kavmimizin yanında bulunan ve fakat, müşrik olanlardan gizliyorduk. Abdullah bin Amr, bin Haram’la konuştuk!”

      “-Ey Ebû Cabir! Sen, seyidlerimizden ve eşrafımızdan birisisin. Biz senin yarın Cehenneme odun olmanı istemiyoruz!”dedik.

Kendisini İslâmiyet dinine davet ettik. Akabe’de Resûlullâh (s.a.v) ile buluşmaya söz verdiğimizi de haber verdik, hemen Müslüman oldu ve Akabe’de bizimle birlikte bulundu. Kendisi Akabe bey’atın da kabilesinin mümessili idi!” 1

Başka bir rivâyette ise şu farklılıklarla: Kâ’b bin Mâlik nakleder:

“-İkinci Akabe bey’atı yılında, Hacca çıktık. Resûlullâh (s.a.v) ile Teşrik günlerinin tam ortasında Akabe’de buluşmak üzere sözleştik. Hac ibadetini yerine getirib boşaldığımız ve Resûlullâh (s.a.v), ile buluşmayı vaadleştirdiğimiz gece seyidlerimizden bir seyid şeriflerimizden bir şerif olan, Ebû Câbir Abdullah bin Amr, bin Haram, yanımızda idi. Kendisini yanımızda tutub bırakmadık. Halbuki kavmimizin yanımızda bulunan ve müşrik olan kimselerden işimizi gizli tutuyorduk. Fakat, Abdullah bin Amr, bin Haram’la işimizi konuştuk. Ona:

      “-Yâ Ebû Câbir! Sen, bizim seyyidlerimizden bir seyyid, şerifleri-mizden bir şerifsin! Biz, seni, içinde bulundunduğun bu şirk yüzünden, yarın, Cehennem’e odun olmakdan uzaklaştırmak istiyoruz!”dedik.

Kendisini İslâmiyet’e davet ettik. Resûlullâh (s.a.v)’in Akabe’de bizimle buluşmak üzere vaadleştiğini de haber verdik. Abdullah bin Amr, hemen Müslüman oldu ve Akabe’de kabilesinin temsilcisi olarak bizimle bulundu. O gece ağırlıklarımızın yanında uyuduk. Gecenin üçtebiri geçin-ce, Resûllulâh (s.a.v)’ile buluşmak üzere, vaadleştiğimiz yerde bağırtlak kuşunun sıyrılışı gibi, ağırlıklarımızın yanından gizlice sıyrılıb, Akabe yanındaki Şib’de (vadide) toplandık!” 2

Abdullah bin Amr, bin Haram, İkinci Akabe bey’atında Resûlullâh ile bey’atlaşıb, Mükemmel bir Müslüman olarak Medine’ye geri döndü. Medine’ye dönünce de her Mü’min gibi hizmetlerine devam etti. Abdullah bin Amr, bin Haram (r.a), Hicretin ikinci yılında meydana gelen Bedir Savaşı’na iştirak ederek, Allâh yolunda büyük fedâkârlıklarda bulunmuş ve, Ashâb-ı Bedir olma sıfatını ve vasfını kazanmıştır.

Bedir Savaşı.

Bedir Seferine çıkılırken Medine’ye yakın beytü’s-Sukya da kuyu başında Resûlullâh (s.a.v), ashâbını son kez gözden geçiriyordu. Ensâr’-dan Abdullah bin Amr, bin Haram (r.a)’da, Müslümanların Buku’da kuyu başında böyle durdurulub gözden geçirilerek yaşları küçük olanların geri çevrilmesini görünce, Resûlullâh (s.a.v)’in yanına vardı:

      “-Yâ Resûlallâh! Senin, bu yere inmeni ashâbının orada durdurulub sana arz edilmesini, ben hayra yordum. Bizde, vaktiyle bu yere, Selime Oğullarına inib adamlarımızı şuracıkta gözden geçirmiş, silaha dayana-bileceklere müsaâde etmiş, silah taşımaktan aciz, küçükleri geri çevirmiş idik. Sonrada, Hüseyke Yahudilerinin üzerine yürümüştük. O zamanlar, onlar, bizden daha kuvvetli ve kudretli oldukları halde, onları öldürmüş-tük. Artık, öteki Yahudiler, nasıl istedikse, bize öylece boyun eğmişlerdi. Yâ Resûlallâh! Umarım ki, bizde, Kureyş’le karşılaşırsak Allâh, Senin gözünü aydın edecektir!”dedi. 3

Abdullah bin Amr, bin Haram, Bedir Savaşı’nda çok büyük yarar-lılıklar gösterdi. Bu savaşta çok sevdiği arkadaşı Mübeşşir bin Abdül-munzir, şehid olmuştu. Kendisi arkadaşına çok ğıbta ederek üzülmüştü.

Uhud Savaşı:

Abdullah bin Amr, bin Haram (r.a), Hicretin üçüncü yılında meyda-na gelen Uhud Savaşı’na şehid olma ümidiyle katılmıştır. Bunu bizzat kendisi şöyle anlatmıştır:

“-Uhud’dan önce Rüyamda Bedir şehidi Mübeşşir bin Abdülmûnziri gördüm. Bana:

      “-Sen, birkaç gün içinde bize geleceksin!”dedi.

Ben de ona:

      “-Sen neredesin?”diye sordum.

      “-Cennet’teyim! Biz, burada istediğimizi yapmakta serbestiz!”dedi.

Mübeşşir bin Abdülmûnzir’e:

      “-Sen, Bedir günü öldürülmemiş mi idin?”diye sordum.

      “-Evet, öldürülmüştüm. Fakat, sonra diriltildim!”dedi.

Bunları, Resûlullâh (s.a.v)’e anlattım, bana:

      “-Ey Ebû Câbir! Bu, Şehidlik işaretidir!”buyurdular. 4

Abdullah bin Amr, bin Haram (r.a), bu sadık rüyası ve Resûlullâh’ın

      “-Ey Ebû Cabir! Bu, Şehidlik işaretidir!”buyurmasından sonra Uhud savaşına iştiraki kesinlik kazandığı zaman, tek oğlu Ensâr’dan Câbir bin Abdullah’ı yanına çağırarak:

      “-Ciğerparem oğlum! Gönül ister ki, bu savaşta ben herkesten önce Şehid olayım. Bana da, öyle geliyor ki yarın şehid olacağım. Biliyorsun, Resûlullâh (s.a.v)’den sonra en çok seni severim. Eğer şehid olursam, sana vasiyet ediyorum. Borcumu ödeyiniz. Kız kardeşlerine de hayırla muamelede bulun!”dedi. Ve daha sonra uhuda çıkıldı.

Uhud günü, büyük bir imtihan ve herkesin içindekini dışına vurma sınavı olmuş, Mü’min, münafıktan ayırt edilmişti. Baş münafık Abdullah İbn-i Selül, işin başından beri nifak yolunu tutmuştu.

Resûlullâh (s.a.v) henüz Uhud’a çıkılmadan:

      “-Eğer Medine’de müdafaada kalmayı uyğun görürseniz, müşrikleri oldukları yerde kendi hallerine bırakırsınız. Onlar üzerinize gelmeyib kondukları yerde bekler, dururlarsa kötü, ve güç bir durumda bulunmuş olurlar. Eğer, Medine’ye girib bize saldıracak olurlarsa, Medine’de kendi-leriyle çarpışırız. Siz de, bu yoldaki görüşünüzü bana açıklayınız?!”

Resûlullâh (s.a.v), çarpışmak için Medine’den dışarı çıkmayı hiç hoş görmüyordu. Baş münafık İbn-i Selül de aynı kanaattaydı. Muhacirlerle Ensâr’ın büyüklerinden çoğunun kanaatı da, böyle idi. Ancak, son karar Uhud’a çıkılsın yolunda olmuştur. İşte bundan sonra baş münafık İbn-i Selül için gün doğmuştu. Bu olayı parmağına dolayacak, Uhud gecesi, şeyheyn kararğahına gelecek ve şöyle diyecekti:

      “-O, rey ve görüş sahibi olmayan gençlerin sözünü dinledi de, beni dinlemedi. Ey ahali! Şuracıkta, biz ne diye kendimizi öldüreceğimizi bir türlü anlayamadık!”diyerek, kavminden ve münafıklarla kuşku içinde bulunanlardan kendisine uyan adamlarıyla birlikte oradan geri döndü. Geri dönenler, İslam ordusunun üçte birini teşkil ediyordu ve bunların sayısı takriben üçyüz kişi idi.

Abdullah bin Amr, bin Haram (r.a), Baş münafık Abdullah İbn-i Übeyy İbn-i Selül, tarafından Uhud Savaşı gecesi iğva edilib, Medine’ye geriye dönenlerin arkalarından yetişti:

      “-Ey kavmim! Size, Allâh’ı ve, Allâh’ın azabını hatırlatırım. Size, dininizi ve peygamberinizi hatırlatırım. Kendinizi, çocuk ve kadınlarınızı nasıl korursanız, Peygamberi de, öyle koruyacağınıza dair Akabe bey’atı-nda vermiş olduğunuz sözü de size hatırlatırım!”dedi.

Abdullah İbn-i Übeyy ise, o gün yine munafıklığını ortaya koyarak şeytani şöyle bir bahaneye sığınmıştı:

      “-Ben, Kureyş ile, O’nun, arasında çarpışma olacağını sanmıyorum. Ey Ebû Câbir! Sen, bana uyarsan, iyi edersin. Biz, geri döneceğiz. Görüş ve söz sahibleri hep geri döndüler. Biz, O’na, Medine’miz de sana yardım ederiz dedik. O, bize aykırı hareket etti. Kendisine açıkladığım görüşümü kabule yanaşmadı da, gençlerin sözünü dinledi!”dedi.

Abdullah bin Amr, bin Haram (r.a):

      “-Ey kavmim! Düşmanları karşısında kavminizi ve Peygamberinizi bırakıb gidib de, bizi rüsvay mı edeceksiniz?”dedi.

Baş münafık Abdullah İbn-i Übeyy ve arkadaşları:

      “-Eğer, biz, sizin çarpışacağınızı bilsek Muhakkak sizinle birlikte gider, müşriklerin size saldırmasını önlerdik. Lakin, biz, çarpışma olaca-ğını da sanmıyoruz!”dediler.

Kötü niyetlerini kalblerinde gizlediler. İçlerindekine ve gerçeklere aykırı olarak konuştular. Abdullah bin Amr, onların, kendisini dinlemiye-rek yüz çevirib gittiklerini görünce:

      “-Ey Allâh düşmanları! Allâh sizi kahretsin! Rahmetinden uzaklaş-tırsın. Muhakkak ki, Allâh, Peygamberini ve Mü’minleri sizin yardımını-za muhtaç etmeyecektir!”diyerek dönüb Müslümanların saflarını düzel-tirken Resûlullâh,(s.a.v)’in yanına geldi. 5

Münafıkların harb meydanından böyle dönmeleri üzerine inen âyet-lerde şöyle buyruldu:

“-Uhud da, iki ordu karşılaştığı gün, size gelen musibet, yine Allâh’ın emriyle idi. Mü’minleri, ayırd etmesi munafık olanları da, açığa çıkarıb belli edeceği içindi. Onlara:

“-Geliniz, Allâh yolunda savaşa girin! Veyahut, hiç olmazsa, düşmanın saldırısına karşı müdafaada bulunun! Denilmişti:

      “-Biz, savaş olacağını bilseydik, elbette, size tabi olurduk!”dedi-ler. Onlar, o gün, imandan ziyade küfre yakındılar. Allâh, onların içlerinde gizledikleri şeyleri daha iyi bilendir!” 6

Zeyd bin Sâbit (r.a) der ki:

“-Resûlullâh, Uhud’e vardığı ve kendisiyle birlikte oraya kadar gel-miş olanlardan bir kısım halk geri döndüğü zaman, Resûlullâh’ın ashâbı ikiye ayrıldı bir kısmı:

      “-Müşriklerle çarpışalım!”

Bir kısmı da:

      “-Çarpışmayalım! Geri dönelim!”diyorlardı.

Bunun üzerine şu âyetler nazil oldu:

“-O halde, siz niçin munafıkların kafir oldukları hakkında söz birliği etmiyor da, iki taraf oluyorsunuz?

Allâh, onları, kazandıkları günah yüzünden, terslerine döndür-düğü halde, Allâh’ın saptırdığını yola getirmek mi istiyorsunuz?

Allâh, kimi saptırırsa, artık, sen, onu doğrultmaya asla bir yol bulamazsın!” 7

Resûllullâh (s.a.v)’de şöyle buyurdular:

      “-Ateş, gümüşün kirini, pisliğini giderdiği gibi Taybe (Medine)’de, muhakkak, bütün kötülükleri temizleyecek, giderecektir!”

Ensâr:

      “-Yâ Resûlallâh!Yahudi müttefiklerimizden yardım istemeyecek mi- yiz?”dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bizim onlara ihtiyacımız yok!”buyurdular.

Resûlullâh (s.a.v), Uhud’da Şi’b vâdisine inince, orada, arkaları Uhud Dağı’na dayalı, yüzleri Medine’ye karşı olmak üzere karargahını kurdu. O sırada Kureyş müşrikleri, bütün develerini ve atlarını, yakınla-rındaki Samga mevkiinde bulunan Müslümanların ekinlerine salmış bulu-nuyorlardı. Ensâr’dan Umâre bin Yezid:

      “-Kayle Evs ve Hazrec oğullarının ekinlerini hep yaydıracak mıyız? Daha ne zaman çarpışacağız?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Biz, emir vermeden, hiç biriniz çarpışmasın!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v), ordusunu, çarpışma düzenine koymaya başladı. Solda bulunan Ayneyn tepesine elli okçu gönderdi. Abdullah bin Cübeyr’i onlara kumandan tâyin etti. Onlara:

      “-Vazifeniz, bize yönelecek süvarileri oka tutub püskürtmek, onların arkamızdan gelmelerine meydan ve imkan vermemektir!”diyerek çok sıkı tenbihlerde bulundu. 8

Uhud Savaşı’nda Müslümanların sayısı altı yüz ile yedi yüz kişi kadardı. Resûlullâh (s.a.v), Uhud Mücahidlerini savaş düzenine koyduk-tan sonra onlara uzunca bir konuşma yaptı. Onları, Cihad ve Şehâdete teşvik etti. Parolalarının:

“Emit! Emit! Öldür, öldür! Sözü olduğunu onlara hatırlattıktan sonra savaş bütün şiddetiyle başladı. İlk vuruşmada Müslümanlar henüz okçular yerlerini terk edib düzen bozulmadan önce, müşriklere karşı büyük bir üstünlük sağladılar.

İşte, tam bu sıralarda müşriklerden Süfyân bin Abdi Şems tarafından Abdullah bin Amr, bin Haram, Şehid edildi. Uhud Şehidlerinin ilki o idi.

Oğlu Câbir bin Abdullah der ki:

“-Babam, Uhud’a hazırlandığı sırada, geceleyin beni çağırdı. Bana:

      “-Yavrucuğum! Bilmiyorum, belki de, yarın Uhud günü ilk şehid, ben olurum! Sana, baban Abdullah’ın kızlarını hayırla vasiyet ederim. Resûlullâh’ın zâtı müstesna, gerimde senden daha aziz bir kimse bırak-mıyorum! Üzerimde borç var. Borcumu öde!”dedi ve dediği gibi ilk şehid kendisi oldu. 9

Savaştan sonra, Medine’de bulunanlar Uhud’a gelmişlerdi. Yakınları şehid olanlar, kendi şehidlerini arıyorlardı. Oğlu Câbir bin Abdullah’da gelmişti. Babasının cesediyle karşılaşmasını şöyle anlatır:

“-Uhud günü, babam yüzü örtülü olarak getirilmişti. Burnu ve kulağı kesilmiş bir halde idi. Babamın yüzündeki örtüyü kaldırmak istediğim zaman, kavmim beni bundan men’ etti. Sonra, tekrar örtüyü kaldırmak istedim. Yine kavmim beni bundan men etti. Üzerindeki örtüyü, ya, Resûlullâh kaldırdı, veya emretti de, kaldırıldı. O sırada Resûlullâh, ağlayan veya feryad eden bir kadın sesi işitti.

      “-Kim bu kadın?”diye sordu.

      “-Abdullah bin Amr’ın kızı veya kız kardeşi!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Ne diye ağlıyorsun? O şehid, kaldırılıncaya kadar Melekler onu kanadlarıyla gölgelendirmekten geri durmadılar!”buyurdu.

Başka bir rivâyette ise:

“-Câbir’in babası öldürüldüğü zaman Câbir, yüzündeki örtüyü atarak ağlamaya başladı. Bunu gören halk, ona engel oldu.

Resûlullâh (s.a.v)’de şöyle buyurdular:

      “-Ona ağlasanız da ağlamasanız da siz, defnedinceye kadar melekler onu kanatları ile gölgeleyecekler!” 10

Câbir bin Abdullah’ın örtüyü kaldırınca babasının yüzünü öptüğünü ve Resûlullâh (s.a.v)’ın, kendisini bundan men etmediğini birldirdiği de rivâyet edilir. Müşrikler Abdullah bin Amr’ın cesedini tanınmaz hale getirmişlerdi. Kendisini, ancak parmaklarından tanıyabilmişlerdi.

Daha sonraları Uhud şehidleri Uhud meşhedine defn edilmek üzere hazırlıklara başlandı. Resûlullâh (s.a.v):

      “-Amr bin Cemuh (r.a) ile Abdullah bin Amr, bin Haram, dünyada birbirlerini severlerdi. İkisini bir kabre koyunuz!”buyurdular.

Abdullah bin Amr, bin Haram, kırmızı benizli, saçsız, orta boylu idi. Amr bin Cemuh ise, uzun boylu idi. 11

Abdullah bin Amr, bin Haram ile Uhud şehidi Amr bin Cemuh ikisi kayın enişte olurlardı. Amr bin Cemuh’un hanımı Hind bint-i Amr bin Haram Abdullah bin Amr, bin Haram’ın kız kardeşi olurdu.

Bunu şu olaydan anlıyoruz. Hz.Âişe (r.a) nakleder:

Uhud Savaşı hakkında bir haber almak için kadınlar (9 kadın) yola çıkmıştı. O zaman henüz hicab âyeti inmemişti. Hz.Âişe, Harre mevkiini kesen yerde Abdullah bin Amr, bin Haram’ın kız kardeşi ve Amr bin Cemuh’un zevcesi Hind bint-i Amr, bin Haram’a rastladı. Hind, kocası Amr bin Cemuh’la oğlu Hallad, kardeşi Abdullah bin Amr, bin Haram’ın cesedlerini taşıyan deveyi sürüyordu.

Hz.Âişe (r.a) ona:

      “-Yanında arkanda ne haber var?”diye sordu.

Hind bint-i Amr, bin Haram:

      “-Hayırdır, Resûlullâh, İyidir O, sağ olduktan sonra her musibet hiçtir!”dedi.

Hz.Âişe (r.a), devenin üzerinde bulunan cesedler için:

      “-Kim bunlar?”diye sordu.

Hind bint-i Amr, bin Haram:

      “-Kardeşim, Abdullah bin Amr, bin Haram ile, oğlum, Hallad ve kocam Amr bin Cemuh’dur!”dedi.

Hz.Âişe (r.a):

      “-Onları nereye götürüyorsun?”diye sordu.

Hind bint-i Amr, bin Haram:

      “-Medine’ye götürüyorum, onları orada gömeceğim!”dedi, ve deveyi zorlayınca deve çöktü.

Hz.Âişe (r.a):

      “-Deve, üzerindekiler için mi çöküyor?”diye sordu

Hind bint-i Amr, bin Haram:

      “-Neden çöktüğünü bilmiyorum. Halbuki, arada sırada iki devenin taşıdığı yükü taşırdı, fakat şimdi onun başkalaştığını görüyorum!”dedi.

Zorlayınca deve çöktüğü yerden kalktı. Yüzünü, Medine’ye doğru çevrilib sürülünce yine çöktü. Yönü Uhud’a çevrildiği zaman koşmaya başladı. Hind, Resûlullâh (s.a.v)’in yanına varıb bu durumu ona anlattı.

Resûlullâh (s.a.v)’de ona:

      “-Deve memurdur, kocan Amr bin Cemuh’un herhangi bir vasiyeti vesairesi var mıdır?”diye sordu.

Hanımı Hind bint-i Amr bin Haram:

“-Amr bin Cemuh, Uhud’a gideceği zaman kıbleye dönmüş ve:

      “-Allâh’ım bana şehidlik nasib et! Beni, umudsuz ve mahrum ve bir halde ev halkıma döndürme!”diyerek dua etmişti, dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-İşte bunun içindir ki, deve yürümez. Ey Ensâr topluluğu! Sizden her kim, yemin etmişse ona sadık kalsın. Ey Hind! Kocan Amr bin Cemuh o, sadıklardandır! Kardeşinin şehid edildiği saate kadar Melekler, Allâh tarafından onun üzerine kanatlarıyla gölgelik yapmaktan geri durmadılar. Nereye defnedilecek? Diye bakınıb durdular! Ey Hind! Kocan, Amr bin Cemuh’da, oğlun, Hâllad’da, kardeşin, Abdullah’da, bir araya gelecek, Cennette hepsi arkadaş olacaklar!”buyurdu.

Hind bint-i Amr, bin Haram:

      “-Yâ Resûlallâh! Ne olur. Allâh’a dua et: Beni de, onlarla bir arada bulundursun!”dedi. 12

Başka bir rivâyette de, yukarıda anlatılan olaya şu ilave vardır:

“-Devenin yüzü Medine’ye doğru yöneltilib sürülünce yere çöktü. Yönü Uhud’a çevrildiği zaman koşmaya başladı. Hind, Resûlullâh (s.a.v)-’in yanına varıb durumu O’na anlattı.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-İşte deve bunun için ileri geçmez!”buyurdular.

Amr bin Cemuh’un, Uhud’da Abdullah bin Amr, bin Haram ile bir-likte bir kabre konulmasını emretti ve hanımı Hind bint-i Amr’a dönerek:

      “-Vallâhi varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki ben, Amr bin Cemuh’un cennette aksayıb durduğunu gördüm. Sizden kim Allâh’a yemin etmişse, ona sadakat göstersin. Amr bin Cemuh onlardan sadakat gösterenlerdendi!”buyurdular. 13

Bazı Müslümanlarda, Uhud’da şehid olan şehidlerini Medine’ye getirib Medine kabristanına gömdüler. Resûlullâh bunu yasakladı ve:

      “-Onları, vurulub düştükleri yerde defn ediniz!”buyurdular.

Câbir bin Abdullah (r.a) der ki:

“-Uhud günü, halam, babamı kabirlerimize gömmek için Medine’ye getirdiği sırada, Resûlullâh (s.a.v)’in münadisi şöyle seslendi:

      “-Şehidler, vurulub düştükleri yerlere götürülerek gömülecek!”

Başka bir rivâyete göre: Câbir bin Abdullah şöyle demiştir:

“-Babam Uhud’da Şehid düşünce, kız kardeşlerim, kendilerine aid deve ile beni babamın gömülü olduğu yere gönderdiler:

      “-Git, babanı şu deveye yükle. Beni Selime kabristanlığına göm!” dediler. Yardımcılarım ile birlikte Uhud’a gittim. Allâh’ın Resûlü orada oturuyordu. Bunu haber alınca, beni yanına çağırdı:

      “-Varlığım, Kudret Elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, baban, ancak, din kardeşleriyle gömülecektir!”buyurdular. Ve, babam Uhud’da arkadaşlarıyla birlikte gömüldü. 14

Bir gün Resûlullâh (s.a.v), Câbir bin Abdullah'ı mahzun görmüştü.

      “-Ey Câbir! Noldu sana? Seni Üzgün ve kalbi kırılmış görüyorum!”

Câbir bin Abdullah da:

      “-Ey Allâh’ın Resulü, babam şehid oldu, geride kalabalık bir aile ile bir hayli borç bıraktı”dedi.

Başka bir rivâyette ise: Câbir bin Abdullah der ki:

“-Resûlullâh, bana:

      “-Ey Câbir! Sana müjdeleyeyim mi?”diye sordu:

      “-Olur! Müjdele ey Allâh’ın Rasûlü!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v) buyurdu ki:

“-Uhud’da şehid olunca, babanı, yüce Allâh, diriltib ona:

      “-Ey Abdullah bin Amr! Sana, ne yapmamı arzu edersin?”diye sordu

Baban da:

      “-Ey Rabbim! Ben, dünyaya döndürülmemi ve yine Senin yolunda çarpışarak tekrar öldürülmemi dilerim!”dedi.

Yüce Allâh:

      “-Ben, şehidler geri dönmeyecekler diye hükmettim!”buyurdu.

Baban:

      “-Öyle ise, yâ Rab! Geride kalanlara bunu ulaştır!”dedi.

Bunun üzerine şu âyetler nazil oldu:

“-Allâh yolunda öldürülünleri ölüler sanma. Onlar, Rablerinin katında hayat sahibidirler. Ve, O’nun nimetleriyle rızıklanırlar!

Onlar, Allâh'ın kereminden bağışladığı nimetlerle sevinç içinde-dirler. Arkada kalan ve henüz kendilerine katılmamış olan kardeşle-rinin âhiretteki hallerini görüb sevinirler. Ve bilirlerki, onlar üzerine hiçbir korku olmayacak ve onlar hiçbir hüzün ve üzüntüye uğrama-yacaklardır!”

O şehidler, Allâh'dan kendilerine erişen büyük bir nimetle, pek ziyade bir mükâfatla ve Mü’minlerin mükâfatını Allâh'ın zayi etme-diğini görmekle sevinirler!" 15

Başka bir rivâyete göre de: Resûlullâh (s.a.v) Câbir’e:

“-Seni, hayırla müjdelerim: Allâh, babanı diriltib huzuruna oturttu:

      “-Kulum! Dile benden dilediğini vereyim sana!”buyurdu.

O da:

      “-Yâ Rab! Ben, Sana hakkıyla kulluk edemedim. Beni, dünyaya geri çevirmeni, Peyğamberinin yanında savaşıb Senin uğrunda bir kerre daha şehid olmamı dilerim!”dedi.

Yüce Allâh:

      “-Senin dünyaya dönmemen hakkında daha önce benden hüküm sadır oldu!”buyurdular, dedi.

Ensâr’dan Câbir (r.a)’ın babası Abdullah bin Amr bin Haram, Uhud günü savaşırken şehid düşmüş, altı kız çocuğunu yetim ve bir hayli borç bırakmıştı. Abdullah bin Amr, bin Haram’ın, içinde çeşitli hurma ağaçları bulunan iki tane bahçesi bulunmakla beraber, bunların, mahsulu bıraktığı borçları karşılayacak derecede değildi.

Kendisinin Yahudilerden yalnız birisine otuz vesk (deve yükü) hur-ma borcu vardı. Hurma mevsimi gelin-ce alacaklılar alacaklarını ısrarla istemeye, ve, Câbir (r.a)’nı sıkıştırmaya başladılar. Bunun üzerine Câbir (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’e gelerek:

      “-Yâ Resûlallâh! Biliyorsun ki, babam Abdullah, Uhud günü Şehid düştü bana da bir çok borç bıraktı. Alacaklılara hurma bahçesinin bütün mahsulunü vermeyi teklif ettiğim halde kabul etmediler!”dedi.

Bu hususta Resûlullâh (s.a.v)’den kendisine yardımcı olmasını istedi. Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Abdullah bin Amr’ın borçlarına karşılık, hurma bahçesinin iyi ve güzel bütün mahsulunü almanızı, ve kalan borçlarını silmenizi yeniden sizlere teklif ediyorum!”dediyse de alacaklılar buna yanaşmadılar.

Alacaklılar, tüm borçlarının iyi cins hurmadan verilmesini istediler. Ve, bunda çok direndiler. Resûlullâh (s.a.v)’de onlara:

      “-Öyleyse, alacağınızın bir kısımını bu yıl ki, mahsulden, kalanı nı, gelecek yıl alınız!”diye teklifte bulundu. bu teklifi de, kabul etmediler.

Resûlullâh (s.a.v), Câbir bin Abdullah’a:

      “-Ben, yarın kuşluk vakti yanına gelirim!”buyurdular.

Ertesi gün Ebû Bekr, ve Ömer (r.a) ile birlikte Câbir (r.a)’in hurma bahçesine gittiler. Cabir (r.a) onlara:

      “-Merhaba!”diyerek Resûlullâh (s.a.v) ve arkadaşlarını karşıladı.

Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdular.:

      “-Yâ Câbir! Haydi, bizleri, şu hurma bahçende bir gezdir dolaştır!”

Cabir (r.a)’da:

      “-Olur!”dedi.

Câbir bin Abdullah (r.a)’ın hurma bahçesini hep birlikte dolaşmaya başladılar. Câbir (r.a), içi hurma lifinden doldurulmuş yüzü kıldan dokun-muş bir yastık getirib Resûlullâh (s.a.v)’ın altına buyur etti. Sonra, ortaya yeni kestikleri keçinin etinden pişirilmiş et yemeği ile yaş ve kuru hurma getirildi. Resûlullâh (s.a.v) ve, arkadaşları ondan yediler.

Câbir (r.a), edeb ve saygısından ötürü sofraya onlarla birlikte otura-madı. Tam bahçeden ayrılacakları sırada Câbir (r.a)’ın hanımı:

      “-Yâ Resûlallâh! Siz den dua bekleriz!”deyince,

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet, Allâh size mübarek kılsın!”diyerek dua ettiler.

Câbir bin Abdullah’a da, buyurdular ki:

      “-Git, hurmanı toplayıb tasnif et! İyi cins, Acve hurmasını, bir boy, Orta cins, Zeyd’i hurmayı da, bir boy, yaptıktan sonra bana haber ver!”

Câbir (r.a), hurmaları topladıktan sonra boy, boy, ayırıb Resûlullâh’a haber verdi. Resûlullâh (s.a.v)’de kalkıb hurma bahçesine gitti. Câbir (r.a) aynı zamanda alacaklılarına’da, haber salmıştı. Onlarda, merkebleri ve çuvallarıyla geldiler. Câbir (r.a), başka bir yerden iyi cins hurma satın alıb babasının borcunu alacaklılara ödemeyi bile göze almıştı.

Alacaklılar, Resûlullâh (s.a.v)’ı görünce isteklerinde daha ısrar edib tekrarladılar. Resûlullâh (s.a.v), hurma bahçesindeki hurma öbeklerinden en büyüğünün çevresinde üç kere dolaştıktan sonra oturdu.

Câbir bin Abdullah (r.a)’a:

      “-Şu alacaklıları yanıma çağır!”buyurdular.

Alacaklılar gelince, onlara alacaklarına karşılık hurma yığınından ölçülüb verilmeye başlandı. Nihayet borçlar tamamıyla ödendi.

Câbir (r.a) der ki:

      “-Yüce Allâh, yeter ki babam’ın borcunu ödesinde, vallâhi ben, kız kardeşlerimin yanına bir tek hurma ile olsa dönüb gitmeye bile razı idim! Halbuki Resûlullâh (s.a.v) ondan bütün alacaklılara hurma verdiği halde bir hurma bile eksilmediğini görür gibi idim!”

Hurma bahçesinin en küçüğünün mahsulu bütün borçları ödemeye kafi gelmişti borçlar ödenmiş sonra Câbir (r.a)’a onyedi vesk, yani onyedi deve yükü hurma kalmıştı. Câbir (r.a) ikindi namazında buluşub, durumu Resûlullâh (s.a.v)’e arz edince, Resûlullâh,(s.a.v)’de:

      “-Allâh’ım! Sana Hamdolsun!”diyerek, Yüce Allâh’a Hamd-u Sena- da bulundular ve:

      “-Ey Câbir! Sen, bu haberi Ömer’e de ulaştır!”deyince, Câbir (r.a), Hz.Ömer’e gidib haber verince, Hz.Ömer:

      “-Ben, zaten Resûlullâh (s.a.v)’ın hurma bahçesini gezib dolaştığı zaman, mahsulun bereketleneceğini anlamıştım!”dedi. ve, o da, Allâh’a Hamd-ü Senalar da bulundu.

Başka bir rivâyette ise:

Câbir (r.a), gelib de bereket durumunu Resûlullâh (s.a.v)’e haber verirken, Hz.Ömer (r.a)’da oradaydı. Resûlullâh (s.a.v ) Ömer’e dönerek:

      “-Ne söylüyor dinle yâ Ömer!”

Hz.Ömer’de, Allâh’ın bereketini kasd ederek dedi ki:

      “-Yâ Resûlallâh! Biz biliyoruz, vallâhi, Sen, Allâh’ın Resulusun!” 16

Uhud Şehidlerinin Mükâfatı:

Resûlullâh (s.a.v) buyurdular ki:

“-Uhud’da kardeşleriniz şehid oldukları zaman, Allâh, onların ruhla-rını yeşil kuşların kursaklarına koydu ki, onlar, cennetin ırmaklarından sulanır, meyvelerinden yerler. Arş’ın gölgesinde asılı altın kandillere gidip yuvalanır, tünerler. Onlar, böyle, yiyecek ve içeceklerinin hoşluğu-nu, güzelliğini görünce:

      “-Keşke, Allâh’ın bize neler ikrâm ettiğini, kardeşlerimiz bilselerdi de, Cihaddan çekinmeseler, çarpışmaktan korkub düşmandan yüz çevir-meselerdi!”dediler.

Yüce Allâh:

      “-Tarafınızdan, Ben, kardeşlerinize bu söylediklerinizi tebliğ eder, ulaştırırım!”dedi, ve, indirdiği âyetlerde şöyle buyurdu:

“-Allâh yolunda öldürülenleri sakın, ölüler sanma! Bilâkis onlar diridirler. Rab’ları katında rızıklanırlar.

Allâh’ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde-dirler. Arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, kendilerine korku olmadığını ve kendilerinin mahzun olub üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler.

Onlar, Allâh’dan olan bir nimeti, bolluğu ve Allâh’ın Mü’min-lerin mükâfatını zâyi etmeyeceğini müjdelemek isterler!” 17

“-Yüce Allâh, onlara görünüb:

      “-Ey benim kullarım! Canınız neyi çekiyorsa, söyleyiniz, size onu ziyadesiyle tattırayım?!”der.

Onlar:

      “-Ey Rabbımız! Bize verdiğin nimetlere üstün hiçbir nimet yok ki, isteyelim. Biz, cennette istediğimiz şeylerden yeyib duruyoruz ya!”derler.

Sonra, yüce Allâh, tekrar görünür ve:

      “-Ey benim kullarım! Canınız neyi çekiyorsa, söyleyiniz, size onu ziyadesiyle tattırayım?!”der.

Onlar yine:

      “-Ey Rabbımız! Bize verdiğin nimetlere üstün bir nimet yok ki, isteyelim. Biz, cennette istediğimiz şeylerden yeyib duruyoruz ya!”derler.

Sonra, yüce Allâh, onlara tekrar görünür ve:

      “-Ey benim kullarım! Canınız neyi çekiyorsa, söyleyiniz, size onu ziyadesiyle tattırayım?!”der.

Onlar yine:

      “-Ey Rabbımız! Bize verdiğin nimetlere üstün bir nimet yok ki, isteyelim. Biz, cennette istediğimiz şeylerden yeyib duruyoruz ya! Biz, istesek istesek, ancak, ruhlarımızın, cesetlerimize geri çevrilip dünyaya döndürülmemizi ve Senin yolunda çarpışarak tekrar şehid olup öldürül-memizi isteriz!”derler.

Ashab’dan Mikdam bin Ma’dikerib’in rivâyetine göre:

“-Resûlullâh (s.a.v):

“-Şehid için altı haslet vardır.

1-Kanının dökülen ilk damlasıyla şehid’in tüm günahları bağışlanır.

2-Şehid, Cennetteki makamını görür.

3-Kabir azâbından kurtulması için kendisine yardım olunur.

4-Kıyametin en büyük korkusundan emniyet ve selâmette kalır.

5-Şehidin yakınlarından yetmiş kişiye şefaat etme hakkı verilir.

6-Şehidin başına, dünyadan ve dünyadakilerden daha hayırlı ve değerli olan Yâkuttan Vakar Tac’ı konur!”

Resûlullâh (s.a.v), bir hadislerinde de:

      “-Varlığım, kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, dünya-dan ayrılan bir Mü’min, dünyaya ve dünyadakilere, gündüzün bir saatinde bile, geri dönmeyi arzu etmezler. Ancak, şehidler, Allâh yolunda çarpışa-rak öldürülmeleri için, dünyaya tekrar dönmeyi arzu ederler!”buyurdu.

Tirmizi’nin rivâyet ettiği bir Hadis’e göre:

      “-Şehidler gördükleri üstün ikrâm ve mükâfattan dolayı: On kerre dünyaya dönüb Allâh yolunda öldürüleyim!”derler.

Resûlullâh (s.a.v), başka bir hadislerinde de şöyle buyururlar:

      “-Varlığım, Kudret Elinde bulunan, Allâh’a yemin ederim ki, ben, Allâh yolunda öldürülmemi, sonra, diriltilmemi; sonra öldürülmemi, sonra, diriltilmemi; sonra öldürülmemi, sonra, diriltilmemi; sonra öldür-ülmemi ne kadar arzu ederdim!”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh yolunda öldürülmek, bütün günahlara keffâret olur, onları örter, bağışlar!”deyince, Cebrâil (a.s):

      “-Borç, müstesna!”diye uyardı.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Borç, müstesnâdır!” buyurdular.

Yine Hadislerde açıklandığına göre:

      “-Allâh yolunda öldürülmek, şehidlere pire ısırması ve çimdiklen- mek gibi hafif gelir!”

Resûlullâh (s.a.v) Uhud şehidliği ziyaret edip:

      “-Allâh’ım! Bu kulun ve peyğamberin, şunların şehid olduklarına ve Kıyâmet gününe kadar kendilerini ziyaret eden ve selâmlıyanlara muka-bele de bulunacaklarına şehâdet eder!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v), her yıl, Uhud Şehidlerini ziyâret ederdi. Uhud vadisinin ağzına vardığı zaman, yüksek sesle:

      “-Sabrettiğiniz için, selâm olsun size! Âhiret saâdeti ve nimeti ne güzeldir!” âyetini okurdu. 18

Uhud şehidleri anıldığı zaman:

      “-Vallâhi, ashâbımla birlikte ben de, şehid olub Uhud Dağı’nın bağrında gecelemeyi ne kadar isterdim! Ben, bunların, Allâh yolunda gerçek şehid olduklarına Kıyâmet gününde şâhitlik edeceğim! Gidiniz, siz de onları ziyâret ediniz. Onlara selâm veriniz! Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki: Onlar, Kıyâmete kadar, selâm veren kimsenin selâmına, duasına ve ziyâretine mukâbele ederler!”buyururlardı.

Hz.Ebû Bekr, Hz.Ömer ve Hz.Osman (r.a), her yıl Uhud şehidlerini ziyâret ederlerdi. Hz.Fâtıma (r.a), iki günde, üç günde bir Uhud’a gider, amucası Hz.Hamza (r.a)’ın kabrini ziyâret eder, orada ağlar, dua eder, kabrini düzeltirdi.

Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a), ticaret eşyasıyla Medine yakınlarındaki Ğabe mevkiine giderken şehid kabirlerinin arkasından gelir üç kerre:

      “-Esselâmü Âleyküm!”der, sonra arkadaşlarına döner:

      “-Siz, selâmınıza mukabele edecek, karşılık verecek bir cemâata selâm vermez misiniz ki, onlar Kıyâmete kadar, selâm veren kimsenin selâmına mukabele ederler!”derdi.

Sahabeden Muhammed bin Mesleme ile Seleme bin Selâme (r.a), Uhud’a giderler, ilk önce Hz.Hamza’nın kabri üzerinde durub onu selâm-larlar, onun ve Abdullâh bin Amr, bin Harâm’ın kabirleri yanında bir müddet dururlardı.

Resûlullâh (s.a.v)’ın Hanımı Ümmü Seleme (r.a)’da her ay Uhud’a gider, şehidleri selâmlardı. Bir gün yine yanında uşağı Teyyihan ile Uhud şehidliğine gitmişti. Teyyihan’ın, şehidleri selâmlamadığını görünce:

      “-Ey ahmak çocuk! Onları, selâmlamadın değil mi? Vallâhi, onlar, Kıyâmete kadar kendilerine selâm verenlere mukabele ederler!”dedi.

Meşhur sahâbe, Câbir bin Abdullâh (r.a) der ki:

Muâviye bin Ebi Süfyan, Uhud’de su çıkarmak istediği zaman, Medine vâlisine yazı yazmıştı. Medine vâlisi, Uhud vadisi, volkanik, sert ve kayalık olduğu için. Muâviye’nin yazısına:

      “-Uhud’da şehid kabirlerinin bulunduğu yerden başka yerden su çıkarmaya güç yetiremiyeceğiz!”diye yazdılar.

Bunun üzerine Muâviye:

      “-Şehidlerin kabirlerini açıp kemiklerini başka bir yere naklediniz!” diye yazdı.

Ben, Uhud şehidlerinin sanki uykuya dalmış kişiler gibi adamların omuzlarında birer birer taşındıklarını gördüm. Hamza’nın ayağının yanı, otsuz ince çakıllı düz yere değince, kanadı! Veya ayağına demir kazmanın ucu değince, kanadığı da, rivâyet edilir.

Halbuki Medine’nin toprağı çorak tuzlu olduğundan, gömülen ölü, kabrinde bir gecede bozulur. Oysa şehidler hiç bozulmamıştı. Abdullâh bin Amr, bin Haram ile Amr bin Cemuh, bir kabre birlikte gömülmüşler- di. Kabirleri, sel suları (kanad deresi) arkına doğru idi. sel suları onların kabrini oymuştu.

Abdurrahman bin Ebi Sa’asa’nın bildirdiğine göre:

“-Aradan kırk altı yıl geçtikten sonra, kendilerine yeni kabir kazıldı. Oraya kaldırılmak üzere, kabirleri açıldığı zaman, sanki, dün ölmüş gibi cesedleri hiç değişmemiş bir halde bulundu! Abdullâh bin Amr, yaralan-dığı zaman, elini yarasının üzerine koymuş ve öylece gömülmüştü.

Kabri açılıp eli yarasının üzerinden ayrılmak ve yanına uzatılmak istenilince, yarası kanamağa başladı! Eli, olduğu gibi bırakıldı. Eli eski yerine, yüz-ündeki yarasının üzerine konulunca, kanama durdu ve dindi Gömüldükten kırk altı yıl sonra, şehitlerin kabirleri açıldığı zaman, misk kokusu gibi koku yayılmıştır.

Başka bir rivâyette ise: Câbir bin Abdullâh (r.a):

“-Kabri açıldığı zaman babası Abdullah bin Amr, bin Haram’ın uyur gibi buluduğunu, az veya çok hiç bir değişikliğe uğramadığını, yüzünün, siyah beyaz çizgili bir kefen ile, ayaklarının da, Üzerlik otu ile örtülü bulunduğunu, aradan kırk altı yıl geçtiği halde, Uhud şehidlerinin hiç değişmediğini söyler. 19

Câbir bin Abdullah (r.a) anlatıyor:

“-Uhud savaşı gelip çattığında, bir gece babam beni çağırdı ve:

      “-Ben kendimi, Resûlullâh’ın, ashâbı içinde ilk şehit olacaklar ara-sında görüyorum. Şunu da yeminle söyleyeyim ki, Resûlullâh (s.a.v)’den sonra en çok seni severim. Bir miktar borcum var. Onu öde Kız kardeş-lerinle iyi geçin!”dedi.

Sabah oldu. Hakikaten o, ilk şehid oldu. Diğerleri ile onu aynı kabre defnettim. Sonradan, başkaları ile onu aynı mezara koymayı iyi bulma-dım. Altı ay sonra kabirden onu çıkarmak istediğimde, bir de ne göreyim, kulağı hariç, sanki bugün gömülmüş gibi aynen duruyor!”

Diğer bir rivâyette de şöyle denilmektedir:

      “-Sakalının yere gelen kılları hariç her tarafı olduğu gibi duruyordu!”

Câbir (r.a)’dan:

Muâviye su kanalı geçirirken:

      “-Uhud’da şehid olanlarınızı ne yaparsanız yapın!”diye bizi çağırdı. Tam kırk sene sonra onları kabirlerinden çıkardık. Cesetleri yumuşak, el ve ayakları hâlâ sağlamdı.

Câbir (r.a)’dan:

      “-Kırk altı sene sonra onları el ve ayakları sağlam, cesetleri taptaze olarak kabirlerinden çıkardık!”

İbn-ü İshak’ın babası Ensâr’ın ihtiyarlarından naklediyor:

      “-Muâviye su getirme işine başlayınca, su, şehid kabirlerinden geçti. Su onların üzerlerine fışkırdı. Bunun üzerine hemen biz gelerek, Amr bin Cemuh’u, ve Câbir’in babası Abdullah bin Amr’ı mezarlarından çıkardık. Üzerlerinde yüzlerini örten birer cübbe vardı. Ayakları üzerinde de otlar vardı. Henüz dün defnedilmişler gibi taptaze idiler!”

Câbir bin Abdullah (r.a) anlatıyor:

“-Muâviye bin Ebû Süfyan zamanında, ansızın bana bir adam geldi:

      “-Câbir! Vallahi Muâviye’nin ameleleri babanın mezarını kazdılar, ceset göründü. Diğer şehidlerin cesetleri de açığa çıktı!”dedi.

Hemen oraya gittim. Babamı defnettiğim yerde buldum. Savaşta aldığı yaralardan başka vücudunda hiçbir değişiklik yoktu. Onu tekrar defnettim!”

Abdurrahman bin Abdullah, bin Abdurrahman, bin Ebî Sa’sa’a’nın duyduğuna göre:

Amr bin Cemuh el Ensarî (r.a) ve Abdullah bin Amr, bin Haram, el- Ensarî Selemî’nin kabirlerini sel oymuştu. Kabirleri sel ağzındaydı ve ikisi de aynı kabirde idi. îkisi de Uhud’da şehid düşenlerdendi. Onlar için tekrar bir mezar kazıldı. Sanki dün vefat etmişler gibi hiç değişmemiş-lerdi. Birisi yaralanmış ve elini yarası üzerine koymuştu.

Böylece de defn edilmişti. Eli yarasından çekilib serbest bırakıldı. El derhal eski yerine geldi. Halbuki Uhud harbi ile onların mezarlarının açılması arasında tam kırk altı sene geçmişti!”

Abdullah bin Amr (r.a) kırmızı yüzlü, saçları dökük ve orta boylu bir zattı. Amr bin Cemuh (r.a) ise, uzun boylu idi. Bu eşkallerinden tanınarak ikisi de aynı kabre defnedildiler. Kabirleri sel ağzındaydı. Kabre sel girin-ce hemen kabir açıldı. Üzerlerinde siyah beyaz çizgili bir kumaş parçası vardı. Abdullah (r.a) yüzünden yaralandığı için elini yüzüne koymuştu. Eli yarasından çekilince derhal kan boşandı ve elini tekrar yaranın üzerine götürdü. Bunun üzerine kan durdu!”

Câbir bin Abdullah (r.a) bu olayı şöyle anlatıyor:

      “-Babamı mezarında gördüm, sanki uyuyor gibi idi. Ne az, ne de çok hiçbir şeyi değişmemişti!”

Câbir bin Abdullah (r.a)’na:

      “-Kefenini gördün mü?”diye sordular.

Abdullah’da şu cevabı verdi:

“-Siyah beyaz çizgili, bir bezle kefenlenmişti, yüzü de bununla kapa-tılmıştı. Bacakları üzerine’de yüzerlik otundan konmuştu. Bu otlar dahi, olduğu gibi taptaze duruyordu. Halbuki bunların konması ile kabrin açılması arasından tam kırkaltı sene geçmişti.

Câbir (r.a)’dan:

      “-Uhud harbinden kırk sene sonra Muâviye, Uhud şehidliğinden su kanalı açarken bize. ölülerimizin çaresine bakmamız için haber gönderil-di. Vardık, onları kabirlerinden çıkardık. Hamza’nın ayağına kürek isabet etmişti, hemen kan aktı!”

Amr bin Dinar ve Ebû Zübeyr de bu konuda şunları anlatıyorlar:

      “-Hamza’nın ayağına kürek isabet etmişti, aradan kırk sene geçmesine rağmen küreğin yaraladığı yerden kan aktı!”

Bu kadar çeşitli rivâyetlerden sonra şöyle denilebilir:

Şehidlerin mezarlarından çıkarılma işlemi üç defa oldu. Biri, Uhud Savaşı’ndan altı ay sonra, biri kırk sene sonra Muâviye’nin mezarlıktan su kanalları geçirmesi esnasında, diğeri de kırk altı sene sonra kabirleri sel sularının açması üzerine, şehidlerin mezarları en az üç defa değiştiği için bu yönde rivâyetler de çoğalmıştır. 20

Abdullah bin Amr, bin Haram, Benî Seleme’nin en fâzıllarından biri idi. Benî Seleme içinde İslâm’ın yayılması ve genişlemesi hususundaki gayreti herkesçe takdir edilmektedir. Allâh yolunda hiçbir fedâkârlıktan sakınmazdı.

Kabri Medine’de Uhud şehidliğindedir.

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.


1- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-123 
2- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-6-30 
3- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-85 
4- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-69 
5- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-83 
6- Al-İmran-166-167 
7- Nisa-88 
8- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-84-86 
9- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-122 
10- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1935 
11- M.Âsım Köksal islâm Tarihi-10-212 
12- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-208-209 
13- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-316 
14- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-215 
15- Âl-ı İmran-169-171 
16- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-11-72 
17- Âl-i İmrân-169-170-171 
18- R’ad suresi-24 
19- Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-50-239-Uhud Savaşı Niçin ve Nasıl Hazırlandı, Özetidir. 
20- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1993-1994