Abbas Bin Abdülmuttalib

Hz.Abbas (r.a), Ebrehe ordusunun Mekke’ye gelib Kâbe’yi yıkmak istediği Fil Vak’ası’ndan üç dört yıl kadar önce, takriben Miladi 567 veya 568 yıllarında, Mekke’de dünyaya ğelmiştir. Hz.Abbas bin Abdülmuttâlib Resûlullâh (s.a.v)’den üç yaş büyüktür,

Abbas Bin Abdülmuttalib

Abbas Bin Abdülmuttalib
عَـبّـَا سُ بْــنُ عَـبْـدُ اْلـمُـطَّــلِـب


 Baba Adı                       :    Abdülmüttâlib bin Hâşim.
 Anne Adı                       :    Nûteyle bint-i Cenâb bin Küleyb.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Fil Vak’ası’ndan takriben üç yıl kadar önce, Miladi 568 yılın da, Mekke şehrin’de dünyaya ğelmiştir.
 Ölüm Tarihi ve Yeri       :    Hicri 32. Miladi 652 yılında Hz.Osman’ın devrinde Medine’de vefat etti. Kabri Cennetü’l-Bâkî’dedir.
 Fiziki Yapısı                  :    Uzun boylu, ak ve nazik tenli, güzel yüzlü, iki bölük olarak örülmüş saçlı, iri gövdeli, heybetli ve gür sedalı idi.
 Eşleri                            :    1-Lübabetü’l-Kübra 2-Fâtıma bint-i Cüneyd 3-Huceyle bint-i Cündeb 4-Seleme bint-i Mahmiye bin Cezin el-Zebidi ve cariyesi, Sebee veya Humeyriyye dir.
 Oğulları                        :    Fadl, Kûsem, Ubeydullâh, Abdullâh, Mabed Abdurrahman, el-Hâris, Kesir, Temmam, Âvn ve Hüzliye’dır.
 Kızları                          :    Ümmü Külsüm, Safiyye, Ümmü Habibe, Ümeyye ve Âmine.
 Gavzeler                      :    Mekke Fethi, Huneyn, Tâif, Tebük gibi.
 Muhacir mi Ensar mı   :    Mekke’den Medine’ye gelen son Muhacir.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    35 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Bilgi yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Abbas bin Abdülmuttâlib bin Hâşim bin Abdimenâf bin Kusâyy bin Kilâb bin Mürre bin Kâ’b bin Lüey bin Ğâlib bin Fihr bin Mâlik bin Nadr bin Kinâne bin Huzeyme bin Mudrike bin İlyas bin Mudar bin Nizar bin Maâd bin Adnan’dır.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû’l-Fadl
 Kimlerle Akraba idi    :    Resûlullâh, Hz.Ali, Ca’fer, ve Âkil’in Amca-ları, Hz.Hamza’nın abisi.
HAYATI

Hz.Abbas (r.a), Ebrehe ordusunun Mekke’ye gelib Kâbe’yi yıkmak istediği Fil Vak’ası’ndan üç dört yıl kadar önce, takriben Miladi 567 veya 568 yıllarında, Mekke’de dünyaya ğelmiştir. Hz.Abbas bin Abdülmuttâlib Resûlullâh (s.a.v)’den üç yaş büyüktür, Hz.Abbas şöyle demiştir:

“-Hz.Âmine’nin, bir oğlan çocuğu dünyaya getirdiği haberi üzerine Annem Nûteyle bint-i Cenâb’la evlerine gittik. Ben, Resûlullâh (s.a.v)’in, evin ortasında bir minder üzerinde ayaklarını yere vurduğunu hâlâ görür gibiyim. Orada bulunan kadınlar bana:

      “-Öp, öp, kardeşini! Dediklerini görür gibiyim!”dediklerini anlatır.

Hz.Abbas (r.a)’ın bu söylediklerine göre, onun doğum tarihinin yukarıda belirtilen tarihlerin doğruluğunu teyid etmektedir. 1

Resûlullâh (s.a.v)’ın amcasıdır. Nesebi ve soyu: Abdûlmüttâlib bin Hâşim. bin Abdimenâf, bin Kusâyy, bin Kilâb, bin Mürre, bin Kâ’b, bin Lüey, bin Ğâlib, bin Fihr, bin Mâlik, bin Nadr, bin Kinâne, bin Huzeyme, bin Mudireke, bin İlyas, bin Mudar, bin Nizar, bin Maâd, bin Adnan’dır.

Annesi: Nûteyle bint-i Cenâb, bin Küleyb, bin Mâlik, bin Amr, bin Zeyd’ü Menat, bin Amir, bin Sa’d, bin Hazrec, bin Teymullah, bin Nemr, bin Kaasıt, bin Hind, bin Evsa, bin Dûmi, bin Cedile, bin Esed, bin Rebia, bin Nizar, bin Maad, bin Adnan’dır.

Hz.Abbas (r.a)’ın fiziki yapısı ise: Uzun boylu, ak ve nazik tenli, oldukça güzel yüzlü, iki bölük olarak örülmüş saçlı, iri gövdeli, oldukça heybetli ve gür sedalı idi. 2

Hanımlarına gelince, bazı kaynaklarda Hz.Abbas’ın iki, üç veya dört evlilik yaptığı söylenir. İsimleri bizlere ulaşan hanımları şunlardır:

1-Ümmü’l-Fadl Lübabetü’l-Kübra (r.a): Bu muhterem hanımefendi aynı zamanda, Resûlullâh (s.a.v)’ın zevcelerinden, Hz.Meymune’nin kız kardeşi ve ablası dır.

2-Fâtıma bint-i Cüneyd bin Amr’dır.

3-Huceyle bint-i Cündeb dir.

4-Seleme bint-i Mahmiyye bin Cezin el-Zebidi ve Cariyesi, Sebee veya Humeyriyye olduğu rivayet edilir.

Birinci hanımı Ümmü’l-Fadl’dan: Fadl, Kusem, Ubeydullah, Abdul-lah, Mabed, ve, Abdurrahman, adlarında altı tane oğlu, ve, Ümmü Habibe adında bir kızı olmak üzere toplam yedi tane çocukları olmuştur. Bunların arasında, en meşhur olanları ise, oğlu Abdullah İbn-i Abbas ile, meşhur muhaddis hanımlardan olan kızı Ümmü Habibe’dir.

İkinci hanımı Fatıma bint-i Cüneyd bin Amr’dan ise: el-Hâris, Kesir, Temmam, ve Âvn adlarında dört oğlu, Ümmü Külsüm adında bir tane de kızları olmuştur.

Üçüncü hanımı Huceyle bint-i Cündeb’den Hâris adında bir oğlu ile yine cariyesinden olan Hüzliye ve Avn hakkında fazla bilği yoktur.

Yine kaynaklarımızda Hz.Abbas’ın Sübeyh ve Misher adlarında iki oğlunun olduğunu rivayet ederler; ama bunlar hakkında kesin bir bilgi yoktur. Yine Hz.Abbas’ın Safiyye ve Ümeyme adlarında iki kızının daha olduğunu rivayet ederler. Ancak bu kızlarla ilğili hiç bilgi yoktur.

Künyesi ise: Ebû’l-Fadl’dır. Hz.Abbas (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’ın çok sevdiği amcası, ve bacanağı olurdu. Hz.Hamza (r.a)’ın abisi, ve bacanağı, Hz.Ali, Âkil ve Hz.Ca’fer (r.a)’ın Amcaları, aynı zamanda Hz.Ca’fer’ınde bacanağı olurdu.

Hz.Abbas’ın çocukluğu hakkında şöyle nakledilir; Hz.Abbas henüz çocuk yaşlarda iken bir gün Mekke’de sokak’da kaybolur. Onu her tarafta arar bulamazlar. Annesi Nûteyle bint-i Cenab Kâbe’ye gider ve şöyle der:

      “-Ey bu beyt’in Rabbi! Eğer Abbası’mı bulursam (Kâbe’ye) beytine ipekli örtü adıyorum!”

Daha sonraları Hz.Abbas (r.a), bulundu ve annesi Nûteyla Kâbe’ye örtü vâdini yerine getirdi. Bazı rivâyetlerde ise: Kâbe’ye ilk örtü örten kişi Hz.Abbas (r.a)’ın annesidir denilir. Doğrusu ilk ipekli örtü örten bu kadın olsa gerek. Allâh’u Âlem.

Hz.Abbas (r.a) ticaretle iştiğal ederdi. Bu yüzden de maddeten çok zengindi. Henüz fâiz yasağı gelmemişken, onun fâiz ile iştiğal ettiği de bize gelen haberler arasındadır. Bunu te’yid eden ise: Resûlullâh (s.a.v); Vedâ Hutbesinde, fâizin her çeşidini yasakladığını ve:

      “-İlk yasakladığım fâiz ise, Amcam Abbâs bin Abdülmuttâlib’in fâizidir!” demesinden de anlaşılıyor.

Hz.Abbas (r.a), ilk gençlik yıllarından itibaren ticretle meşğul oldu. Maddi durumunun çok iyi olması sebebiyle. Câhiliye döneminde Kâbe’yi ziyaret için gelen hacılara (Sikaye) su dağıtma işini, ve onlara (Rifâde) ziyafet verme görevlerini kardeşi Ebû Tâlib’den devraldı. Kardeşi Ebû Tâlib’in geçim yükünü hafifletmek için, çocuklarından Ca’fer’i, kendisi, Hz.Ali’yi de, Resûlullâh (s.a.v), himâyelerine almışlardı.

Resûlullâh (s.a.v), Mekke’de İslâm dinini insanlara tebliğ etmeye başladığı günlerde Hz.Abbas (r.a), hemen Müslüman oldu. Ancak geniş nûfuzunu kullanarak Müslümanları himâye etmek, ve, onlara faydalı ola-bilmek düşüncesiyle Müslümanlığı kabul ettiğini açığa vurmadı. Mekkeli müşriklerin Müslümanlarla ilgili aldıkları her türlü karar ve davranışlarını Resûlullâh (s.a.v)’e ulaştırmak maksadıyla hicret dahi etmedi denilir.

Bazı tarihçilere göre:

Hz.Abbas ilk dönemlerde Müslüman olmadı. Bedir Savaşı’na veya Mekke fethine kadar dahi Müslüman olmadı denilir. Bununla beraber daima yeğenine ve O’nun kutsal davasına arka çıkarak, O’nu, Mekke müşriklerine karşı daima himaye eder, koruma ve kollamaya çalışırdı. Diğer kardeşi ve şirkin elebaşlarından olan Ebû Leheb’in yaptığı gibi Resûlullâh (s.a.v)’ın ve İslâmiyet’ın âleyhinde asla olmadı.

Ebû Leheb ise: Mekke’ye Hac ve Umre veya ticaret için gelenlere:

      “-Bu adam, benim kardeşim Abdullah bin Abdülmuttâlib’ın yetimi, yeğenim Muhammed’dir! Sakın hâ siz O’na inanmayın! O’nu en iyi ben bilirim. O’na son zamanlarda bir haller oldu. Kendi atalarının geleneksel dinini yalanladı. Kendini peyğamber sanıyor. Cinnet getirdi. Kâhinliğe özeniyor!”gibi âdi, seviyesiz, ve insaf dışı iftiralar uydurdu.

Ebû Leheb, bu iftiraları ve muhalefeti sebebiyle de, ilk, ve en çok, kazanması lazım gelen insan konumunda iken, mâlesef bu fırsatı kaçırıb ilk karşı çıkan, ve en azılı ilk düşman oluverdi. Neticesi çok acı oldu ki, Kûr’an onu zem etti. Akibet kâfir olarak can vereceğini söyledi. Ebedi azaba müstahak oldu. Kıyamete kadar da Kûr’ân âyetleriyle zem edilecek.

Hz.Abbas (r.a) ise; tüm hayatı boyunca gerek İslâm’dan önce, gerek İslâm’dan sonra, ölene kadar, sevgili yeğenini her zaman ve her yerde içten savundu. Mekke’de Mekkeli müşriklere karşı, veya, Mekke’ye Hac ve Umre için, veya ticaret için gelenlere karşı daima yeğenini savunmuş, ve O’nun hakkında en güzel şeyleri söylemiştir. Buna, bir örnek verelim.

Âfif el-Kindi şöyle der:

“-Ben ticaret adamı idim. Abbâs bin Abdülmuttâlib’de ticaret adamı idi. Yemen’e gelir gider, ıtır, koku satın alıb Hac mevsiminde satardı. Kendisi iyi bir dostumdu. Câhiliye devrinde Mekke’ye gidib, Abbas bin Abdülmuttâlib’in evine inmiştim. Âile halkıma, Mekke elbiselerinden ve ıtırından satın almak istiyordum. Abbas’ın yanında oturuyor, güneş gökte yükseldiği zaman, Kâbe’ye bakıp duruyordum. Tam o sıralarda olğunluk çağına ermiş bir genç, Kâbe’nin yanına vardı. Başını, göğe kaldırıb baktı, sonra da ayakta Kâbe’ye yöneldi.

Sonra bir çocuk gelib O’nun sağına durdu. Çok geçmeden, bir kadın gelerek onların arkalarına durdu. Sonra olğun genç, eğilib rükûa, varınca, çocuk’da, kadın’da, rükü ettiler. O olğun genç, rükû’dan başını kaldırıb doğruldu. Çocuk’da, kadın’da, rükû’dan başlarını kaldırıb doğruldular. O olğun genç, secdeye gitti. Çocuk’da, kadın’da, secdeye gittiler.

Ben:

      “-Ey Abbâs! Ben, büyük bir iş, şaşılacak bir hadise görüyorum!?” dedim. Abbas bin Abdülmuttâlib de:

      “-Evet! Büyük bir iştir!”dedi ve bana:

      “-Bu, olğun genç, kimdir biliyor musun?”diye sordu.

      “-Hayır! Bilmiyorum!”dedim.

      “-Bu, Muhammed bin Abdullah, bin Abdülmuttâlib’dir, kardeşim’in Oğludur!”dedi.

      “-O’nun yanındaki şu çocuk kimdir biliyor musun?”diye sordu.

      “-Hayır! Bilmiyorum!”dedim.

      “-O, Ali bin Ebû Tâlib, bin Abdülmuttâlib’dir. Kardeşimin oğludur. Şu kadının kim olduğunu biliyor musun?”diye sordu.

      “-Hayır! Bilmiyorum!”dedim

      “-O’da, Hadice bint-i Huveylid’dir! Ve, şu kardeşim’in oğlunun Zevcesi’dir! Kardeşimin oğlu, bize, senin şu gördüğün ve onların da sâlik bulundukları bu dini, kendisine, göklerin ve yerin Rabbi olan Allâh’ın emrettiğini söylemektedir. Vallâhi, ben bütün yer yüzünde bu dinde şu üçünden başka bir kimse bulunduğunu bilmiyorum!”dedi.

Yıllar sonra Âfif-el Kindi şöyle der:

      “-Ah! Ne olurdu, o zaman, iman edeydim de, ikinci erkek Mü’min ben olaydım! Onların dördüncüleri olmayı, ne kadar arzu ederdim!” 3

Bu anlatılan misaller gibi, Hz.Abbas (r.a) ilk zamanlarda Müslüman olsa da olmasa da hiçbir zaman asla İslâmiyetin ve Resûlullâh (s.a.v)’ın asla âleyhinde olmamıştır.

Hz.Abbas (r.a)’ın Müslüman Oluşu:

Resûlullâh (s.a.v)’ın azadlı kölelerinden Ebû Râfi’ der ki:

      “-Ben, Abbas bin Abdülmuttâlib’în kölesi idim. İslâmiyet, ev halkı içinde şayi’a olunca, Abbas, Müslüman oldu. Hanımı Ümmü’l-Fadl’da, Müslüman oldu. Ben de, Müslüman oldum. Abbas; kavminden korkar ve onlara aykırı davranır görünmek istemezdi. Müslümanlığını, gizlerdi. Çünkü kendisi, servet sahibi olub serveti de kavminin üzerinde veresiye- de çok dağınık bir halde bulunuyordu!” 4

Kâ’b bin Mâlik (r.a) der ki:

“-İkinci Akâbe bey’at’ı için biz yetmiş üç erkekidik. Yanımızda iki Kadın bulunuyordu. Ümmü Ümera Nesibe bint-i Kâ’b ile, Ümmü Meni’ Esmâ bint-i Amr bin Adiye bin Nabi idi. Şı’b’da Akabe yakınlarında Resûlullâh’ı bekliyorduk. Birden kendisi ve amcası Abbâs, geliverdiler. O zaman Abbâs henüz İslâmiyeti kabul etmemişti. Kavminin dininde idi. Ancak yeğeninin işinde hazır bulunmayı, işini sağlama bağlamayı istiyor-du. Hep birlikte Resûlullâh ile durduk. ilk sözü Abbâs aldı ve ilk sözü:

“-Ey Hazrec cemaati diyerek söze başladı:

(Ensâr’dan Kâ’b bin Mâlik’de Hz.Abbas’ı İslâmiyeti kabul etmemiş olarak biliyordu. Aslında Hz.Abbâs İslâmiyet’ini herkesten gizliyordu.)

“-Ey Hazrec cemaâti! Sizler de bilirsiniz ki Muhammed bizdendir. Bu, benim yeğenimdir! Bana, insanların en sevgilisidir! Eğer, siz, O’nu tasdik ve kendisinin Allâh’dan getirdiklerine iman ediyor, O’nu alıp yanı-nıza götürmek istiyorsanız, yardımsız bırakmayacağınıza, aldatmayaca- ğınıza dair sizden kesin söz almak istiyorum. Çünkü sizin komşularınız Yahudilerdir. Yahudiler ise, bunun düşmanıdırlar. Onların tuzaklarından emin değilim. Eğer, siz sizi tek yaydan ok yağmuruna tutacak olan Arab kabilelerinin de düşmanlıklarına göğüs gerebilecek kadar savaş gücüne mâlik iseniz aranızda iyice görüşüb konuşarak kararlaştırınız da sonradan tefrikaya düşmeyiniz.

Biz, O’nu kavmimizden koruyarak bu günlere gelmişizdir. O, kendi kavminin içinde bulunmakta, ve korunmaktadır. Fakat buradan ayrılmak ve size katılmak arzusundadır.Eğer, siz, kendisine vaâd’de bulunduğunuz; yardım, barındırma ve muhaliflerinden koruma gibi şeyleri yerine getire-ceğinize emin iseniz ne alâ! Şayet yanınıza vardıktan sonra korkub yardım edemeyecek, kendisini muhaliflerinin eline bırakacak iseniz, şimdiden O’nu bırakınız. O, kendi kavminin içinde, ve kendi beldesinde, şerefi ile bulunub da, korunmaya devam etsin!

Sizin konuşma yapacak olanınız varsa konuşsun? Fakat, konuşma-sını çok uzatmasın, çünkü üzerimizde müşriklerden gözcüler, casuslar vardır. Buradan konak yerlerinize dağıldığınız zaman da işinizi gizli tutunuz!”dedi.

Bu konuşma üzerine Ensâr cemaati söz aldılar. Temsilciler teker teker Resûlullâh (s.a.v)’e karşı teminatla bey’at sözü verince Hz.Abbâs:

      “-Ey Medineliler! Sizler, şu Harâm olan Zilhicce ayı’nda, Hâram olan Mekke Şehri’nde, teâhhüd ve zimmetinizle yüce Allâh’a karşı teâhhüd ve zimmette bulunmuş oluyorsunuz! Resûlullâh (s.a.v)’e yapaca-ğınız bey’at ile aslında Yüce Allâh’a bey’at etmiş olacaksınız. Allâh sizin Rabbiniz dir, yüce Allâh’ın eli sizin ellerinizin üzerindedir. Allâh’da bu bey’atınızla sizin üzerinize murakıb ve vekildir?!”dedi.

Medineli Müslümanlar da:

      “-Evet!”dediler.

Abbâs bin Abdülmuttâlib (r.a):

      “-Allâh’ım! Sen onların şu kardeşimin oğlu hakkındaki teahhüd-lerini yerine getireceklerini, kendisini koruyacaklarını verdikleri sözü işiten ve görensin. Ey Allâh’ım! Yeğenim hakkında onlar üzerinde şahid ol!”dedi.

Hz.Abbas’ın bu açık konuşması üzerine Ensâr Cemaâtinden Esâd İbn-i Zürare, Berâ’ bin Mâ’rur, Abdullah İbn-i Revâha, gibi ilerde gelen şahsiyetler de birer konuşma yaptılar, ve karşılıklı teminatlar alındı.

Medineli Müslümanlar:

      “-Yâ Resûlallâh! Sana, bu istediğini verdiğimiz zaman bize ne var?” diye sorunca, Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Allâh’ın rızası, ve, cennet var!” buyurdular.

Ensâr cemaâti de hep birden:

      “-Râzı olduk! Kabul ettik!” dediler. 5

Hz.Abbâs (r.a), Resûlullâh’ın emriyle, Mekke’de oturub Mekke’nin fethine kadar Müslümanlığını gizli tutmuştur. Bu arada Mekke’de olub bitenleri Resûlullâh’a gizliden bildirerek İslâm davasına büyük hizmetler etmiş, Mekke’de kalıb hicret edemeyen Mûstaz’af Müslümanlara’da epey destek olmuştur.

Abbâs (r.a) Haşim oğullarının ve ailesinin yöneticisi idi. Mekke’nin ulu kişilerinden, akıl ve fazilette birçok kişiden çok ileride idi. Resûlullâh (s.a.v), ona çok sevgi ve sayğı gösterirlerdi. Onun için:

      “-Abbâs bendendir, ben de Abbâs’danım! Kişinin Amcası babası yerindedir. Kim, Abbâs’a ezâ ederse, bana ezâ etmiş olur!”diye buyurdu. 6

Hz.Abbâs (r.a) anlatıyor:

“-Bir gün Kâbe’deydim. Ebû Cehil (Allâh’ın lâneti üzerine olsun) geldi ve:

      “-Yeminle söylüyorum, Muhammed’i secde ederken görürsem onun boynuna basacağım!”dedi.

Hemen Resûlullâh’a vardım, huzuruna girdim. Ebû Cehl’in söyle-diklerini ona ilettim. Resûlullâh, çok kızgın vaziyette evden çıktı. Kendi kendime:

      “-Bu gün kötü bir gün!”dedim.

Bende giyinmiş kuşanmış, onu takib ediyordum. Resûlullâh (s.a.v) içeriye girince:

      “-Oku! Yaradan Rabbi’nin ismiyle oku! O, insanı kan pıhtı-sından yaratmıştır…”

Âyetlerini okudu. Ebû Cehl’in durumuyla ilgili:

      “-Namaz kılarken, bir kulu namazdan men edeni gördün mü? Dikkat ettin mi, o doğru yol üzere miydi?” 7

Âyetlerini okuyunca, birisi Ebû Cehl’e:

      “-Yâ Ebû’l-Hâkem! İşte Muhammed!”dedi.

Ebû’l-Hâkem Ebû Cehl:

      “-Benim gördüklerimi görmüyor musun?Göğün ufku kapandı!”dedi.

Resûlullâh’ı göremez oldu. Resûlullâh sûrenin sonunda secde etti” 8

Daha sonraları, Resûlullâh, Muhacir olarak Medine’ye hicret ettiler. Hz,Abbâs ise, Mekke’de kalmıştı. Bu arada O günkü şartlarda kendini ve imani kanaâtını herkesten gizlemeye devam ediyordu.

Bedir Savaşı:

Resûlullâh (s.a.v) ve Sahabelerin Medine’ye hicretlerinin üzerinden iki yıla yakın bir zaman geçmişti ki. Yüce Allâh’ın,

      “-Size karşı savaş açanlarla, Allâh yolunda savaşınız!” 9

Emr-i sübhanisi üzerine Müslümanlar Bedir’de Mekke müşrikleri ile hesaplaşalacaktılar, Bir tarafda, iman eden baba, evlat ve kardeşler, bir tarafda da iman’ın gönüllerine henüz erişemediği baba, evlat, ve kardeşler. Amca, ve dayı gibi yakın akrabalar. İnancın ve İslâm’ın ilk seferi, ve, ilk sınavı idi. Mekke toplumu içerisinde yaşamasından dolayı Hz.Abbâs’da bila mecburi ve zoraki olarak Mekke müşriklerinin askeri safında, Bedir Savaşı’na getirilmiş yeğenlerine ve akrabalarına karşı olmak zorunda kalmıştı. Bedir Savaşı öncesi ise şöyle bir olay gelişti.

Hicretin ikinci yılında, Mekke’de, kadın erkek herkesten toplanan sermaye ile Ebû Sûfyân idaresindeki bir kervan Şam’ın Ğazze pazarına gönderilmişti. Epeyce ticari bir yük ile Mekke’ye dönerlerken Bedir’de Müslümanların önlerini kesmelerinden korkuyorlardı. Bu korku ile de, o kervan’da bulunan Zâmzâm bin Amr’e yirmi dinar altın, vererek hızla Mekke’ye gönderib kervanı korumak üzere takviye kuvvet istetmişlerdi. Zâmzâm’ın Mekke’ye gelişinden üç gece önce Resûlullâh (s.a.v)’in halası Hz.Âtike bint-i Abdülmuttâlib, bir rüya gördü ve ondan çok korktu. Kardeşi, Hz.Abbâs’a haber göndererek çağırttı.

      “-Kardeşim! Vallâhi, geceleyin gördüğüm bir rüya beni çok sarstı. Kavminin başına bir felâket ve musibet gelmesinden korkuyorum. Sana anlatacağım bu rüyayı gizli tut kimseye söyleme!”dedi.

Hz.Abbâs (r.a);

      “-Ne gördün, anlat!”dedi.

Hz.Âtike bint-i Abdülmuttâlib:

“-Ben gördüm ki: deveye binmiş bir adam gelib; Mekke’nin Ebtah semtinde durduktan sonra yüksek sesle:

      “-Ey vefâsız cemaat! Üç güne kadar muhârebe mahalline, vurulub düşeceğiniz yerlere yetişiniz!”diyerek üç kerre bağırdı.

Onu gören halk, onun başına toplandılar. Sonra, o adam, Mescid-i Harem’e girdi. Halk’da kendisini takib ediyordu. Halk, etrafını sarmış olduğu halde devesi Kâbe’nin arkasında durunca, o, yine aynı şekilde yüksek sesle:

      “-Ey vefâsız cemaat! Üç güne kadar muhârebe mahalline, vurulub düşeceğiniz yerlere yetişiniz!”diyerek üç kerre bağırdı.Sonra, devesi Ebû Kubeys Dağı’nın başında durdu. Orada da aynı şekilde yüksek sesle:

      “-Ey vefâsız cemaat! Üç güne kadar muhârebe mahalline, vurulub düşeceğiniz yerlere yetişiniz!”diyerek üç kerre bağırdı.Sonra da bir kaya alıb yuvarladı. Kaya, yukarıdan aşağı doğru yuvarlanıb dağın dibinde parçalandı. Mekke evlerinden isabet etmediği, hiç bir ev, hiç bir yer kalmadı!”dedi

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Vallâhi, bu, çok mühim bir rüya’dır. Sen, onu gizli tut, hiç kim-seye anlatma!”dedi.

Hz.Abbâs, oradan ayrılınca, dostu Velid bin Utbe ile karşılaştı. Ona, rü’yâyı anlatıb gizli tutmasını söyledi. Velid’de bunu babası Utbe’ye nakl- etti. Bu rüyâ, kısa bir zamanda Mekke’ye yayıldı. Kureyş’in toplantıların-da bile konuşulmaya başlandı.

Hz.Abbâs der ki ;

“-Ertesi günü, Kâbe’yi tavaf ediyorken, Ebû Cehl, Kureyş’den bir cemaâtle oturmuş, Âtike’nin rü’yâsını konuşuyorlardı. Beni görünce:

      “-Yâ Ebâ’l-Fadl! Tavâfını bitirince, bizim yanımıza gel!”dedi.

Tavâfı bitirince, varıb yanlarına oturdum. Ebû Cehl bana:

      “-Ey Abdülmuttâlib oğulları! Sizin, şu kadın Peygamberiniz’de ne zaman türedi?”dedi.

      “-Nedir bu?”dedim.

      “-Âtike’nin gördüğü şu rü’yâ meselesi!”dedi.

      “-O, ne görmüş ki?”dedim.

Ebû Cehl:

“-Siz, erkeklerinizin Peygamberliklerine kanaât etmediniz de, artık kadınlarınızda mı Peygamberliğe kalkıştı?! Güya Âtike, birinin:

      “-Üç güne kadar vurulub düşeceğiniz yerlere yetişiniz!”

Dediğini rü’yâ da, gördüğünü söylüyormuş. Bu üç gün içinde sizi bekleyeceğiz. Eğer, söylemiş olduğu söz, doğru ise, elbet; bir şey zuhur edecektir. Eğer, üç gün dolar, bundan bir şey zuhur etmezse, hakkınızda yazacağımız bir yazıda Arablar arasında sizin kadınlarınızdan daha yalan-cısının bulunmadığını yayacağız!”dedi.

Hz.Abbâs (r.a) bunun üzerine, Ebû Cehil’e:

      “-Ey Sarı koku sürünen adam! Yalancılığa ve kınanmaya sen bizden daha layıksın!”dedi.

Ebû Cehl’de:

“-Şan ve şerefte biz sizinle yarışmaktayız! Siz dersiniz ki:

      “-Bizde Sikaye hacılara su dağıtma vazifesi var!”

Bizde deriz ki;

      “-Bu Sikaye hacıları sulamanız üstünlük değildir!”

Sonra siz dersiniz ki;

      “-Bizde Hicâbe Kâbe kapıcılığı ve perdedarlığı vazifesi var!”

Biz de deriz ki;

      “-Kâbe kapıcılığını, perdedarlığını yapmanız bir üstünlük değildir!”

Sonra siz dersiniz;

      “-Dârü’n-Nedve’de görüşme işi bizdedir!”

Biz de deriz ki;

      “-Hurma yedirmeniz ve halkı doyurmanız bir üstünlük değildir!”

Siz dersiniz ki;

      “-Rifâde, Hacılara ziyâfet çekme vazifesi bizde dir!”

Biz de deriz ki;

      “-Yanınızda toplanan Hacılara ziyâfet çekmeniz bir üstünlük değil-dir! Biz, halkı doyurduğumuz zaman, siz de, doyuruyorsunuz demektir! Biz, şeref ve şanlılıkta sizinle at başı berâber hep yarışıb duracağız!”

“-Siz, dersiniz ki:

      “-Bizden bir Peyğamber var!”

Sonra yine dersiniz ki;

      “-Bizden kadın Peygamber de var!”

      “-Hayır! Lât ve Uzzâ’ya yemin ederim ki, böyle şey hiçbir zaman olamaz!”dedi.

Hz.Abbâs (r.a):

“-Vallâhi, benim için, bu Âtike’nin rüyasını inkar etmemden başka, ağır bir şey olmamıştır. Onun, böyle bir rüyâ gördüğünü inkar ettim. Sonra birbirimizden ayrıldık. akşamleyin Abdülmuttâlib oğulları, kadınlarından yanıma gelmedik hiçbir kadın kalmadı ve:

      “-Demek siz, şu fâsık, pis herif, Ebû Cehl’in, erkeklerinize dil uzat-masını hoş gördünüz? Sonra da, sen, onun kadınlarınıza dil uzattığını işit-tiğin halde, işittiğin şeylerden seni gayrete getirecek, onu susturacak ken-dinde bir şey bulamadın öyle mi?!”dediler.

Ben de:

      “-Vallâhi, öyle yaptım. Benim için bundan ağır bir şey olmamıştır, Allâh’a Andolsun ki sözünü tekrarlıyacak olursa, ona saldıracağım ve kendisinin hakkından geleceğim!”dedim.

“-Nihayet Âtike’nin rüyasının üçüncü gününün sabahına çıkınca, kaçırdığım fırsatı elde etmek arzusu ile çok kızgın ve hiddetli bir halde Mescid-i Hârem’e girdim. Ebû Cehl’i görünce, ona doğru hızla yürüdüm. Evvelce söylediklerinden bazılarını tekrarlatıb saldıracaktım. Ebû Cehl, zayıf yapılı, asık suratlı, acı dilli, sert bakışlı bir adamdı. Mescid-i Hârem-’ın, Sehm oğulları kapısına doğru fırlayıb çıkınca kendi kendime:

      “-Allâh’ın lânetine uğrayasıca, benim hakaret edeceğimden korktuda, benden uzaklaşıyor sanırım?”dedim.

Halbuki benim, Zamzam bin Amr’ın işitmemiş olduğum sesini o işitmiş, meğer o, Zamzam’ın sesine doğru gidiyormuş. Zamzam; devesinin burnunu kesmiş, semerini tersine çevirmiş, gömleğinin önünü, arkasını yırtmış, Mekke vâdisinin ortasında, deve üzerinde, âvâzının çıktığı kadar yüksek sesle bağırarak:

      “-Ey Kureyş cemaâti! Ticaret kervanınıza, Ebû Süfyân’ın yanındaki mallarınıza Muhammed ve O’nun Ashabı saldırdılar! Ona erşebileceğini-zi sanmıyorum! İmdat! İmdat!”diye haykırıyordu.

Başa gelen iş, beni de, onu da, uğraştırdı. Birbirimizle uğraştırmadı. Bunun üzerine Kureyş halkı acele hazırlandılar:

      “-Muhammed ve Ashâbı, bunun da, Hadremi’nin kervanı gibi olaca-ğını mı sanıyor? Hayır! Vallâhi, bunun, ondan bambaşka olduğunu öğre-necekler!”diyorlardı.

Sefere bütün Kureyş erkekleri katıldılar, Bedir Seferi’ne çıkamıyan-larda, kendi yerlerine bedelli olarak adam gönderdiler. Ebû Leheb bunlar-dandı!”

Hadremi’nin Kervanı:Hicretin onyedinci ayının Receb ayı başlarında Abdullah bin Cahş komutasında mücahidlerin yaptıkları Nahle Seferi’nin adıydı. Zira o seferde müşriklerden Amr bin Hadremi öldürüldüğü için müşrikler bu kervana Hadremi’nin Kervanı adını vermişlerdi. Nahle Seferi Müslüman mücahidlerin ğalibiyeti ile sonuçlanmıştı. 10

Bedir Savaşı’na Hz.Abbas Mekkeli Müşriklerin zoruyla istemiyerek katılmıştı. Bedir’de müşrikler bozulmaya başlayınca, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ben, anlıyorum ki, Hâşimoğulları’ndan ve başkalarından bazı kim-seler, Bedir Savaşı’na, müşrikler tarafından zorlanarak çıkarılmışlardır. Onları öldürmeniz gerekmez. Sizlerden her kim, Hâşim Oğulları’ndan her hangi birisine rastlarsa, sakın onu öldürmesin! Kim, Ebû’l-Bahteri bin Hişâm’a rastlarsa, onu öldürmesin! Kim, Resûlullâh’ın Amcası Abbas bin Abdülmuttâlib’e rastlarsa, onu öldürmesin! Çünkü o, Mekke’den zorlana-rak çıkartılmıştır!”

Başka bir rivâyette ise şöyle demiştir:

      “-Sizden, her kim, amcam Abbas’a, Amcam oğulları Tâlib’e, Akil’e, Nevfel’e, ve Ebû Süfyân bin Hâris’e rastlarsa, onları öldürmesin! Çünkü, onlar, Bedir’e gönülsüz olarak zorla getirilmişlerdir!”buyurdu.

Babası Utbe bin Rebia ile kardeşi Velid bin Utbe ile amcası Şeybe bin Rebia’nın Bedir’de karşılıklı ilk çarpışma olduğu sırada Hz.Hamza ve Hz.Ali (r.a) tarafından öldürülen çok değerli Sahabe Ebû Huzeyfe bin Utbe (r.a), bunu duyunca:

      “-İyi hoş, biz, babalarımızı, oğullarımızı, kardeşlerimizi, kavim ve kabilemizi öldürüb de, Abbas’ı mı bırakacağız?! Vallâhi, ona rastlayacak olursam, onun etine kılıcımı daldıracağım!”dedi

Ebû Huzeyfe gibi çok değerli bir sahabenin bu sözü Resûlullâh’a erişince, Resûlullâh (s.a.v), Hz.Ömer’e ilk defa künyesiyle:

      “-Yâ Ebâ Hafs! Ey Hafsa’nın babası!”diye hitâb etti ve:

      “-Resûlullâh’ın amcasının yüzüne kılıçla vurulur mu?”diye sordu.

Hz.Ömer (r.a), bu olanlara çok kızmıştı:

      “-Yâ Resûlallâh! Bırak beni de, Ebû Huzeyfe’nin boynunu kılıçla vurayım. Çünkü o, vallâhi, münafıklık etti!”dedi.

Ebû Huzeyfe (r.a) der ki:

      “-Ben, o gün söylemiş olduğum bu sözden dolayı, nedamet ettim. Aslâ huzur ve emniyet bulamadım, hep korkub durdum. Onun ancak şehidlikle af ve örtbas edilebileceği kanâatını taşıdım!”

Ebû Huzeyfe (r.a), nihayet, Hicretin 12. yılında Yemâme Savaşı’nda savaşıb şehid oldu. 11

Hz.Ömer (r.a) der ki:

“-Bedir Savaşı’nda Müslümanlarla müşrikler karşılaşınca yüce Allâh müşrikleri hezimete uğrattı. Onlardan 70 kişi öldürüldü, 70 kişi de esir alındı. Abbas’da alınan esirler arasındaydı.

Hz.Ali (r.a), Hz.Abbas’ın esir alınışını şöyle anlatır:

“-Bedir’de Abbâs bin Abdülmuttalib’i Ensâr’dan kısacık boylu bir zât olan Ebû’l-Yeser esir edib, Resûlullâh’in yanına getirince, Abbâs:

      “-Yâ Resûlallâh! Vallâhi beni bu adam esir etmedi. Beni insanların en güzel yüzlüsü ve başının saçı iki tarafa ayrılmış kır bir ata binmiş şu cemaât arasında göremediğim bir kimse esir etti!”dedi.

Ensâri, Ebû’l-Yeser (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Vallâhi onu ben esir ettim!”diye ısrar edince.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh seni şerefli bir melekle destekledi!”buyurdu.

Hz.Abbas’ı esir eden Ensâr’dan Ebû’l-Yeser bin Amr idi. Kendisi çelimsiz kısa boylu sıska bir zattı. Hz.Abbâs ise, iri gövdeli iri yarı idi.Resûlullâh (s.a.v) Ebû’l-Yeser’a:

      “-Abbas’ı nasıl esir ettin?”dedi.

Ebû’l-Yeser’da:

“-Yâ Resûlallâh! Onu esir edebilmek için ne bundan önce ne de bundan sonra hiç görmediğim bir zat bana yardımda bulundu. O kişi, şöyle şöyle idi…

Ebû’l-Yeser (r.a), Hz.Abbas’ı esir alırken Hz.Abbas ayakta donub kalmıştı. Ebû’l-Yeser ona:

      “-Korkma! Resûlullâh seni öldürmekten bizi nehyetti!”deyince

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Bu, O’nun akraba hakkını ilk gözetmesi değildir. O, hep akrabayı gözetir!”dedi. 12

Bedir Savaşı sonunda esir alınan Mekkelilere ne yapılacağı hakkında Resûlullâh Ashabıyla oturdu onlarla konuşarak meşverette bulundu. İlk önce, Hz.Ebû Bekr’e sordu:

      “-Kureyşin bu esirlerine ne yapalım?”

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Bunlar amcalarımızın oğullarıdır. Kabilelerimiz-den ve kardeşlerimizdendirler. Benim reyim (görüşüm) onlardan kurtul-malık akçesi almandır. Onlardan alacağımız kurtulmalık akçeleri kâfirlere karşı bize bir kuvvet olur. Allâh’ın onlara doğru yolu göstermesi ve kendilerinin bize yardımcı olmaları umulur!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’de bu defa:

      “-Hattab’ın oğlu! Senin fikrin nedir?”diye sordu.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh vallâhi benim kanaâtim, Ebû Bekr’in fikrini uyğun görmediğimi söylemek istememdir. Benim rey ve görüşüm şu ki: Ömer’in akrabası olan filanın boynunu vurmam için bana müsaade etmendir. Akil için kardeşi Ali’ye müsaade et boynunu vursun. Hamza’ya müsaade et kardeşi Abbâs’ın boynunu vursun ki müşriklere karşı kalblerimizde bir zaaf ve yumuşaklık bulunmadığı bilinsin. Bunlar müşriklerin eşrafı ileri gelen adamları ve yöneticileridir!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), Ömer’in görüşüne değilde, Ebû Bekr’in görüşüne meyl etti.

Diğer bir rivâyette ise;

Bedir Savaşı günü sonunda Esirler getirildiğinde Resûlullâh (s.a.v) sahabelerine sordu:

      “-Bu esirler hakkında ne dersiniz?”dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Bunlar, senin kavmindendirler. Onları sağ bırak, kendileri hakkında teenni ile hareket et. Allâh’ın onlara tövbe nasib etmesi umulur!”dedi.

Hz.Ömer ise:

      “-Yâ Resûlallâh! Onlar, Seni yalanladılar. Seni, memleketin olan Mekke’den çıkardılar. Vur gitsin onların boyunlarını!”dedi.

Abdullah bin Revâhâ ise: Müşriklerin Mekke’de Müslümanlara yap-tıkları işkenceleri düşünüb:

      “-Yâ Resûlallâh! Bak, ağacı çok olan bir Vâdi bul. Onları oraya soktuktan sonra ağaçları tutuştur, onları ateşe ver!”dedi.

(Abdullah bin Revahâ Ensâr’dan ve henüz yeni Müslüman olmuştu.)

Hz.Abbâs ona:

      “-Sen, merhameti ve akrabalık münasebetini kesib attın!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’de sustu hiç birine cevab vermedi, sonra kalkıp çadırına girdi bir müddet orada durdu. Müslümanlar kendi aralarında konuşmaya tartışmaya başladılar.

Bir kısmı:

      “-Vallâhi Ebû Bekr’in söylemiş olduğu söz doğrudur!”

Bir kısmı ise:

      “-Ömer haklıdır!”

Bir kısmı ise:

      “-Abdullah bin Revahâ haklıdır!”deyip konuşurken bir müddet sonra Resûlullah (s.a.v) çadırından çıka geldi. Ve şöyle buyurdular:

“-Yüce Allâh bazı kişilerin kalblerine son derece rikkat yumuşaklık ve incelik vermiştir ki onlar sütten daha yumuşak ve incedirler. Allâh bazılarının da kalblerine katılık vermiştir ki onlar taştan daha katıdırlar. Yâ Ebû Bekr! Senin halin tıpkı İbrahim (a.s)’in haline benzer; O, Allâh’a:

      “-Kim bana uyarsa işte o bendendir, kimde bana karşı gelirse şüphe yok ki sen çok yargılayıcı ve esirgeyicisin!” Demişti. 13

Veya senin halin İsâ (a.s)’ın hali gibidir. İsâ (a.s):

      “-Yarabbi, eğer onları azaba uğratırsan onlar senin kullarındır. Eğer onları yargılarsan şüphe yok ki kudretiyle her şeye üstün gelen hikmetiyle her şeyi yerli yerine yapansın!” Demişti. 14

Hz.Ömer’e dönerek:

“-Yâ Ömer! Senin halinde, Nuh (a.s)’ın haline benzer. O;

      “-Ey Rabbim yeryüzünde kafirlerden yurd tutan hiçbir kimseyi bırakma!” Demişti. 15

Veya senin halin Musâ (a.s)’ın haline benzer. O yüce Allâh’a :

      “-Sen onların mallarını mahvet Rabbımız Yüreklerini şiddetle sık ki onlar inceltici azabı görünceye kadar iman etmeyeceklerdir!” 16

Bundan sonra Resûlullah (s.a.v):

      “-Siz, bugün yoksulsunuz esirlerden hiç birinden kurtulmalık akçesi alınmadıkça serbest bırakılmasın yahut onlardan vermeyenlerin boyunları vurulsun!”buyurdular.

Ensâr’ın seyyidi olan Sa’d bin Muaz’da esirlerin öldürülmesine taraflardı. Rivâyete göre: Kureyş müşrikleri daha önce Hz.Ebû Bekir’e ve Ömer’e başvurub kendilerinin hiç olmazsa kurtulmalık akçesi karşılığında serbest kalmalarını istemişlerdi. 17

Hz.Ömer (r.a) der ki:

“-Sabahleyin Resûlullâh (s.a.v)’in yanına geldiğim zaman, O, ve, Ebû Bekr, oturmuş ağlıyorlardı:

      “-Yâ Resûlallâh! Seni ve Ebû Bekr’i ağlatan hal nedir? Ne olur söy-leyinde beraber ağlayalım?”

“-Ya Ömer! Senin arkadaşlarının şu Bedir esirlerinden aldıkları kur-tulmalık akçelerden dolayı, vay benim başıma! Uğrayacağınız azabın şu yakınınızda olan ağaçtan daha yakın olduğu bana gösterildi. Yüce Allâh İndirdiği ayetlerde şöyle buyurdu:

“-Hiç bir Peygamberin, bulunduğu yerde düşmanlarını ağır bir mağlubiyette uğratıp kımıldanamaz hale getirmedikçe, onlardan esir-ler alması layık ve vaki değildir.

Siz, kurtulmalık akçe almakla dünyayı istiyorsunuz. Oysa ki Allâh ise, sizin için Ahiret sevabını ister.Allâh, kudretiyle her şeye üstün gelen, hikmetiyle her yaptığını yerli yerince yapandır.

Eğer (Levh-i Mahfuzda ) Allâh’ın geçmiş bir yazısı olmasaydı, aldığınız şeylerden dolayı size büyük bir azab dokunurdu! Artık, aldığınız o ğanimetlerden helâl ve temiz olarak yiyiniz. Allâh’dan korkunuz. Şüphe yok ki, Allâh çok yargılayıcı, ve çok esirgeyicidir!” 18

Resûlullâh (s.a.v)’den önce hiçbir peyğamber düşmandan alınan ğanimetlerden yemezdi. Resûlullâh (s.a.v) bu ayetlerin nüzûlünden sonra:

“-Eğer, Bedir günü kurtulmalık akçelerden dolayı Allâh’ın ğazabı inseydi o azabdan Ömer’den başkası kurtulmazdı buyurdu. Çünkü O:

      “-Esirleri öldür, kurtulmalık akçe alma!”diyordu.

Sa’d bin Muaz da daha Müslümanların müşriklerden esirler almağa başladıkları zaman hoşnud olmamıştı. Resûlullah (s.a.v) bundan dolayı:

      “-Eğer, gökten bir azab inseydi Sa’d bin Muaz’dan başkası kurtula-mazdı!” buyurmuşlardı. 19

Bedir Savaşı gecesi bütün esirler iple bağlanmışlardı. Bu yüzden Resûlullâh (s.a.v)’in gözüne uyku girmedi.

      “-Yâ Resûlallâh! niçin uyuyamıyor sunuz?”dediler.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Amcam Abbas’ın inlemesi yüzünden uyuyamıyorum!”buyurdular.

Birisi gidib Abbas’ın bağlarını çözdü. Resûlullâh (s.a.v) biraz sonra:

      “-Amcam Abbas’ın iniltisini duymuyorum, ne oldu acaba?”deyince

Bağı çözen kişi:

      “-Ya Resûlallâh, onun ellerini çözdüm!” dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Esirlerin hepsine de böyle yap!” buyurdu ve uyudular. 20

Ensâr’dan Câbir bin Abdullah’a göre:

Hz.Abbâs, esir edilib Medine’ye getirildiği zaman. Medine’de ona Abdullah İbn-i Übey’in gömleğinden başka onun boyuna uygun bir göm-lek bulunamadı. Hz.Abbas, esirler arasında Medine’ye getirilince.

Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Ey Amca! Kendin ve yeğenlerin Âkil bin Ebi Tâlib ve Nefvel bin Hâris ile, müttefikin Utbe bin Amr için kurtulmalık akçesi öde çünkü sen servet sahibisin!”deyince.

Hz.Abbas:

      “-Yâ Resûlallâh! Ben Müslümanım. Kureyş kavmi beni zorlayarak Bedir’e getirdiler!”

Resûlullâh (s.a.v)’de ona:

      “-Senin Müslümanlığını Allâh bilir, dediğin doğru ise Allâh elbette sana ecrini verir. Fakat senin işin, görünüşü itibariyle aleyhimizde idi. Sen fidyeni ödemene bak!” buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Abbas’ın yanında bulunan 20 Okiyye, 800 dirhem altına da savaş ğanimeti olarak el koymuştu.

Hz.Abbas dedi ki:

      “-Yâ Resûlallâh! Bari o altınları kurtulmalık akçemize mahsub et!”

Resûlullâh (s.a.v) buyurdular ki:

      “-Hayır! O, yüce Allâh’ın bize senden nasib ettiği bir ğanimettir!”

Hz.Abbas:

      “-Yâ Resûlallâh! Benim ondan başka malım yok. Yoksa, Sen beni Mekke’de halkdan dilencilik edecek bir duruma mı koyacaksın sevgili yeğenim?”deyince,

Resûlullâh (s.a.v) de:

      “-Ey Amuca! Ya o altınlar nerede kaldı?”

Hz.Abbas:

      “-Hangi altınlar yeğenim?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

“-Hani sen, Mekke’den, Bedir’e çıkacağın gün, zevcen Hâris’in kızı Ümmü’l-Fadl’a teslim ettiğin altınlar! Onları teslim ederkende yanınızda kimse yoktu. İkiniz yalnız idiniz. Sen eşin Ümmü’l-Fadl’a:

      “-Bu seferde başıma neler geleceğini bilmiyorum. Şayet bir felakete uğrayıb da dönemezsem; şu kadarı senin içindir. Şu kadarı Fadl’ın, şu kadarı Abdullah’ın, şu kadarı Ubeydullah’ın, şu kadarı Kusem’in dediğin altınlar nerede?!”

Hz.Abbas:

      “-Bunu, sana, kim haber verdi? Vallâhi, bunu benden ve Ümmü’l- Fadl’dan başka halktan hiç kimse bilmiyordu?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Allâh! Haber verdi!” buyurdular.

Hz.Abbas:

      “-Ben, şehâdet ederim ki, Sen, Resûlullâh’sın ve doğrusun, şehâdet ederim ki Allâh’dan ğayri ilah yoktur, sen de Allâh’ın Resûlüsün!” dedi.

O sırada Cenâb-ı Allâh bu âyetleri inzal buyurdu. 21

“-Ey Resûlüm! Ellerinizdeki esirlere de ki:

      “-Eğer, Allâh, sizin kalblerinizde bir hayr bulunduğunu bilirse, O, size, sizden alınandan daha hayırlısını verir ve sizi yarğılar da. Çünkü, Allâh, çok yargılayıcı ve merhametlidir!” 22

Enes bin Mâlik (r.a)’dan gelen rivâyette göre:

Ensâr dan bazı kişiler, Resûlullâh’a gelerek:

      “-Yâ Resûlallâh! Bize, müsâade et de, kız kardeşimizin oğlu amcan Abbâs’dan kurtulmalık akçesini almaktan vaz geçelim?” dediler.

Resûlullâh (s.a.v) :

      “-Hayır! Bir dirheminden bile geçmek yok!”buyurdu.

Bunun üzerine Hz.Abbâs Mekke’ye gidip kendisi ve kardeşinin oğlu Âkil için kurtulmalık akçesi olarak 80 ukiyye altın veya 1000 dinar gön-derdi. Müttefiki Utbe bin Amr’ın kurtulmalık akçesini ödemedi. Bunun üzerine, Resûlullâh, Hassan bin Sabit’i çağırdı. Ona, durumu bildirdi. Ebû Rafi’yi’de Mekke’ye döndürdü. Hz.Abbas, ona:

      “-Yine ne demeye geldin?”dedi.

Ebû Râfi’de niçin geldiğini anlattı. Hz.Abbas ister istemez müttefiki olan Utbe bin Amr’ın kurtulmalık akçesinide ödedi.

Daha sonra Hz.Abbâs der ki;

      “-Allâh, bana, o, ukiye altın yerine, her biri, ortaklıktan 20 ukiye al-tın kazandıran köle verdi. Ayrıca bana, zemzem’in idaresini de, verdi ki. onun karşılığında, Mekkelilerin bütün servetini verseler, istemem! Artık, ben Rabbim’dan vâ’d ettiği, yarğılamasını diliyorum!”

Hz.Abbas’ın kendisi, yeğenleri ve müttefiki için yetmişer ukiye altın ödediği de rivâyet edilir.

Bu olaylardan sonra, Resûlullâh (s.a.v), amcasının tekrar Mekke’ye dönmesini, ve müşriklerin hareketlerini kontrol edib kendisine bildirme-sini istedi. Hz.Abbâs bu emir üzerine Mekke’ye geri döndü, bir müddet daha imânını ve Müslümanlığını gizledi. Mekke’de bulunduğu müddetçe, müşriklerin her tutum ve davranışlarını Resûlullâh (s.a.v)’e yazıb bildirir, bu hususta çok önemli ve mühim hizmetler görürdü. Mekke’de olub biten-leri Resûlullâh’a ulaştırmakla beraber, Mekke’de kalmak zorunda olan Müslümanlara destek olurdu. Zaman zaman Medine’ye Resûlullâh’ın yanına gelmek istediği zaman Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Senin, bulunduğun yerdeki cihadın daha güzel ve yararlıdır!”diye cevab yazmıştı. 23

Mekke müşrikleri bunun farkındaydılar. Bu sebeple Hz.Abbas’ı hiç sevmezlerdi. Fakat bir şeyde diyemezlerdi. Bununla beraber, Hz.Abbas da onların surat asmalarında rahatsız olurdu. Zaman, zaman,

      “-Yâ Resûlallâh, müşriklerin beni gördüklerinde surat asmalarından rahatsız oluyorum!”diye haber gönderirdi.

Resûlullâh (s.a.v)’de onların, bu yüzden ahirette çekecekleri azaba dikkat çekerek onu teselli eder ve:

      “-Onlar seni sevmedikçe, Cennet’e giremezler!” buyururlardı.

Hz.Abbâs zaman, zaman hicret etmeyi düşünür, Resûlullâh’dan izin isterdi. Fakat Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Yüce Allâh! Benimle Peygamberliği sona erdirdiği gibi, seninle de hicreti sona erdirecektir!”der, Mekke’de kalmasını isterdi.

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Abbas’ı çok severdi. Onun hakkında:

      “-Kureyş’in en cömerdi dir!” buyurur.

      “-Ey Allâh’ım, Abbas’ı ve çocuklarını affet, onları günah kirlerin-den temizle, muhâfaza et!” diye duâda bulunurdu.

Peygamber efendimiz Hz.Abbas’a hitab ettiğinde,

      “-Ey Resûlullâh’ın amcası!”derdi.

Hz.Abbas, bu hitab’dan çok hoşlanırdı. Sık sık Resûlullâh’a gelir, kendisine duâ ve ilim öğretmesini isterdi. Resûlullâh efendimiz de ona kısa ve öz dûalar öğretir, dünya ve âhirette âfiyet dilemesini isterdi.

Hz.Abbas (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’den üç yaş yaşlı olmasına rağmen O’na çok büyük hürmeti vardı:

      “-Resûlullâh dan büyüğüm!”demeye dili varmazdı.

      “-Sen mi büyüksün, yoksa Resûlullâh mı?” diye soranlara;

      “-O, benden büyük! Ben ise, ondan yaşlıyım!”cevabını verirdi.

Hz.Abbâs (r.a), Kureyş müşriklerinin Uhud savaşı için hazırlıklar yaptıklarını maksatlarını Resûlullâh (s.a.v)’e bildirdi. Hz.Abbâs yazıb mühürlediği ve üç gün içinde Resûlullâh (s.a.v)’e ulaştırılmak şartıyla Ğifar oğullarından kiraladığı bir adama teslim ettiği yazısında şöyle dedi:

      “-Kureyşiler, Senin üzerine yürümek üzere; derlenib toplanmışlardır. Üzerine yürüyüb geldikleri zaman yapabileceğini yap. Hazırlanmakta olanlardan daha öne geç. Onlardan önce davran, sana doğru yöneldiler, geliyorlar. Üç bin kişidirler, iki yüz atlıları, yedi yüz zırhlıları üç bin de develeri var. Bütün silahlarını yanlarına aldılar!” 24

Haccac bin İlâtü’s-Sülemi’nın Hz.Abbas’â Hayber Haberi:

Hicretin altıncı yılı zilhicce ayında. Hayber, fetih edildiği sırada:

      “-Yâ Resûlallâh! Benim, gerek. Mekke’deki hanımım Ümmü Şeybe bint-i Ebî Talha’nın yanında, gerek Mekkeli tüccarlarda dağınık bir halde mallarım vardır. Yâ Resûlallâh! Bana, izin ver de, gidib bu mallarımı ala-yım. Eğer, benim Müslüman olduğumu anlarlarsa, mallarımdan hiç bir şeyi ele geçiremem!” dedi.

Resûlullâh (s.a.v) ona izin verdi. Haccac:

      “-Yâ Resûlallâh! Mallarımı kurtarabilmem için, Senin hakkında uyğunsuz bir şeyler söylemem de, gerekecektir! Senin hakkında uygunsuz bir şeyler söylemem de bana helâl olur mu?”deyince, Resûlullâh kendisi hakkında, istediğini söylemesine de izin verdi.

Haccac der ki:

“-Mekke’ye gittim. Seniyetü’l-Beyza mevkiine erişince ki, burası, Ten’im’de dir, orada, Kureyş müşriklerinden bazı kişileri buldum ki, onlar, Resûlullâh (s.a.v)’ın Hayber üzerine yürüdüğünü haber almışlardı.

Hayber’in; Hicaz ülkesinde en mâmur, en bol mahsul veren, düzlük, aynı zamanda sarp ve sağlam, savaş erleri çok, ticareti bol bir yer olduğu- nu’da biliyorlar, giden gelen yolculardan bu savaşın sonucu hakkında ki haberleri işitmek, ve öğrenmek istiyorlardı. Hayber harekâtının sonucu hakkında aralarında iddialaşmışlar mal koyub bahse bile girişmişlerdi. Onlar, beni görünce:

      “-Vallâhi, haber, bundadır!” dediler.

      “-Ey İlât’ın oğlu! Hoş geldin! (Resûlullâh’ı kast ederek) Şu akrabalık bağlarımızı, kesen kişi hakkında sende bir haber var mı?”dediler.

      “-Söyleyeceklerimi gizli tutmak şart ile, evet!”deyince, gizli tutacaklarına söz verdiler.

      “-Ey Ebû Muhammed! Haydi, bize haber ver: Biz, o akrabalık bağ-larını kesib atmış olan kişinin, Hayber’in üzerine yürüdüğünü işittik. Hayber, bir Yahudi memleketidir ve Hicazın en mâmur, mahsûldar bir yeridir!”dediler.

Onlar, benim Müslüman olduğumu bilmiyorlardı onlara:

      “-Muhammed’in, Hayber’ın üzerine yürüdüğünü, ben de işittim. Bu hususta edindiğim, ve getirdiğim haber, sizi sevindirecek mâhiyettedir!” der demez, devemin yanını sardılar, üzerine üşüştüler.

      “-Ey Haccac! Haydi, ne olduğunu, bize tez söyleyiver, bildiri ver!” diyerek sabırsızlanıyorlardı. Bende:

“-Muhammed ile Âshabı; şimdiye kadar çarpışmayı, ve savaşmayı Hayberlilerden daha iyi bilen bir kavimle karşılaşmamıştır. Hayberliler, asker toplamak üzere Arab kabilelerine de başvurmuşlar, on bin kişilik bir ordu toplamışlardı. Muhammed ile Âshabı; hiç bir zaman, bir benzerini daha işitmediğiniz bir bozgun ve yenilgiye uğradı!Muhammed ve Âshabı hiç bir zaman, bir benzerini daha işitmediğiniz bir öldürülüş ile öldürül-düler Muhammed de, esaretin en biçimsizi ile esir edildi.

Hayberliler:

      “-Muhammed’i, biz öldürmeyelim Mekkelilere gönderelim de, O’nu, Mekkeliler, öldürülmüş olan adamlarına karşılık, kendileri gözleri önünde öldürsünler. Yahut, O’nu, bizden ve onlardan öldürülen kişilere karşılık, Mekkelilerin gözleri önünde biz öldürelim! Onlar, eski hallerinin iâdesi için kavim ve kabilelerine başvurarak sizden emân dileyecek olurlarsa, onların, size yaptıklarını, siz de, onlara yapmadıkça, dileklerini kabul etmeyiniz!” dediler, dedim.

Başka bir rivâyette ise:

“-Sonra, Mekke’ye geldik. Müşrikler, Mekke’de:

      “-Bu Haccac! Size haber getirdi ki: Muhammed, esir edilmiştir! O’nun, yanınıza getirilmesini bekleyiniz! Mekke’ye getirilince, kendisi, gözlerinizin önünde öldürülecektir!”diyerek bağırdılar.

Onlara:

      “-Mekke’deki mallarımı, borçlulardaki alacaklarımı toplamam husu-sunda siz de, bana yardım ediniz ki, hezimete uğrayan Muhammed ile Ashabı’nın satılacak ğanimet metâ’larını satın almakta, başka tüccarlar, benden önce davranmadan Hayber’e kendim yetişmek istiyorum!”dedim.

Mekkeliler, hemen kalkıp Mekke’deki mallarımı, alacaklarımı bana toplayıverdiler. Müşrikler, sevine sevine içkiler içtiler. Sonra, ben karımın yanına vardım. Onun yanında da, bana aid mallar bulunuyordu.

Ona:

      “-Haydi, yanındaki mallarımı toplayıb yanıma getiriver. Tüccarlar, benden önce davranmadan Hayber’e yetişeceğim. Muhammed ile Âshabı-nın, satılacak ğanimetlerinden bazı şeyler satın almak istiyorum. Çünkü, onlar, Hayberliler tarafından yenilgiye uğratılarak kanları helâllaştırılmış, malları’da yağmalanmıştır!”dedim.

Bu acı haber, Mekke’de çabukça yayılmıştı. Müslümanlar, üzüntü-lerinden mahvoldular. Müşrikler ise, sevinçlerinden kablarına sığmadılar.

Hz.Abbas bin Abdulmuttalib, bu acı haberi işitir işitmez, arkası üze-rine yıkıldı. Evine, güçlükle götürüldü. Hz.Abbas’ın, simaca, Resûlullâh’ı andıran oğlu Kusem tutub sedirine yatırdı. Hz.Abbas, kapısının açık tutul-masını emretti. Kapısının önünde toplanan kadın, erkek Müslümanlar, işittikleri bu haberi doğru sanarak küfür ve azğınlığın bu ğalebesinden dolayı mahvolmuş gibi idiler.

Hz.Abbas ise, üzüntüsünü, tasasını belli etmemek için, düşmanlara duyuracak derecede sesini yükselterek recezler söylüyordu. Müslümanlar, Hz.Abbas’ın durumunun iyi olduğunu görünce, biraz ferahladılar, zinde-leştiler ve güçlendiler.

Hz.Abbas, kölesi Ebû Zübeybe’yi çağırdı. Ona:

“-Haccac’a git! Abbas, sana diyor ki, de, Şanı en yüksek ve en yüce olan Allâh aşkına! Senin dilinden verilmiş olan haber, gerçek midir? Senin getirdiğin haberin asıl mahiyeti nedir? Senin söylediğin nedir? Allâh’ın Resulüne ve Müslümanlara vâ’d ettiği hayırlar, senin getirdiğin haber olamaz! Getirdiğin bu kötü haberle bağdaşamaz.

Haccac, Hz.Abbas’ın kölesine:

      “-Ebü’l-Fadl’a benden çok selâm söyle! Evlerinden ıssız, tenha bir yer hazırlasın. Ben, kendisinin yanına geleceğim. Vereceğim haberler, kendisini sevindirecektir. Yalnız, benden işittiklerini gizli tutsun!” dedi.

Ebû Zübeybe, Hz.Abbas’ın kapısının önüne gelip kavuşunca

      “-Müjde! Ey Ebü’l-Fadl!”diye seslendi.

Hz.Abbas, bu haberler üzerine sevincinden, sıçrayıb ayağa kalktı. Ebû Zübeybe’nin alnından öptü. Sevincinden, Ebû Zübeybe’yi âzad etti.

      “-On köle daha âzad etmek, boynuma borç olsun!” dedi.

Haccac der ki:

“-Tüccar çadırlarından bir çadırın içinde bulunduğum sırada, Abbas bin Abdülmuttâlib gelib yanımda durdu:

      “-Ey Haccac bin İlâtü’s-Sülemi! Senin, şu getirmiş olduğun haberin iç yüzü nedir?”diye sordu.

      “-Yâ Abbas! Sana, o, haberleri emânet olarak söyleyecek olursam, gizli tutabilecek misin?”dedim. Abbas:

      “-Evet!” dedi.

      “-Öyle ise, şimdi, sen, benden biraz geri dur. Ben, seninle tenhâda buluşurum. Görüyorsun ki şimdi, ben halk Üzerindeki mallarımı topla-mağa uğraşıyorum. Ben, mallarımı toparlama işlerimi bitirinceye kadar yanımdan ayrıl git!”dedim.

Mekke'deki bütün mallarımı toplama işini bitirdim ve yola çıkmak üzere derlenib toplandıktan hemen sonra Abbas ile buluştum.

Haccac bin İlâtü’s-Sülemi, Abbas’ın yanına öğle vakti gelmişti. Ona:

      “-Allâh aşkına! Benden işiteceğin haberleri, üç gün, hiç kimseye söylemeyeceksin!”diye yemin verdi.

Hz.Abbas’da, üç gün içinde bu hususta hiç kimseye hiç bir şey söylemeyeceğine yemin etti.

Haccac:

      “-Ey Ebü’l-Fadl! Sana söyleyeceklerimi muhakkak gizli tutmalısın. Üç gün içinde Mekkeliler’in arkamdan gelib beni yakalamalarından kork. Üç günden sonra, istediğini söyleyebilirsin!”dedi.

Hz.Abbas:

      “-Öyle yaparım!”diye söz verdi.

Haccac bin İlâtü’s-Sülemi:

      “-Yâ Abbas! Ben, Müslüman olmuşumdur. Karımın yanında ve Mekke halkı üzerinde de, bir hayli alacaklarım vardı. Eğer, Müslüman olduğumu Mekkeliler anlasalardı, bana hiç bir şey vermezlerdi. Vallâhi, ben, Resûlullâh (s.a.v)’ı, O, kardeşinin oğlunu; Hayber’i feth etmiş, orada Hayber ğanimetlerinden, Allâh ve Resulü’nün hisselerini ayırıb almış, Sahabilerine hisselerini dağıtmış, Hayber Hükümdarının kızı Safiyye ile de evlenmiş olarak gerimde bırakmış bulunuyorum!” dedi.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Ey Haccac! Sen, neler söylüyorsun? Ben, Hayber’i çok iyi bilirim. Orası Hicazın en mâmur, en verimli, en ucuzluk ve bolluk bir yeridir. Hayberliler, sayıca çokturlar. Savaş için çok hazırlıklı ve güçlüdürler! Gerçek mi dersin bu söylediklerini?”dedi.

Haccac:

      “-Evet! Vallâhi, iş, böyledir! Hayber liderlerinden Ebü’l-Hukayk’ın oğlu öldürüldü! Resûlullâh, Huyey’in kızı Safiyye’yi kendisine ayırdı ve onu âzad edib zevceliğe kabul olunmak veya ev halkına iâde edilmek arasında serbest bıraktı. O da, âzad edilib zevce olmayı tercih etti. Ben, buraya, buradaki alacaklarımı toplayıb götürmek için gelmiş bulunu-yorum. Resûlullâh’dan izin istedim, istediğimi söylemem için de kendisi, bana izin verdi. Benden işittiklerini üç gün çok gizli tut, sonra, istediğine söyle. Üç gün geçtikten sonra işini açıkla. Vallâhi, O, senin hoşuna gidecek bir halde ve durumdadır!” dedi.

Üçüncü gün geçince, Hz.Abbas, üzerine kaftanını giydi, koku sürün-dü. Asasını eline aldı. Haccac bin İlâtü’s-Sülemi’nın evine kadar gitti. Kapıyı, çaldı ve:

      “-Haccac, nerede?”diye sordu.

Haccac’ın hanımı:

      “-Yahudilerin, hezimetle yenilgiye uğrattıkları Muhammed ile O’nun Âsbabından aldıkları ğanimet mallarını, başka tüccarlardan önce davranıb satın almak üzre Hayber’e gitti! Ey Ebü’l-Fadl! Allâh, seni hor ve hâkir etmesin! Sana erişmiş olan haber, bize de, çok ağır ve çetin geldi!” dedi.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Evet! Allâh, beni hor ve hâkir etmemiştir. Ve, hamd olsun vâki olan da, ancak hoşlandığımız, arzuladığımız şeyden ibarettir: Yüce Allâh, Rasûlüne Hayber’in fethini müyesser kılmış, onların ğanimet malları, Müslümanlar arasında bölüşülmüş, Resûlullâh Safiyye’yi, kendisi için seçmiştir! Eğer, sana kocan lazımsa, hemen ona git kavuş! Kocan Haccac, Müslüman olmuş ve Resûlullâh ile birlikte Hayber’in fethinde bulunmuş-tur. Sen, onun dinini istemedikçe, onun karısı değilsin! O buraya, malını alıp götürmek için gelmiş, malını alınca da, senden ve senin ailenden kaçmıştır!”dedi.

Kadın:

      “-Ey Ebü’l-Fadl! Gerçek mi söylüyorsun?”diye sordu.

Hz.Abbas:

      “-Evet! Vallâhi, söylediklerim gerçektir!”dedi.

Kadın:

      “-Vallâhi, sanırım ki: sen, her halde, doğru söylüyorsun!”dedi.

Hz.Abbas:

      “-Ben, Vallâhi, doğru söylüyorum. İş benim sana haber verdiğim şekildedir!”dedi.

Kadın:

      “-Bunları, sana, kim haber verdi?”diye sordu.

Hz.Abbas :

      “-Sana, o acı haberi veren, kocan haber verdi!”dedi.

Kadın:

      “-Söylediklerin inanabilecek, güvenilebilecek şeylerdir! Sen, mutlak doğrusundur!”dedi ve kalkıb durumu, aile halkına haber verdi.

Hz.Abbas (r.a), Haccac bin İlatü’s-Sülemi’nin evinden dönüp Kâbe Mescidine kadar gitti. Kureyş müşrikleri, o sıralarda oturmuş Haccac’ın işini konuşuyorlardı. Hz.Abbas Kâbe’yi tavaf etti. Müşrikler, Hz.Abbas’a ve onun acınacak haline bakıyorlar, kaş göz ile birbirlerine işaret ederek kendisinin bu felâket ve musibetli haberler karşısındaki soğukkanlılığına ve dayanıklılığına şaşıyorlardı. Kâbe’yı tavaf sırasında ona:

      “-Ey Ebü’l-Fadl! Senin bu halin, Vallâhi, musibet ve felâket ateşine karşı son derece bir dayanıklılık ve soğukkanlılıktır! Sen, üç günden beri hiç görünmedin. Nerede idin? Yâ Ebü’l-Fadl! Sana, senin başına hayırdan başka bir şey gelmesin!?”dediler.

Hz.Abbas:

      “-Evet! Yüce Allâh’a hamd olsun ki, benim başıma hayırdan başka bir şey de gelmemiştir! Varlığım, kudret elinde bulunan O, Allâh’a yemin ederek size bildirebilirim ki: Muhammed Aleyhisselâm, Hayber’i feth etmiş ve, fethi kesinleştirmek üzere de, onların Hükümdarı Huyey bin Ahtab’ın kızı Safiyye ile orada evlenmiş, ve Hayber’deki bütün mallara, ve, her şeye el koymuştur! Şimdi, Hayber’deki bütün mallar, O’nun ve Ashabınındır. Yesrib ve Hayber’den Nadir Oğulları Yahudilerinin görmüş bulunduğunuz elebaşları Ebü’l-Hukayk Oğullarının boyunları vurulmuş, Hayber ğanimetleri, Müslümanlar arasında bölüştürülmüştür!”deyince

Kureyş müşrikleri:

      “-Bunu, sana kim, haber verdi? Veya bu haberi, sana, kim, getirdi?” diye sordular.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Size, o haberi getirmiş olan kişi, bu haberi de, getirmiştir! Bunu, üç gün gizli tutmamı, açıklamamamı benden istemiştir. Kendisi, buraya, Müslüman olarak ve buradaki mallarını alıb götürmek üzere gelmiştir. Malını alıb Muhammed’le Âshabına kavuşmak ve O’nun yanında bulun- mak üzere buradan savuşmuş, gitmiştir. İsterseniz, hanımına haber salar, gidip gitmediğini sorabilirsiniz!” dedi.

Kureyş müşrikleri, Haccac’ın karısına hemen bir adam saldılar. Fakat, Haccac’ı karısının bile haberi olmadan, malını alıp gitmiş olduğu-nu gördüler. Yaptıkları inceleme ve soruşturma neticesinde, Hz.Abbas’ın tüm söylediklerinin hepsinin doğru olduğunu anladılar. Aradan, beş gün bile geçmemişti ki, bu hususta Kureyş müşriklerine haber geldi. Hayber’in gerçekten fethedildiği anlaşıldı.

Kureyş müşrikleri:

      “-Ey Allâh’ın kulları! Allâh düşmanı olan Haccac, bizi aldatmış! Mallarını toplayıb kaçmış! Vallâhi, biz, bunun, böyle olduğunu bilseydik, bizimle onun arasında iş, böyle olur, bitermiy di?!” dediler.

Hz.Abbas durumu haber vermek üzre Müslümanların yanlarına gitti. Evlerinden tasalı ve kayğılı olarak çıkan Müslümanların yüzlerini güldü-rüp, kendilerini sevindirdi. Yüce Allâh, Mekkeli Müslümanların üzerin-deki bütün tasaları, kaygıları ve kızgınlıkları, müşriklerin üzerine itiverdi. 25

Hz.Abbas (r.a) epeyce Mekke de kaldı. Hudeybiye Sulh andlaşma-sından tam bir yıl sonra hicretin yedinci yılında, bir yıl önce yapamadıkları Umrelerini kaza etmek için Resûlullâh (s.a.v) ve Âshabı üçgün Mekke’de kaldılar. Bu ğünlük zaman içinde baldızı Hz.Meymune ile Resûlullâh’ın evlenmelerine aracılık etmiştir. Mekke’de kaldığı zaman içinde önemli gelişmelerden Resûlullâh’ı haberdar etmiştir.

Hz.Abbas, Mekke’de kalan aile bireyleri ile hicretin sekizinci yılında Resûlullâh (s.a.v)’ın, Mekke’yi Fethetmek için, Medine’den yola çıkarak Mekke’ye doğru gelirken, Hz.Abbas, ve yanındaki aile bireyleri ile birlikte Cuhfe’de veya Zülhuleyfe’de Resûlullâh (s.a.v) ile buluştu.

Hz.Abbas (r.a)’ın Resûlullâh (s.a.v) ile Sukya’da, veya Niku’l-Ukab-’da buluştuğu da rivâyet edilir.

Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Yanındaki ağırlıklarını Medine’ye gönder!”diye emretti. O günden sonra, Hz.Abbas, Resûlullâh (s.a.v)’in yanından hiç ayrılmadı. 26

Mekke’nin Fethi:

Hz.Abbas (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Kavmin Kureyşîlerin yanına varıp onları uyarmak, Allâh’a ve Rasulüne iman etmeye dâvet etmek üzere bana izin vermeni istiyorum?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) ona izin verince, Abbas (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Onlara bu hususta neleri ne şekilde söyleyeceğimi, kendilerini nasıl tatmin edecek, gönüllerini nasıl yatıştıracak, Emânın (güvence) ne biçimde verileceğini bana açıkla!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sen, onlara: Kim, Allâh’dan başka ilâh olmadığına ve O’nun bir olub eşi ve ortağı bulunmadığına, Muhammed’in Allâh’ın kulu ve Rasulü olduğuna şehâdet ederse, ona, emân (güvence) verilmiştir! Kim, silâhını elinden bırakıb Kâbe’nin yanında oturursa, onada emân verilmiştir! Kim; kapısını, üzerine kapatıb evinde oturursa, ona da emân verilmiştir!”dersin buyurdular.

Hz.Abbas (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’in Şehhâ adıyla anılan boz katır-ına binib gidince, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Babamı, benim yanıma geri çeviriniz! Babamı, benim yanıma geri çeviriniz! İnsanın amcası, babası gibidir. Ben ona Kureyşilerin, yapılma-yacak şeyi yapmalarından korkarım! Vallâhi eğer, ona bir şey yapacak olurlarsa, üzerlerinde ateş yakarım!” buyurdu.

Daha sonra Hz.Abbâs, gidib Mekke’ye vardı.

      “-Ey Mekkeliler! Müslüman olunuz da selâmete eriniz! Asla karşı koymaya güç yetiremiyeceğiniz bir ordu karşısındasınız! İşte, Zübeyr, bin Avvam, Mekke’nin yukarı tarafından, işte, Hâlid bin Velid, Mekke’nin aşağı tarafından size doğru geliyorlar! Kim, silahını, bırakırsa, ona, emân verilmiştir!”dedi. 27

Mekke’nin fethi gecelerinden bir gece Resûlullâh (s.a.v) ve Âshab-ı güzin Merru’z-Zahran’da kararğahlarında iken Ebû Süfyân Sahr bin Harb, Resûlullâh (s.a.v)’e gelerek Müslüman olmuştur. Bu olayda Hz.Abbas‘ın önemli hizmet ve himmetleri de olmuştur. Şöyle ki:Kureyş müşrikleri, Ebû Süfyân Sahr bin Harb’ı, haberler araştırmak üzre göndermekte söz birliği ettiler ve:

      “-Muhammed’le buluşursan, O’ndan, bizim için güvence sözü al! Ancak, O’nun Âshabını gevşek bir halde görürsen onlarla savaşılacağını kendisine bildir. Biz, sizin arkanızdan hazırlanıb gelmeyeceğiz. Çünkü Muhammed’in, kimin ile, bizimle mi, yahut Hevazinli’lerle mi, yoksa Sakifli’lerle mi savaşmak istediğini bilmiyoruz!”dediler.

Bir gece Ebû Süfyân ile Hâkim bin Hizam Mekke’den çıkıp gittiler. Yolda Büdeyl bin Verka’ya rastladılar. Onun da kendileriyle birlikte gelmesini istediler ve bunu sağladılar. Bunlar, Resûlullâh (s.a.v), hakkında haber araştıracaklar, haber toplayacaklar, buldukları veya işittikleri haber-leri gözden geçireceklerdi. O sıralarda Merru’z-Zehran kararğahında bulu-nan Resûlullâh (s.a.v), Ensâr’dan bazılarına:

      “-Ebû Süfyân’a göz kulak olunuz! Muhakkak, onu bulursunuz!” buyurmuştu.

Kureyş casusları, Merru’z-Zehran’da ki Erâk mevkiine eriştikleri zaman, çok sayıda çadırlar askerler ve ateşler gördüler. At kişnemeleri, ve deve böğürmeleri işittiler. Bunlar onları ürktü ve son derece de korktular. Vakit yatsı vakti idi. Arefe gecesinde yakılan ateşler gibi yanan ateşleri gören Ebû Süfyân:

      “-Bu ne kadar çok ateş?! Sanki Arefe gecesi ateşlerini andırıyor? Ey Budeyl! Yoksa, bu ateşler, senin kavmin Beni Kâ’bların mıdır?”dedi.

Büdeyl bin Verka’:

      “-Bunlar, Beni Amrlerin ateşleri olsa gerek!”dedi, ve, aralarında bu konuşmalar sürdü gitti.

Resûlullâh (s.a.v), bu casusları yakalamak için atlılardan bir birliği ileri göndermişti. Huzaâlar da, yolu kesmişler arkaya hiç kimseyi bırak-mıyorlardı.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ebû Süfyân, şimdi Erâk mevkiindedir!”buyurdular.

İslâm süvarileri, Kureyşileri orada gördüler. Arkalarından yetişip yakaladılar. Develerinin yularını tutup:

      “-Siz kimsiniz?”diye sordular.

Onlar:

      “-Resûlullâh’a gelen elçileriz!”dediler.

Ebû Süfyân, orduğaha girdiği zaman, Müslümanlar, onu, bıçak ve elleriyle parçalamak, linç etmek için üşüşünce Ebû Süfyân:

      “-Yâ Muhammed! Öldürülüyorum!”diyerek feryad etmeye başladı.

Ebû Süfyân ve arkadaşları, kendilerinin Hz.Abbas’a götürülmelerini istediler. Zira Hz.Abbas, cahiliye çağında Ebû Süfyân’ın dostu idi.

Ebû Süfyân:

      “-Beni, Abbas bin Abdülmuttâlib’e götürmüyor musunuz?”diyerek avazının çıktığı kadar bağırıyordu.

İslâm ordusu Merru’z-Zehran’a gelip karargahını kurunca Hz.Abbas kendi kendine şöyle demiş:

      “-Eyvâh! Kureyşilerin sabahı, çok yaman olacak! Vallâhi onlar gelip Resûlullâh’dan Emân dilemeden önce, Resûlullâh, eğer, Mekke’ye harble girecek olursa, bu, zamanın sonuna kadar Kuryşlilerin helâki olacaktır!”

Hemen Resûlullâh’ın boz katırına binerek Erâk mevkiine gitmişti.

      “-Her halde, bir oduncu, veya çoban, ya da bir iş güç sahibi bulup Mekke’ye gönderirim. Üzerlerine Resûlullâh (s.a.v)’ın gelmekte olduğunu onlara haber verir. Resûlullâh (s.a.v), yanlarına harb ile girmeden önce gelirler, O’ndan emân dileme imkânını bulurlar!”dedi.

Hz.Abbas, kimsenin kanı dökülmesin maksadıyla bir adam ararken, birden Ebû Süfyân ile Büdeyl bin Verka’ın seslerini işitti. Ebû Süfyân’ı sesinden tanıdı. Ona:

      “-Yâ Ebû Hanzala!”diye seslendi.

O da, Hz.Abbas’ı, sesinden tanıdı:

      “-Yâ Ebâ Fadl! Sen misin?”dedi.

Hz.Abbas:

      “-Evet!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Babam, anam sana fedâ olsun! Ne var? Arkandakilerden ne haber var?”diye sordu.

Hz.Abbas:

      “-Yazıklar olsun sana ey Ebû Süfyân! Arkamda ki Resûlullâh’dır ve Müslümanlardan on bin kişilik, karşı koyamıyacağınız kadar büyük bir ordunun başında size doğru yönelmiş geliyor! Vallâhi, Kureyşilerin sabahı yaman olacak! Vay onların başına geleceklere!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Babam, anam sana fedâ olsun! Buna, bir çare, bir tedbir var mı?” diye sordu.

Hz.Abbas:

      “-Evet! Vardır!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Ne yapmamı bana emir ve tavsiye edersin?”diye sordu.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Vallâhi, Resûlullâh (s.a.v)’den başkası tarafından ele geçirilecek olursan, muhakkak, öldürülürsün! Haydi şu katırın arkasına bin de seni, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına kadar götüreyim. Kendisinden, senin için Emân dileyeyim!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Vallâhi, benim görüşüm de böyledir!”dedi.

Hz.Abbas, Ebû Süfyân’ı süvarilerin ellerinden kurtardı. Ebû Süfyân, hemen Hz.Abbas’ın terkisine bindi. Hz.Abbas, Resûlullah (s.a.v)’ın boz katırının üzerinde, Ebû Süfyân’da onun arkasında olduğu Müslümanların ateşlerinden her bir ateşin yanından geçerken:

“-Kim bu? Diye soruyorlar, Resûlullâh’ın katırını ve Hz.Abbas’ın da onun üzerinde bulunduğunu görünce:

      “-Resûlullâh’ın amucası, Resûlullâh’ın katırına binmiş!”diyorlardı.

Hz.Ömer (r.a)’ın ateşinin yanından geçerken, Hz.Ömer:

      “-Kim bu?”dedi ve hemen ayağa kalktı.

Hz.Abbas:

      “-Ben Abbas’ım!”dedi.

Geçip giderken, Hz.Ömer, ona bakıyordu. Terkisinde Ebû Süfyân’ı gördü. Görür görmez:

      “-Ey Allâh düşmanı Ebû Süfyân! Seni, Ahidsiz ve akidsiz olarak ele geçirmeye fırsat ve imkân veren O, Allâh’a hamd olsun!”dedi.

Sonra da, Resûlullâh’a doğru gitti. Hz.Abbas da katırı ayağıyla tepip yürümesini hızlandırdı. Yavaş yürüyen hayvanın, yavaş koşan bir adamı geçebileceği nisbette Hz.Ömer’i geçti. Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına vardı. Hz.Ömer de izin alıp içeri girdi. Girer girmez:

      “-Yâ Rasûlallâh! Allâh, bana Ebû Süfyân’ı, akidsiz ve ahidsiz olarak ele geçirmek imkân ve fırsatını verdi. Beni, bırakda şu adamın boynunu vurayım?”dedi.

Hz.Abbas:

      “-Yâ Resûlallâh! Ben, ona emân vermiş bulunuyorum!”dedi.

Hemen varıb, Resûlullâh’ın yanı başına oturuverdi. Ebû Süfyân’ın başını tuttu ve:

      “-Vallâhi, bu gece, benden başka hiç kimse, bununla başbaşa kalma-sın!”dedi.

Hz.Ömer (r.a), Ebû Süfyân’ın hakkındaki dileğinde ısrarla direnip durunca, Hz.Abbas:

“-Yâ Ömer! Yeter! Vallâhi, Ebû Süfyân, Adiy bin Kâ’b oğullarından

bir kimse olaydı böyle söylemezdin! Fakat, sen, onun Abdimenaf oğulla-rının erkeklerinden olduğunu biliyorsun da, böyle söylüyorsun!” dedi.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Sus yâ Abbas! Vallâhi, babam Hattab sağ olub da Müslüman olsa idi, senin Müslüman olduğun gün, Müslüman oluşuna sevindiğim kadar ona sevinmezdim! Çünkü, ben biliyorum ki: Resûlullâh (s.a.v)’de babam Hattab Müslüman olsaydı, senin Müslüman oluşuna sevindiği kadar sevinmezdi!”dedi.

Hz.Abbas şöyle dedi:

      “-Yâ Resûlallâh! Ebû Süfyân’a, Hâkim bin Hizam’a ve Büdeyl bin Verka-’ya, ben, Emân vermiş bulunuyorum. Onlar huzuruna girecekler!”

Resûlullâh (s.a.v), onları huzuruna kabul etti onlarda İman ettiler. 28

İkrime (r.a) den:

Mekke Fethi sırasında, Resûlullâh (s.a.v), Ebû Süfyân’a:

      “-Ey Ebû Süfyân! Müslüman ol ki selâmette olasın!”buyurdular.

Bunun üzerine Ebû Süfyân Müslüman oldu. Abbas (r.a)’da Ebû Süfyân’ı çadırına götürdü. Şafak sökerken Âshab-ı Kiram abdest alabil-mek için koşuştular. Ebû Süfyân bunu görünce:

      “-Ey Abbas! Ne var? Müslümanlara yeni bir şey mi emredildi?” diye sordu. Hz.Abbas’da:

      “-Hayır bir şey yok! Müslümanlar namaza kalktılar!”dedi.

Daha sonra’da, Ebû Süfyân’a abdest aldırarak Resûlullâh’a getirdi. Resûlullâh (s.a.v) cemaate namaz kıldırmak için, yerine geçib tekbir aldı. Cemaat’de tekbir aldı. Sonra rûkü etti. Cemaat da rûkü etti. Doğrulunca, cemaat de doğruldu. Bunları gören Ebû Süfyân:

“-Resûlullâh’ın şurdan burdan topladığı kimselerin böylesine itaâtini ne İran saraylarında, ne de asırlarca ayakta duran Rum diyarında gördüm.

Ey Abbas! Doğrusu yeğenin büyük bir hükümdar olmuş!”dedi.

Hz.Abbas (r.a) ise:

      “-Sus öyle deme! Bu saltanat değil, Nübüvvettir!”diye cevab verdi.

Meymune (r.a) bu hadiseyle ilgili şöyle bir rivâyette bulunmuştur:

“-Resûlullâh (s.a.v) kalkıp abdest aldı. Müslümanlar da O’nun aldığı abdest suyunu yüzlerine serpiyorlardı. Ebû Süfyân bunu görünce:

      “-Ey Abbas! Doğrusu yeğenin büyük bir saltanat sahibi olmuş!”dedi.

Hz.Abbâs (r.a) ise:

      “-Bu, Saltanat değil Nübüvvettir, İşte bunun için bu kadar rağbet gösteriyorlar!” diye cevab verdi.

Urve (r.a) ise şöyle anlatıyor:

“-Ebû Süfyân, Abbas’ın yanında kaldığı gecenin sabahı Müslüman-ların namaza kalkmasını ve abdest almak için dışarıya çıkışlarını görünce korkarak Abbas (r.a)’a:

      “-Ne yapıyorlar?”diye sordu.

Abbas (r.a) cevaben:

      “-Ezanı işittiler de namaz için hazırlık yapıyorlar!”dedi.

Namaza başladıktan sonra Müslümanların Resûlullâh (s.a.v) ile beraber rukü ve secdeye vardığını gördüğü zaman Ebû Süfyân:

      “-Ey Abbas! Onlar Resûlullâh’ın bütün emirlerini böyle yerine geti-rirler mi?”diye sordu.

O da:

      “-Evet! O, onlara, yemek ve içmekten vazgeçin! Dese, vallâhi bunu dahi yaparlar!”diye cevab verdi. 29

Hz.Abbas’ın Mekke feth edildikten sonra Resûlullâh (s.a.v)’den bazı arzu ve istekleri olacaktı. Özellikle eskiden beri olduğu gibi Mekke’ye gelen Hac ve Umre için ziyarete gelenler için (sikaye) su dağıtma işi ile onları doyurma (Rifada) işlerini üzerine almıştı. Ancak bunun yanında yeni yapılandırmada yeni başka istekleride vardı.

Hz.Abbas (r.a) istekleri şöyleydi:

Resûlullâh, feth hutbesini bitirdikten sonra Mescid-i Harem’ın bir köşesine varıb oturdu. O anda Resûlullâh (s.a.v), Kâbe’nin anahtarlarını elinde tutuyordu. Hicâbe, Kâbe örtüsü, bakım ve, anahtarcılık vazifesini Osman bin Talha (r.a)’dan, Sikâye, Hacılara su dağıtma vazifesini’de Hz.Abbas’dan o anda muvakkatan geri almış bulunuyordu. Mescid-i Hârem ve Kâbe için yeni bir yapılandırma yapacağı bekleniyordu.

Kâbe’nin anahtarcılığını nesilden nesile Osman bin Talha ailesi yap-makta idi. Kâbe’yi onlar açar, onlar kapatırdı. Hz.Abbâs, bu yeni yapılan-dırmada, Resûlullâh (s.a.v)’den amcası olma hesabıyla fırsatı iyi değerlen-dirmek için, Kâbetullâh’ın hem, örtü hicabe, hem sulama sikaye, hem Mihmandarlık anahtarcılık şereflerinin hepsini kendi üzerine almak için çaba sarf ediyordu. Hz.Abbas elini Resûlullâh (s.a.v)’e, uzatarak:

      “-Yâ Resûlallâh! Anam, babam Sana fedâ olsun! Hicabe ile Sikâye vazifelerini bizim üzerimizde birleştir?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ben, size, halkın Beytullâh’a göndereceği örtü gibi şeylerden geçi-minizi sağlayacağınız şeyi değil, hacıların su ihtiyaçlarını karşılamak üzere servetinizden harcayarak bu yüzden hayra ereceğiniz zahmetli şeyi veriyorum!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v), sikaye vazifesini Hz.Abbas’a yeniden verdi. Yine âsırlardan beri nesilden nesile gelen bir hak olan, anahtarcılık işinide Osman bin Talha’nın âile Şeybe Oğullarına verdi.

Hz.Abbas’ın Tâif şehrinde üzüm bağları vardı. Gerek cahiliye ve gerek İslâmiyet devrinde oradan üzüm taşınır, misafirlere sunulacak olan zemzemlerin içine katarak hacılara ikram edilirdi. Oğlu Abdullâh İbn-i Abbâs’da, onun oğlu Ali, ve ondan sonraki gelen tüm Abbasi nesli olan evlatları hep böyle yaparlardı.

Hz.Ali’(r.a)’da:

      “-Yâ Resûllalâh! Hicâbe ile Sikâye hizmetini bizim âilede birleştir. Allâh’ın Salât-ü Selâmı üzerine olsun!”dediği ve Resûlullâh’ın ona da:

      “-Ben size, halkın Beytullâh’a göndereceği şeylerden geçiminizi sağ-layacağınız şeyi değil, hacıların su ihtiyaçlarını karşılamak üzere kendi servetinizden harcayarak bu yüzden hayra ereceğiniz zahmetli olan şeyi verdim!”buyurduğu da, rivâyet edilir.

Sikâye hizmeti, öteden beri Hz.Abbas’ın üzerinde bulunduğuna ve Resûlullâh (s.a.v) tarafından yine onlara verilip Abbasiler tarafından idare edile geldiğine bakılırsa, Hz.Ali’in bu yoldaki müracaatının, Hz.Abbas’ın teşvikiyle onun nam ve hesabına yapılmış olduğu anlaşılır. 30

Hz.Abbas, Mekke’nin fethinden sonra bazı akrabalarının hidayete ermelerine vesile olmuştur; özellikle, Tebbet Suresi’nde adı geçen Ebû Leheb’in çocuklarına ki, kendisi bu çocuklarında amcası idi. Hatta baba-ları Ebû Leheb hakkında gördüğü bir rüyasını da şöyle anlatır;

“-Ebû Leheb’i öldükten bir yıl sonra rüyamda görmüştüm. Ona:

      “-Halin nicedir?”diye sordum.

Ebû Leheb:

“-Ne olacak! Pazartesi geceleri hariç azab içindeyim.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Neden Pazartesi geceleri biraz azabın hafifliyor?”

Ebû Leheb:

      “-O gece yeğenim Muhammed’in doğum müjdesi haberini getiren cariyem Suveybe’yi azad edip ikrâmda bulunmuştum. İşte, onun hatırına o gece azabım biraz hafifliyor!”dedi.

Suveybe hatun, Resûlullâh (s.a.v)’ın ilk süt annesidir,

Hz.Abbas’ın bu rüyasını anlattığı kardeşi Ebû Leheb’in iki oğlu Utbe, ve Muattib’in hidayetine vesile olmuştur.

Başka bir rivâyete ise:

“-Utbe bin Ebû Leheb, Resûlullâh (s.a.v)’ın kızı Ümmü Külsüm ile Nübüvvetin ilk yıllarında nişanlı idi Tebbet suresinin nüzülünden sonra baba ana baskısıyla Resûlullâh (s.a.v)’e, hakaret vari bir tutumda bulun-muştu. Diğer kardeşi Uteybe daha da ileriye giderek Resûlullâh (s.a.v)’ın yakasından tutarak hakaret etmiş, Resûlullâh (s.a.v)’de ona beddua etmiş, daha sonra bu beddua neticesinde Uteybe’yi bir dağ arslanı parçalamıştı. Utbe bin Ebû Leheb’e ise Mekke fethinden sonra hidayet nasib oldu.

Resûlullâh (s.a.v), Amcası Hz.Abbas’a

      “-Kardeşin Ebû Leheb’in iki oğlu, Utbe ve Muattib nerede kaldılar? Onları göremedim?”diye sordu.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Kureyş müşriklerinden uzaklara çekip gidenlerle birlikte onlar da gidip uzaklaşmışlardır!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Onları, bana bulub getir!” buyurdular.

Hz.Abbâs, hayvanına binip onları getirmeğe gitti, ve buldu getirdi. Resûlullâh, onları Müslümanlığa dâvet edince onlar Müslüman oldular. Resûlullâh (s.a.v), onların Müslüman olmalarına çok sevindi. Ellerinden tutup Kâbe’ye Mültezem’in önüne götürdü. Orada, onlar için bir müddet duâ ettikten sonra döndü. Resûlullâh (s.a.v)’ın yüzünde oldukça sevinç alametleri görünüyordu:

Hz.Abbas (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Allâh seni sevindirsin! Yüzünüzü oldukça sevinçli görüyorum?!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Amcamın şu oğullarını, bana bağışlamasını Rabbim’den diledim, bana bağışladı!”buyurdular. 31

Huneyn Savaşı:

Hz.Abbas (r.a) Mekke fethinden hemen sonra meydana gelen zorlu Huneyn Savaşı’nda gelişen olayları şöyle aktarır:

“-Resûlullâh (s.a.v), Müslümanlardan görmediği şeyi görüp:

      “-Ey insanlar! Nereye gidiyorsunuz?”diye seslendiği halde, halkın dönmediklerini görünce:

“-Ey Abbas! Sen, onlara:

      “-Ey Ensâr topluluğu! Ey semure ağacının altında bey’at etmiş olan sahabiler topluluğu!”diyerek seslen buyurdular.

Zira Hz.Abbas, gayet gür sesli biri idi. Medine’de seher vakti, Ğabe mevkiindeki hizmetçilerine Sel’ Dağı’nın tepesinden seslenir ve sekiz millik uzaklıktan sesini onlara duyururdu.

Hz.Abbas, Huneyn’de de sesini, yükselebildiği kadar yükseltib:

      “-Ey Semüre ağacının altında bey’at etmiş olan sahabiler! Neredesi- niz?!”diyerek bağırmaya başladı. İlk önce:

      “-Ey Ensâr topluluğu! Ey Ensâr topluluğu!”denilerek Ensâr’a umu-mi bir çağrıda bulundu. Sonra da:

      “-Ey Hâris bin Hazrec oğulları! Ey Hâris bin Hazrec oğulları!”diye seslendi. Dâveti işiten Müslümanların:

      “-Lebbeyk (Emrindeyiz)! Lebbeyk (Emrindeyiz)!”diyerek o dâvete icabet edişleri, bir annenın yavrularını özleyerek gelişlerini andırıyordu.

Dâvet sesini işiten Müslümanlar, develerinin başını çevirmeğe bir türlü güç yetiremiyorlar, üzerlerindeki zırh gömleklerini çıkartıp develeri-nin boyunlarına atıyorlar, kılıç ve kalkanlarını alarak deveden yere atlayıp develerini kendi hallerine bırakıp, sesin geldiği tarafa doğru koşuyorlardı. Böylece, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına ilk yetişenler yüz kişiyi bulmuştu.

Ensâr dönüp gelirken:

      “-Önce kaçış, sonra, saldırış!”diyorlar ve mızraklarla düşmana karşı saldırıya geçiyorlardı. Ensâr, düşmanla karşılaşınca, son derecede sebatlı ve dayanıklı idiler. 32

Tâif Seferi:

Câbir bin Abdullah (r.a) anlatıyor:

“-Allâh’ın Rasûlü, Tâif halkına elçi olarak Hanzâle bin Rebî (r.a)’i göndermişti. Hanzâle, Tâifliler’le görüşürken, kendisini yakalayıp kaleye götürmek istediler. Bunu gören Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kim bunların elinden Hanzâle’yi alacak? Bu işi başarana bütün ğazilerimizin sevabı kadar, sevab vardır!”buyurdular.

Abbas bin Abdülmuttâlib’den başka hiç kimse yerinden kıpırdaya-madı. Hz.Abbas, Hanzâle kaleye sokulmak üzereyken, Taifliler’e yetişerek onu kucakladığı gibi ellerinden kurtarıp, kaçırdı. Kaleden, Abbas (r.a)’a taş yağdırdılar. Bu sırada Resûlullâh (s.a.v), Hz.Abbas’a dua ediyordu. Hz.Abbas, yara bere almadan Hanzâle’yi Resûlullâh (s.a.v)’e, getirdi. 33

Resûlullâh (s.a.v)’ın Hz.Abbas’a ve Oğullarına Hayır Duası :

Hz.Abbas’ın oğlu Abdullah İbn-i Abbas (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’ın şöyle dua ettiğini naklediyor:

      “-Allâh’ım! Abbas’ın ve çocuklarının gizli ve aşikâr yapmış olduk-ları günahları affet. Allâh’ım! Çocuklarını ona Hayru’l-Halef kıl!”

Ebû Hüreyre (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’ın şöyle dua ettiğini naklediyor:

      “-Allâh’ım! Abbas’ın gizli aşikâr, açık ve kapalı yapmış olduğu günahları affet. Kıyamete kadar onun neslinden gelenlerin yapacakları günahları affet!”

Yine Ebû Hureyre: Resûlullâh’ın şöyle dua ettiğini naklediyor:

      “-Allâh’ım! Abbas’ı, çocuklarını ve onları sevenleri affet!”

Âsım ise: Resûlullâh’ın (s.a.v) şöyle dua ettiğini naklediyor:

      “-Abbas benim amcamdır. Babam mevkiindedir. Soyumdan hayatta tek olan odur. Allâh’ım! onun günahları affet. Yapmış olduklarının en iyisini kabul et. Yaptığı kötülükleri görmezlikten gel, onun soyundan sâlih evlâtlar getir!”

Ebû Üseydü’s-Said’î (r.a) ise şöyle anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v) Abbas bin Abdülmuttalib’e:

      “-Sen, ve çocukların, yarın ben gelinceye kadar yerinizden ayrıl-mayın. Sizinle bir işim var!”buyurdular.

Onlar, ertesi gün kuşluk vakti geçinceye kadar beklediler. Resûlullâh (s.a.v) gelince:

      “-Esselâmû Aleyküm!”dedi.

      “-Aleyküm Selâm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!”diyerek selâmına mukabelede bulundular.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Dünden beri nasılsınız?”dedi.

Onlar da:

      “-Hamd olsun!”diye karşılık verdiler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Toplanın, birbirinize yaklaşın!”dedi.

Onlar sıkışıb Resûlullâh’a yaklaşınca örtüsünü üzerlerine örterek şöyle dua etti.

      “-Yarabbi! Bu, benim amcamdır. Babam mevkiinde dir. Bunlarda Ehl-i Beytim’dir. Benim onları böyle eteğimle koruduğum gibi, sende onları cehennemden koru!”

Bu dua üzerine kapının sövesi, ve evin duvarları dile gelerek:

      “-Amin! Amin! Amin!”dediler.

Başka bir rivâyette ise, Abdullah İbn-i Abbas (r.a) şöyle anlatıyor:

“-Teyzem Meymune’nin evinde idim. Resûlullâh’a leğeni getirdim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bunu bana kim getirdi ?”deyince

Teyzem Meymune (r.a)’de:

      “-Abdullah İbn-i Abbas!”dedi.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v)’de onun için şöyle dua etti.

      “-Allâh’ım! Onu dinde derin anlayış sahibi yap! Ona Te’vili öğret!”

Abdullah İbn-i Abbâs’dan gelen başka bir rivâyet ise şöyledir:

      “-Allâh’ım! Ona Kitabı öğret Onu, dinde derin anlayış sahibi yap!”

      “-Allâh’ım! Ona hikmeti ve Kûr’ân’ın tefsirini öğret!”

Abdullah İbn-i Ömer’den gelen rivâyette ise dua şöyledir:

      “-Allâh’ım! Abdullah İbn-i Abbâs’a hayır ve bereket ihsan et, onun neslini devam ettir!” 34

Abdullah bin Hâris (r.a)’dan:

“-Resûlullâh (s.a.v), Abbas’ın oğulları, Abdullah, Ubeydullah ve Kesîr’i bir sıraya koydu, ve sonra:

      “-Kim önce yanıma gelirse ona şöyle bir mükafat vereceğim!”dedi.

Çocuklar yanına doğru koştukları zaman sırtına, kucağına kapanır-lardı. Resûlullâh (s.a.v) de onları kucaklar ve öperdi!” 35

Abdullah İbn-i Abbas (r.a)’dan:

“-Babam ile beraber Resûlullâh’ın yanında idim. Resûlullah’ın yan-ında kendisiyle gizli bir şey konuşan biri vardı. Babamdan çekinir bir hali vardı. Hemen oradan çıktık. Babam üzülmüştü.

      “-Yavrum! Görmedin mi! Amcan oğlunun benden çekinir gibi bir hali vardı?”dedi.

Bunun üzerine ben:

      “-Babacığım! O’nun yanında kendisiyle konuşan biri vardı!”dedim.

Hemen Resûlullâh (s.a.v)’ın huzuruna girdik. Babam:

      “-Yâ Resûlallâh! Abdullah’a böyle böyle dedim. O da, yanınızda sizin ile konuşan birinin olduğunu söyledi. Yanınızda biri var mıydı?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yâ Abdullah! Sen Onu gördün demek?”buyurdu.

Ben de:

      “-Evet gördüm!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v) buyurdular ki:

      “-Beni, seninle ilgilenmekten alıkoyan o zat, Cebrâil (a.s) idi!”

Başka bir rivâyette:

“-Hz.Abbas (r.a), oğlu Abdullah’ı bir şey için Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına göndermişti. Abdullah, Resûlullâh’ı başka biriyle görünce, hiçbir şey söylemeden geri babasına döndü. Abbâs (r.a) durumu Resûlullâh’a anlatın-ca Resûlullâh (s.a.v), Abdullah (r.a)’a:

      “-Onu gördünüz mü?”dedi.

O da:

      “-Evet!” diye cevab verince;

Resûlullâh (s.a.v):

      “-O, Cebrâil’di. İbn-i Abbas, gözlerini kaybetmeden, ve, büyük bir alim olmadan ölmeyecek!” buyurdular. 36

Abdullah İbn-i Ömer (r.a) den: Hz.Ebû Bekir (r.a) şöyle demiştir:

      “-Muhammed (s.a.v)’in Ehl-i Beyt’ine hürmet ve ilgi göstererek onu memnun ediniz!”

Hz.Abbas (r.a)’ın Menkibeleri:

Hz.Âişe (r.a) da:

“-Resûlullâh (s.a.v) bir gün ashâbı ile oturuyordu. Yanı başında da Ebû Bekr ve Ömer vardı. Abbâs içeri girince, Ebû Bekr, ona yer verdi, Abbas, Resûlullâh (s.a.v) ile Ebû Bekr arasına oturdu. Resûlullah (s.a.v) bu hareketinden dolayı Ebû Bekr’e:

      “-Büyüklerin kadrini ancak büyükler bilir!”buyurdular.

Sonra Abbas (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’e dönerek anlatmaya başladı. Abbas (r.a) ile konuşurken Resûlullâh (s.a.v), ona karşı sesini o kadar alçalttı ki, Ebû Bekr, Ömer’e:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’ın sesine bir şey oldu galiba?”diyerek endişesini belirtti. Resûlullâh (s.a.v)’in bu hali Abbas (r.a) kalkıb gidinceye kadar devam etti. Ebû Bekr (r.a):

      “-Bir rahatsızlığınız mı var, ya Resûlallâh?”diye sorunca:

      “-Hayır!”cevabını verdi.

Ebû Bekr (r.a):

      “-Görüyorum çok yavaş konuşuyorsunuz?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Cebrâil (a.s) sizlere, benim yanımda alçak sesle konuşmanızı emir ettiği gibi, bana da, Amcam Abbas’ın yanında alçak sesle konuşmamı emr etti!”buyurdular.

Abdullah İbn-i Abbâs (r.a)’da şöyle anlatır:

“-Ebû Bekir (r.a)’in Resûlullah (s.a.v)’ın yanında oturacağı belli bir yeri vardı. Bu yerini babam Abbas’dan başka kimse için yerinden kalkıp vermezdi. Onun yerini sadece Abbas’a vermesi Resûlullâh’ı sevindirirdi. Yine bir gün Abbas içeri girmişti. Hemen Ebû Bekr yerini ona verdi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ne oldu?”diye sordu.

Ebû Bekr (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh, amcanız geldi!”diye cevab verdi.

Resûlullâh (s.a.v) dönüb Amcası Abbas’a baktı, sonra da gülümse-yerek Ebû Bekr’e baktı ve şöyle buyurdular:

      “-Bu gelen Abbas’dır. Üzerinde beyaz elbise var, fakat kendisinden sonra evlâtları siyahlar giyecekler. Onlardan on iki tanesi de hükümdar olacak!”

Hz.Abbas yanlarına gelince:

      “-Yâ Resûlallâh, Ebû Bekr’e ne dediniz?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Hayırlı haberler verdim!”dedi.

Hz.Abbas (r.a) da:

      “-Doğrusun! Anam, babam Sana feda olsun! Zaten, Sen hayırdan başka bir şey söylemezsin ki!”diye O’na mukabele etti.

Resûlullâh (s.a.v), Amcası Abbas’ın merakını kırmayarak, ona:

      “-Biraz önce şöyle dedim. Amucam Abbas geldi. Üzerinde beyaz elbiseler var. Kendisinden sonra evlâtları siyah elbiseler giyecek ve onlar-dan on iki tanesi hükümdar olacak, dedim!”buyurdular.

Başka bir rivâyette ise: Câ’fer bin Muhammed, babasından, o da dedesinden naklediyor:

“-Allâh cümlesinden razı olsun. Resûlullâh (s.a.v) oturduğu zaman Ebû Bekr (r.a) sağına, Ömer (r.a) soluna, ve sır kâtibi Osman (r.a)’da öne otururdu. Abdulmuttalib’in oğlu Abbas geldiği zaman Ebû Bekr (r.a) yer-ini hemen ona verirdi.

Başka bir rivâyette ise Muttâlib bin Rebîa şöyle der:

“-Bir gün Abbas (r.a) kızgın bir vaziyette Resûlullâh (s.a.v)’in huzu-runa geldi. Resûlullâh (s.a.v) de:

      “-Amca ne oldu, ne var?!”diye sordu.

Abbâs (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh, Kureyş’in bizden ne alıp veremediği var?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ne yaptılar?”dedi.

Abbas (r.a):

      “-Biribirlerini güler yüzle karşılıyorlar, bizi görünce de kaşlarını çatıyorlar!”diye şikâyette bulundu.

Resûlullâh fena halde kızdı, kaşlarını çattı. Biraz sonra öfkesi geçti, o zaman şöyle dedi:

      “-Kudret ve iradesi ile Muhammed’i yaşatan Allâh’a yemin ederim ki, sizi, Allâh ve Resûlü için sevmeyen hiç kimsenin kalbine iman girmez. Ne oluyor onlara da Abbas’ı kızdırarak beni üzüyorlar? Halbuki kişinin amcası babası yerindedir!”

Abdülmuttalib’in oğlu Abbâs (r.a) ise olayı şu şekilde anlatır:

“-Bir gün Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Yâ Resûlallâh! Kureyşiler birbirlerine karşı güler yüz gösteriyor-lar, bize de tam aksini yapıyorlar!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v) son derece kızdı ve:

“-Kudret ve iradesi ile Muhammed’i yaşatan Allâh’a yemin ederim ki, sizi, Allâh ve Rasulü’nün rızası için sevmeyen kimsenin kalbine îman

giremez!”dedi.

Başka bir rivâyette:

“-Abbas (r.a) mescide girdi, herkesin somurttuğunu görünce hemen Resûlullâh’ın evine koşarak:

      “-Yâ Resûlallâh! Mescide vardım, bazılarının (münafıkların) kaşları çatıktı. Ne oluyor bunlara?”diye üzüntülerini belirtti.

Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v), mescide geldi:

      “-Ey Nâs! Amcam Abbas’ı sevmediğiniz müddetçe ne îman etmiş, ne de mümin olmuş sayılırsınız!”diyerek onların Abbas (r.a)’a karşı takın-dıkları tavrın fenalığını anlattı.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan gelen rivâyette ise:

“-Resûlullâh (s.a.v), Hz.Ömer (r.a)’i zekât toplamaya memur etmişti. Ömer (r.a)’in ilk karşılaştığı kimse, Abbas (r.a) oldu.

Hz.Ömer (r.a) Abbas (r.a)’na:

      “-Yâ Ebû’l-Fadl zekâtını getir!”dedi.

Abbas (r.a):

      “-Eğer öyle bir şey olsaydı, her halde verirdim!”dedi ve ona karşı biraz ağır konuştu.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Eğer Allâh korkusu ve Resûlullâh’la akrabalığın olmasaydı, ben sana gereken cevabı verirdim!”dedi.

Biri bir tarafa, öbürü başka bir tarafa gitti. Ömer (r.a), Ali (r.a)’nin yanına gitti ve ona olanları anlattı. Ali (r.a)’da, Ömer (r.a)’ın elinden tuttu. Resûlullâh’ın yanına geldiler.

Hz.Ömer (r.a):

“-Yâ Resûlallâh! Sen, beni zekât toplamaya memur etmiştin. İlk kar-şılaştığım şahıs Amcanız Abbas oldu. Ona zekâtını getirmesini söyledi-ğimde beni fena halde bozdu, çok ağır konuştu. Ben de ona:

      “-Eğer, Allâh korkusu ve Resûlullâh ile akrabalığın olmasaydı sana gereken cevabı verirdim!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ona karşı iyi davranmışsın. Allâh’da, sana iyi muamele etsin. Bilirsin ki, kişinin amcası babasının yerindedir. Abbas’dan bir şey isteme, biz ondan iki senelik zekâtını peşin aldık!”diyerek Abbas (r.a)’ın gizli durumunu beyan ettiler. (Hz.Ömer ise bu durumu bilmiyordu)

Hz.Abbas’ın oğlu Abdullah ibn-i Abbas şöyle anlatır:

“-Bir gün bir adam cahilliye devrinde yaşamış bir atamıza sövdü ve babam ona tokat atmıştı. Bu olay tokat yiyen ve atalarımıza söven adamın akraba ve kabilesine ulaşınca , adamın kabilesi kızdılar ve silahlanıp:

      “-Biz de onu vuracağız!”diye ısrar ederlerken bu olaydan haberdar olan Resûlullâh (s.a.v), hemen minbere çıkarak şöyle buyurdular:

      “-Ey nâs! Yeryüzü ahalisinden kimin Allâh’ın katında en hayırlı olduğunu biliyor musunuz?”

      “-Sen, yâ Resûlallâh!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v) de:

      “-Öyleyse biliniz ki Abbas benden, ben de ondanım. Ölülerimize sövmeyin. Aksi halde dirileri üzersiniz!”deyince vazgeçtiler.

Başka bir rivâyette Abdullah İbn-i Abbas (r.a):

“-Bir adam babam Abbas’ın babasına sövüb sayınca, Abbas onu tokatladı. Olayı görenler oraya toplandılar. Ve şöyle dediler:

      “-Abbas onu nasıl tokatladı ise biz de onu öyle tokatlayacağız!”

Durum, Resûlullâh’a haber verilince gelip halka şöyle bir soru sordu:

      “-Allâh katında en şerefli kimdir?”

Oradakiler:

      “-Sensin yâ Resûlallâh!”diye cevab verdiler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-O halde, Abbas benden, ben de ondanım. Ölülerimize kötü söyle-yib de yaşayanlarımızı üzmeyin!”buyurdular.

“-Başka kaynaklarda bu hususta şu ilâve vardır: Oradakiler:

      “-Yâ Resûlallâh! Seni kızdırmaktan Allâh’a sığınırız, bizim için Allâh’dan af dile!”diye yalvardılar. Resûlullâh’da onlar için af diledi.

Tirmizi’de ise:

      “-Kim, amcama eziyet ederse mutlaka bana eziyet vermiştir. Şurası muhakkak ki kişinin amcası babası yerindedir!”

Âshab-ı Kirâm bir gün Mescid-i Nebevide Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte oturuyorlardı. O sıralarda Bahreyn civarından bir çok ğanimet malları Medine’ye getirilmişti. Bahreyn valisi Alâ’ bin Hadramî’nin, Bahreyn’den Medine’ye Resûlullâh’a gönderdiği mal, seksen bin idi.

Ne bundan önce ne de bundan sonra Medine’ye bu kadar çok para hiç gelmemiştir. Resûlullâh (s.a.v) emretti. Onlar, Mescid’de hasırlar üzerine döküldü. Namaz için ezan okununca, Resûlullâh (s.a.v), namaza çıktı. Dökülen mallara hiç bakmadan mihraba geçti. Namazı kıldıktan sonra geldi. Malların başına dikildi. Müslümanlar da geldiler ve hasırlar üzerin-deki malları gördüler.

Resûlullâh (s.a.v), oturdu. Gördüğü herkese, o maldan avuçlayıp avuçlayıp, vermeğe başladı. O sırada Abbas (r.a)’da geldi.

      “-Yâ Resûlallâh! Bu maldan, bana da ver! Çünkü, ben Bedir günü, hem kendim için, hem de malsız olan, Amcan oğlu Akîl için kurtulmalık akçesi vermiştim!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sen de al!”buyurdular.

Abbas (r.a), hemen üzerinde bulunan cübbesini çıkarıp içini malla doldurdu. Gitmek için sırtına kaldırmağa davrandı, kaldıramadı. Başını, Resûlullâh (s.a.v)’e doğru çevirdi:

      “-Yâ Resûlallâh! Şunu, sırtıma kaldırıver!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), gülerek:

      “-Malın bir kısmını geri bırak da, kaldırabileceğin kadarıyla, kendi kendine ayağa kalk!” buyurdular.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Yâ Rasûlallâh! Bâri, şunlardan birine emret de bunu, sırtıma o kaldırsın!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Olmaz!”buyurdular.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Öyle ise yeğenim sen, kaldır!” dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Olmaz!”buyurdular.

Bunun üzerine, Hz.Abbas (r.a) malın bir kısmını yere döktükten sonra kaldırmaya davranıp kaldıramayınca:

      “-Yâ Resûlallâh! Birine emret de bari bunu sırtıma kaldırsın!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Olmaz!”buyurdular.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Bâri, sırtıma, Sen kaldır!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Olmaz!”buyurdular.

Abbas (r.a), birazını daha döktü sonra, kendi kendine sırtına kaldırıp yüklenerek alıp gitti. Resûlullâh (s.a.v), Amcası Hz.Abbas’ın mala karşı gösterdiği bu kadar aşırı arzusuna şaştığından dolayı arkasından baktı durdu. Abbas ise sırtladığı malla mescid’den çıkıp giderken şöyle diyordu:

“-Allâh, bize Bedir sonrası benden alınan kurtulmalık akçelirini ver-diğim sırada yaptığı iki vâ’din den birisini bugün yerine getirdi. Yâni:

      “-Eğer, Allâh’ın ezelî ilmine göre yüreklerinizde bir hayır, bir iman ve ihlas varsa, O Allâh, sizden alınandan daha hayırlısını verir ve sizi yarğılar!” 37

Buyurmuştu ki, bu aldığım mal, benden alınmış olan Bedir Savaşı sonrasında verdiğim kurtulmalık fidyesinden çok daha hayırlıdır. Amma Yüce Allâh’ın yarğılamak hususundaki ikinci va’dine gelince, doğrusu, onu, ne yapacağını pek bilemiyorum!”diyordu. 38

Başka bir rivâyette ise:

Hz.Ali (r.a) der ki: Amucam Abbas’a,

      “-Seni, sadaka ve zekât amilliğinde (memurluğunda) görevlendir-mesini, Resûlullâh (s.a.v)’den iste!”dedim. O da, isteyince,

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ben, seni, halkın mallarının kirinin yıkantısı memurluğunda aslâ kullanmam!”buyurdu.

Onu, bu işe sokmadı. Daha mühim makamlarda dahi onu istihdam edip harcamağa kıyamadı.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Beni valiliğe tayin etmez misin?”diye sordu:

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Resûlullâh’in amcası! Senin, nefsini kurtarmış, selâmete erdir-miş olman, sonucunu bilemeyeceğin, hesab edemeyeceğin valilikten daha hayırlıdır!”buyurmuş ve onun bu dileğini de yerine getirmemiştir. 39

Abdullah ibn-i Amr anlatıyor: Resûlullâh (s.a.v) buyurdular ki:

      “-Yüce Allâh, beni kendisine Hâlil ittihâz etti, tıpkı İbrahim (a.s)’ı kendisine Hâlil ittihâz ettiği gibi. Kıyamet günü Cennette benim menzi-lim ile, İbrahim (a.s)’ın menzili yüz, yüzedir. Amcam Abbas’da aramızda, iki Hâlil arasında bir Mü’mindir!” 40

Böylesine namlı, şanlı ve şerefli, hem Haşimi, hem Kureyşi, hem Resûlullâh (s.a.v)’ın Amcası ve bacanağı, hem Ehl-i Beyti. Hem Hârem-i Şerifin Şerefli teşrifatçısı, hem ğazi, hem sâhi, hem sahâbi, hem mümin, hem Abbasî hanedanının ceddi olan Hz.Abbas (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’in doğumundan vefatına kadar onunla beraber yaşayan Nübüvvet şemsinin doğumunu gördüğü gibi Risalet şemsinin ğrubunu gören, Resûlullâh’ın vefat edeceğini de ilk keşfeden nâdir bir kişidir.

Resûlullâh (s.a.v)’ın son hastalığında O’nun vefat etmek üzere oldu-ğunu anlayan Hz.Abbas (r.a) devlet idâresinin geleceği konusunda epey endişeye kapıldı. İdârenin Hâşimoğullarında kalmasını çok arzu etmekle beraber Resûlullâh (s.a.v)’ın bu husustaki tâlimatlarının neler olduğunu öğrenmesi için yeğeni Hz.Ali (r.a)’ı uyardı.

Hz.Âişe (r.a)’nın rivâyetine göre:

      “-Hz.Ali bu teklifi yerinde bulmayarak Resûlullâh (s.a.v)’ın kendileri aleyhinde herhangi bir kanaât belirtmesi halinde artık devlet idaresini kimsenin Hâşimoğullarına vermeyeceğini söyledi!”

Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatları sırasında Resûlullâh’ın teçhiz ve tekfin işlerinde bulunanlardan biri de Hz.Abbas’dır. Resûlullâh’ın vefatlarından hemen sonra Resûlullâh (s.a.v)’ın kızı Hz.Fâtıma (r.a) ile birinci halife olan Ebû Bekr (r.a)’a giderek Resûlullah (s.a.v)’ın Fedek’teki toprakları ile Hayber’deki hissesini almak istedi.

Fakat halife Ebû Bekr (r.a), Peyğamberlerin arkalarında miras bırakmayacaklarına dair hadis’i okuyarak bu mirası alamayacaklarını söyledi. 41

Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın vefatından sonra ikinci halife Hz.Ömer (r.a) ile çok iyi diyaloğları oldu. Hz.Ömer onu Resûlullâh (s.a.v)’ın Amcası olması hesabıyla çok sayar ve çok severdi.

Hz.Ömer, Hicretten 18 yıl sonra yaşanan kuraklıktan dolayı yağmur duasına çıkmış ve dua ettikten sonra Hz.Abbâs’ın elinden tutup duanın yapıldığı kürsüye çıkararak, Hz.Abbas’ın elini kaldırıp, gözyaşları içinde Yüce Allâh’a vesile ederek şöyle yalvardı:

      “-Ey Yüce Rabbim! Senin Habibin Resûlullâh (s.a.v) hayatta iken böyle zamanlarda sana yalvarır, sen de bize yağmur ihsan ederdin. Şimdi O aramızda değil, Fakat Resûlullâh (s.a.v)’ın amcası aramızdadır!”deyip Hz.Abbas’ın elinden tutup elini kaldırarak:

      “-Bu el, Habibinin amcasının elidir. Onu vesile ederek sana yalvarı-yoruz. Onun yüzü hürmetine bize yağmur İhsan et!”

Deyince oldukça yaşlanmış, bulunan Hz.Abbas, yaşaran gözlerinin yaşları sakalına ve oradan da göğsüne dökülürken şöyle diyordu:

      “-Allâhım! Görüp gözeten, koruyan sensin. Sen şu kaçışan koyunları andıran bu kimseleri ihmal etme. Kalbi kırıkların kaybolmalarına fırsat verme! Çocuklar feryadı basıyor, büyükler acımakla birlikte çaresiz, ve şikayetimiz sana yükseliyor. Ve, Sen, gizliyi, onunda gizlisini bilensin. Allâhım! Ümitsizliğe kapılıp helâk olmadan önce sen rahmetinle onları zengin kıl, çünkü ancak kâfir olanlar senin rahmetinden ümit keserler!”

Bu sırada gökte bir bulutlar belirdi. Herkes:

      “-Bakınız bakınız!”diye seslenmeye başladılar.

Daha sonra parça parça bulutlar bir araya geldi. Rüzgar onları gökte yürütmeye başladı. Daha sonra da sakinleşib yağmur yağmaya başladı. Allâh’a yemin olsun, onlar yerlerine ancak duvar diplerinde yürüyerek ve elbiselerini üstlerinde tutarak ancak dönebildiler. Herkes, Hz.Abbas (r.a) ’ın yanına gidiyor, onun üstünü başını siliyor ve ona:

      “-Ne mutlu sana! Senin sâyende haremeyne yağmur yağıyor!”diye tebrik ediyordu. 42

Hz.Abbas’ın şöyle dua ettiği de söylenir.

      “-Allâh’ım, herşeyi görüp gözeten sensin. Ne çaresiz mahluku kendi haline bırakır, ne de bacağı kırık devenin bakımsızlıktan helâkine meydan verirsin. Yüce Rabbım, çocuklar iyice güçten kuvvetten kesildi. Yaşlılarsa iğne ipliğe döndü. Âhu eninler gökleri tuttu. Sen gizliyi de, en gizliyi de bilensin. Bu zayıf kullarının imdadına yetiş! Merhametini ve yardımını bizden esirgeme. Resülüne olan yakınlığım itibarıyla bana tutunup sana yalvarıyorlar! Bize Yağmur ver Ey Rabbim!”

Bu samimi yalvarış ve yakarışlar, Derğah’ı İzzete anında ulaştı. Bulutlar havada kümelendi, semanın yüzü karardı. Gök gürleyib ilahi rahmet bol ve bereketli yağmurlar yağmaya başladı. Bereket çiçek çiçek açtı. Yeryüzü ve canlılar bayram etti.

Başka bir rivâyette, İbn-i Şihab’da;

“-Ebû Bekr (r.a) ve Ömer (r.a)’in halifelikleri sırasında, kendileri bir binek üzerinde bir yere giderken, Resûlullâh (s.a.v)’ın amcası Abbas bin Abdülmuttalib (r.a)’a rastlarlarsa hemen binekten inerler, bineklerini yedeklerine alarak onunla beraber gideceği yere kadar yaya olarak yürür-ler, daha sonra oradan ayrılırlardı.

Abdullah İbn-i Abbas (r.a)’dan:

“-Halife Ömer’in yolu üzerinde Hz.Abbas’ın bir su oluğu vardı. Bir Cuma günü Ömer, en güzel elbiseni giyip dışarı çıktı. Abbas da o gün iki tane piliç kesmişti. Kanlı sular o oluktan sokağa akıyordu. Akan sular Ömer’in elbisesine sıçradı. Ömer bunu görünce, o oluğun oradan derhal çıkarılmasını emretti. Sonra evine geri dönüp elbisesini değiştirdi. Ve Cuma namazını kıldırmak için Mescide gitti. Cuma namazından sonra Abbas (r.a), halife Ömer’in yanına gelip:

      “-Vallâhi, o, oluğu, oraya Resûlullâh (s.a.v) koymuştu!”dedi.

Bunu duyunca, Halife Ömer (r.a):

      “-Yâ Abbas! Allâh aşkına, senden ricam, omzuma basıp, o oluğu yine eski yerine koymanı istiyorum!”dedi.

Abbas (r.a) da, Halife Ömer’in istediği gibi yaptı!”

Yakup bin Zeyd’in rivâyetinde şu ilâve de vardır:

      “-Bunun üzerine Halife Ömer, Abbas’ı kendi omuzlarına kaldırdı. Abbas (r.a) ayaklarını Ömer (r.a)’in omuzlarına koyarak o su oluğunu, Resûlullâh (s.a.v)’ın koymuş olduğu eski yerine tekrar yerleştirdi!” 43

(O günden sonra Hz.Abbas, o su oluğunu kullanmadı denilir)

Zeyd bin Eslem, anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v)’ın amcası, Abbâs bin Abdülmuttalib’ın, Medine Mescidi’nin yanında bir evi vardı. Hz.Ömer, Abbâs’a:

      “-Bu evi bana sat!”dedi.

Halife Ömer (r.a), o evi alıp Mescide ekleyerek, Mescidi büyütmek istiyordu. Hz.Abbâs, evini, halife Ömer’e satmadı. Hz.Ömer, bu sefer:

      “-Bâri onu hibe et!”dedi.

Hz.Abbâs yine kabul etmedi. Bu defa:

      “-O halde, evini Mescide ilâve ederek, Mescidi sen genişlet?!”dedi.

Hz.Abbas, bunu da kabul etmedi.

Halife Hz.Ömer (r.a):

      “-Bunlardan birini yapmaya mecbursun!”dedi.

Hz.Abbas, hiçbirini kabul etmedi. Hz.Ömer:

      “-O halde bu meseleyi halletmek için bir hakem seçelim!”dedi.

Übey bin Kâ’b’ı hakem seçtiler. Meseleyi ona anlattılar. Übey bin Kâ’b, halife Ömer’e:

      “-Abbâs’ın rızâsı olmadan, onu evinden çıkaramazsın!”dedi.

Halife Ömer (r.a):

      “-Bu hükmünün mesnedini Allâh’ın kitabında mı, Resûlüllâh (s.a.v)- ‘ın sünnetinde mi bulunuyorsun?”diye sordu.

Übey bin Kâ’b (r.a):

      “-Resûlullâh (s.a.v)’ın Sünnetinde buluyorum!”dedi.

Halife Ömer (r.a):

      “-Nedir?”diye sordu.

Übey bin Kâ’b (r.a):

“-Resûlullâh (s.a.v)’ı şöyle derken işittim:

“-Dâvud (a.s)’ın oğlu Süleyman (a.s) Beytü’l-Makdis’i inşâ’ eder-ken, yaptığı duvarlar daha bitmeden yıkılıyordu. Yüce Allâh, kendisine:

      “-Rızâsını almadıkça hiç bir kimsenin hakkı olan arazide, hiç bir şey inşa edilmemesini vahyetti!”

Bunun üzerine Übey bin Kâ’b şöyle dedi:

Hz.Dâvud’un oğlu Süleyman’a Allâh, Beytülmakdis’i inşa etmesini vahyetti. Birisinin arsasını satın alıb. Parasını ödediği zaman adam:

      “-Bana verdiğin mi, (bedel mi) yoksa benden aldığın mı, (bedel mi) daha değerli?”diye sordu.

Hz.Süleyman (a.s):

      “-Senden aldığım (Mescid-i Aksa’nın yeri) daha değerli!”dedi.

Adam:

      “-O halde arsayı vermiyorum!”dedi.

Hz.Süleyman (a.s), eskisinden daha fazla bir fiyat verdi. Adam ilk sorduğu soruları iki veya üç defa tekrar etti. Nihayet Süleyman (a.s):

      “-Ben, senin kararına göre bu arsayı satın alacağım. Bana hangisinin değerli olduğunu sorma!”dedi.

Arsayı, onun dediği fiyattan satın aldı. Adam oniki bin kantar altına satarım, demişti. Bu kadar parayı ödemek, Hz.Süleyman (a.s)’ın gözünde büyümüştü. Bunun üzerine Allâh kendisine şunları vahy etmişti:

      “-Yâ Süleyman! Eğer, sen kendi malından vereceksen, sen bilirsin. Şayet bizim rızık olarak ihsan ettiğimizden verecek isen, o ne demişse o kadarını ver!” Hz.Süleyman (a.s)’da öyle yaptı.

      “-Ben, Abbâs’ın kendi rızâsı olmadan evinin alınmayacağına karar veriyorum!”dedi.

Bunu duyan Hz.Abbâs (r.a):

      “-Madem ki benim lehimde hüküm verdin. Ben de, evimi sadaka-i cariye olarak Müslümanlara bırakıyorum!”dedi. 44

Kasım bin Muhammed’den bizlere gelen rivâyette ise:

“-Halife Hz.Osman (r.a)’ın yapmış olduğu güzel işlerden biri de, Abdülmuttâlib’in oğlu Abbas (r.a)’a hakaret ederek, onu küçük düşüren bir adama sopa atmasıdır. Hz.Osman’a:

      “-Niçin böyle yaptın?”diye sorulunca, oda:

      “-Resûlullâh (s.a.v) amcasına değer vermez miydi ki, biz onu hâkir görene göz yumalım!”dedi ve devam etti:

      “-Kim o adamın Abbas’a yaptığına ses çıkarmaz, onu haklı görürse Resûlullâh (s.a.v)’e, muhalefet etmiş olur!” 45

Başka bir rivâyette: Ahnef bin Kays (r.a) da:

Ömer bin Hattab’ın şöyle dediğini duydum :

      “-Kureyş kabilesi insanların reisleridir. Onların girdiği her kapıdan bir grub insan da yanlarında girer!”

Ömer bin Hattab (r.a)’a suikast yapılıncaya kadar da, bu söze mâna veremedim. Hz.Ömer vurulub can çekişirken, Suheyb bin Sinan’a, üç gün cemaate namaz kıldırmasını emretti. Ayrıca, halka yemek verilmesini, yemekten sonra da, halifelerini seçmelerini emretti.

Cemaat ikinci halife Hz.Ömer (r.a)’in cenazesinden döndüğü zaman, sofralar kuruldu, yemekler getirildi. Herkes üzüntüsünden elini sofraya uzatamıyordu.

O sırada Abbas bin Abdülmuttâlib (r.a):

      “-Ey ahali! Resûlullâh (s.a.v) vefat etti. Ondan sonra yiyip içtik. Ebû Bekr (r.a) vefat etti. Ondan sonra da yiyip içtik. Ortaya konandan yemeniz lâzım! Haydi buyurun!”dedi.

Hz.Abbas elini uzattı ve yemeğe başladı. Sonra da diğer Müslüman-lar, ellerini uzatıb yemeğe başladılar.

İşte o zaman Hz.Ömer (r.a)’in

      “-Onlar, insanların reisleridir!”sözünün manasını anladım”

Süheyb-i Rumî (r.a)’dan:

      “-Ben, Ali’yi, Abbâs’ın elini ve ayaklarını öperken gördüm!” 46

Resûlullâh (s.a.v)’ın ardından, Hz.Ebû Bekr’in ve Hz.Ömer (r.a) in hilafetlerini ve onlarla en dağdağalı günleri yaşayan; Hz.Ömer’le hilafetin en parlak adaletli ve saâdetli günlerini geçiren ardından; Hz.Osman (r.a) devrini ve zirveye yükselişi yaşayan bu kadar şereflerle şerefyâb olan Hz.Abbas (r.a), yine halife Hz.Osman döneminin Hicri 32. Miladi 652. yıllar da 88 yaşlarında son günlerini yaşıyordu.

Birkaç hanımından onbir erkek, üç kız olmak üzere ondört evlâdı vardı. Onun adıyla anılan Abbasi Devleti’nin halifeleri, oğlu Abdullah İbn-i Abbas (r.a)’ın soyundan gelmiştir. Uzun boylu, beyaz tenli, gür sesli bir kişi olan Hz.Abbas (r.a) ömrünün sonlarına doğru gözlerini kaybetti. Köle azad etmeyi çok seven, ayrıca Mescid-i Nebevi’nin genişletilmesi için kendi evini seve seve Allâh için hibe eden Hz.Abbas (r.a) maddi varlığıyla islâmiyete değerli hizmetlerde bulunduğu gibi, vefatı sırasında yetmiş tane köle azad etmiştir.

Kendisinden rivâyet edilen otuzbeş hadisin belli başlı râvileri başta oğulları Abdullah, Ubeydullah, Kesir, ve kızı Ümmü Külsüm ile Câbir bin Abdullah, Ahnef bin Kays gibi nice kıymetli sahabi ve tabiinlerdir. 47

Hz.Abbâs (r.a), halife Osman (r.a) döneminde, Hicri 32. Miladi 652 yıllarında 88 yaşlarında bu fani dünyaya veda edip, vücudunu mucidine feda etti. Medine’de Resûlullâh (s.a.v)’ın ve onun çok sevdiği arkadaşlarının beldesinde ruhunu Rahman olan Allâh’a, mübarek Ramazan ayında teslim etti. Cenazesinin techiz ve tekfin işlerini kendi çocukları ile onun seven Müslümanlar yaptılar.

Cenaze namazını ise, üçüncü halife olan Hz.Osman (r.a), kıldırdı. Müminler o gün tam bir üzüntü içerisinde çok sevdikleri Resûlullâh’ın amcasını Medine’de Cennetü’l-Bâki Kabristanı’na tevdi ettiler.

O gün tüm Medine halkı kadınlı erkekli çoluk çocuk demeden herkes Resûlullâh (s.a.v)’ın amcası Hz.Abbas (r.a)’ın cenazesine katılmışlardı.

Kabri, Medine’de Cennetü’l-Bâki dedir.

Şübhesiz ki en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.

1- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-2-6 
2- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-4-21 
3- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi -3-92-98. 
4- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-4-21 
5- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-6-30-39-Özet. 
6- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-4-222 
7- Âlak Suresi- 
8- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-269 
9- Bakara-190-192 
10- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-73-77 
11- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-154 
12- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-159 
13- İbrahim-36 
14- Mâide-118 
15- Nuh-26 
16- Yunus-88 
17- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-172 
18- Enfâl-67-69 
19- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-195-196 
20- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-168 
21- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-192 
22- Enfâl-70 
23- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-193 
24- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-57 
25- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-14-225-234 
26- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-202 
27- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-246 
28- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-217-222 
29- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1472 
30- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-297 
31- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-303 
32- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-420 
33- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-555 
34- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1695 
35- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1298 
36- M.Yusuf Kandehlevi hadislerle Müslümanlık-5-1927 
37- Enfâl-70 
38- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-554-555 
39- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-14-280 
40- Kütüb-i Sitte muhtasarı Terüme ve şerhi İbrahim canan-16-518 Hadis No-6023 
41- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-1-16-17 
42- İbnü’l-Esir-Fi’t-Tarihi Kamil-2-508 
43- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-929. 
44- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-684-685. 
45- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1048 
46- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1198 
47- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansikopedisi-1-17